﻿<?xml version="1.0" encoding="utf-8" ?><Search><Pages Count="414"><Page Number="1">1   son düzeltme: 24.6.2010; 118 661 sözcük              görsel yanılsamaların hayranlık uyandıran dünyası  bakanı aldatan, göreni kandıran, algılayanı yanıltan görüntüler konusunda denemeler  ikinci baskı    dr. üstün alsaç  ankara, 2009, girne 2010</Page><Page Number="2">2   ana bölüm başlıkları   yanılsama nedir  görsel yanılsamaların bulunduğu yerler  algılama türlerine göre yanılsamalar  görsel yanılsamaları kullanan sanatlar  görsel yanılsamaların kullanıldığı öteki alanlar  başka görsel yanılsamalar  görsel yanılsamalar ve bilgisayarlar  görsel yanılsamalar ve kültür  görsel yanılsamaların önemi  ekler  gör, dene, anla  zamandizin  kaynaklar  english summary / ingilizce özet                                              karikatür: selçuk erdem</Page><Page Number="3">3    görsel yanılsamalar   “..yanılsama bütün zevkler içinde en önde gelendir..” voltaire   yanılsama nedir  bir algılamada beyin algılanan nesne ya da olguyu gerçeğe uymayan bir biçimde yorumlar ya da onu yorumlamakta zorluk çekerse yanılsamadan söz ediyoruz. bu durum görme duyusu aracılığıyla oluşursa adı “görsel yanılsama” oluyor. görsel yanılsama denince akla genellikle geometrik olanlar geliyor. oysa onlar birer soyutlama, yalına indirgeme. onların dışında çeşitli başka yanılsama türleri de var.    duyular ve yanılsama  bütün canlı varlıklar gibi biz de dış dünyayı duyu organlarımız aracılığıyla algılıyoruz. bunların önemli bir bölümü bedenimizin dışına yakın bir yerinde bulunuyor, göz, kulak, burun, dil ve deri gibi. “kinestetik” olarak adlandırılan ve denge, dik durma yetisi, kas devinimlerinden alınan duyumlar ile bulunulan yer, duygudurum (haleti ruhiye) gibi olanları ise bedenimizin daha iç bölümlerinde yer alıyor. onlar aracılığıyla alınan ışık, ses, ısı, basınç, koku, tat, acı, ağrı, denge, devinim gibi duyum ya da uyarılar beynimize iletiliyor, orada yorumlanıyorlar. buna algılama deniyor.   algılanan duyumların yorumu genellikle dış gerçeklere uyuyor, yani doğruyu yansıtıyor. ama kimi zaman yorumun yanlış olduğu görülüyor, yanılsama ortaya çıkıyor. bir yanılsamayla karşılaştığımız zaman gerçeklerle uyuşmayan bir şey algılamış oluyoruz. bunu bize algılanan şeyi dışardan ölçebilen cetvel gibi güvenilir araçlar gösteriyor. yanılsamalar bizi yanıltıyor.   her zaman görme duyumuza güvenemiyoruz. onda yanılsamalar yaşamak beklenenden daha sık oluyor. dünyanın yuvarlak olduğunu bilmemize karşın onu düzmüş gibi algılamayı ve buna göre davranmayı sürdürüyoruz. insanlar yüzyıllar boyu gökyüzünü üstüne yıldızların asılı olduğu bir kubbe gibi düşünmüşler, çünkü öyle görünüyor. ya güneş? doğal olarak o da doğudan doğup batıya doğru ilerliyor. oysa onun öyle bir devinim yaptığı yok, tam tersine, olduğu yerde duruyor, biz de dünya ile birlikte onun çevresinde dönüyoruz. ama gözlerimiz beynimize bunun tersi bir duyum iletiyor. onun yuvarlak olduğunu görmemize ve öğrenmemize karşın neden batarken oval (elips) biçimini alıyor, anlamak zor. ufuk çizgisini düzmüş gibi algılıyoruz, dünya bir elipsoid olduğuna göre gerçekte dış bükey bir yay biçiminde. yağmur iplik iplik yağıyor, su damlaları da küre değil damla gibi gözüküyor.   sözlükler yanılsamayı “..algılanan bir duyumun yanlış ya da çarpıtılmış bir izlenim uyandırması, gerçek uyarıların yanlış yorumlanması..” biçiminde tanımlıyor, karşılığı olarak da hayal, kuruntu, hülya, aldanma, hile, yalan, yanlış görüş, hata, anıştırma (ima), aldanış, düş, imge (imaj), rüya, düşgücü gibi eş ya da yakın anlamlı sözcükleri veriyorlar. türkçede de kullanılan “illüzyon” sözcüğü yanılsamanın batı dillerindeki karşılığı. bu sözcük latince alay etmek anlamındaki “illudere” fiilinden türetilmiş. görsel yanılsamalar söz konusu olduğunda “göz aldanması”, “optik yanılma” deyişleri de kullanılıyor. az da olsa “görsel (ya da optik) yanıltmaç (paradoks)” ve daha genel anlamda “algılama yanılsamaları”, “algısal yanılsamalar” dendiğine raslanıyor.</Page><Page Number="4">4</Page><Page Number="5">5   yanılsama ne değildir  burada hemen yanılgı ile yanılsama arasındaki ayrımı belirtelim. yanılgı düzeltilebilen bir yanlış yorum. bir yanılgı yaşadığımız zaman onu bir daha yaşamıyoruz, çünkü doğrusunu öğreniyoruz. yanılsamalar ise her karşımıza çıktıklarında yanlış yoruma yol açıyorlar, yani bize öyleymiş gibi geliyor, ya da ne olduklarını bilsek bile başka bir şey olduklarını düşündürüyorlar. bu imgeyi düzeltmek zor, kimi zaman da olanaksız. bir görüntünün yanılgı mı yoksa yanılsama mı olduğunu kestirmek kolay değil.   yukarda anılan düş, rüya, hayal gibi kavramlar yanılsamadan farklı. onlarda da beynimizde bir takım görüntüler oluşuyor ama bunlar, kimi zaman bir dış uyarı nedeniyle tetiklenseler bile, daha çok belleğimiz tarafından oluşturulan kişiye özel görüntüler. benzer biçimde sözle, bakış ya da aşılamayla (telkinle) sağlanan bir çeşit uyku olan hipnoz (ya da ipnotizma) durumu sırasında algılanan görüntüler de yanılsama sayılmıyor.   bu konu üstünde çalışan davranışbilimciler (psikologlar) yanılsamaların halüsinasyon ile delüzyonlardan farklı olduğunu vurguluyorlar. halüsinasyon (sanrı, vehim, kuruntu, varsanı) zihinsel bir hastalığı olan ya da ilaç, uyuşturucu, alkol etkisi altındaki kişilerin gördüğü yanlış ya da varsayımsal algılamalara verilen ad. bunlar gerçek uyarılar olmadan ortaya çıkıyorlar.   delüzyon (vehim, kuruntu, saplantı, yanlış inanç, hatalı yargılama, fikri sabit, idefiks, obsesyon, birsam, sanrı) olarak adlandırılan durum ise hem yanılsamalardan hem de halüsinasyonlardan farklı. burada algılamadan çok inanç ön planda, halüsinasyonlarda olduğu gibi daha çok zihinsel bir rahatsızlığı olan insanlarda görülüyor. kendini ünlü bir kişi sanmak, ya da her hangi bir şeyin kendisine zarar vereceğini düşünmek bunun örnekleri arasında. bunları doğrulayacak kanıtlar, yani gerçek uyarılar olmuyor.   kimi insanlarda bir duyuyla algılama yapılırken öteki duyulardan birinde de uyarılar oluşabiliyor. örneğin müzik dinlerken gözlerin önünde renkler beliriyor. ya da başkalarının siyah-beyaz olarak algıladığı örüntülerde renk görüyorlar. bu durum eski yunanca’dan alınmış iki sözcükle, birlikte anlamına gelen “syn” ve duyum, algılama anlamına gelen “aisthesis” sözcüklerinin birleştirilmesiyle sinestezi olarak adlandırılmış. bu tür görüntüler yanılsama kapsamı dışında kalıyor.   hülsinasyon, delüzyon, sinestezi, renk körlüğü ve düşlerin kişilere özgü olmasına, yani yalnızca o kişiler tarafından algılanmasına karşın yanılsamalar sıradan, sağlıklı, her hangi bir bir görme bozukluğu olmayan herkes tarafından algılanabiliyorlar. pek çok duyum bir yanılsama içerebiliyor ama insanlar genellikle bunları bilinçli bir biçimde algılamıyor, çoğu kez de alışmış olduklarından onları umursamıyorlar. örneğin bizden uzaklaşan bir nesnenin gözün ağ katmanı (retinası) üstünde bıraktığı iz gerçekten küçülürken biz onun küçüldüğünü düşünmüyoruz.   kendi kendinize şu deneyi yapabilirsiniz: iki kolunuzu da uzatarak ellerinize bakın. sonra dirseğinizi kıvırarak elleririnizden birini gözlerinize doğru yaklaştırın. önce iki elinizin görüntüleri arasında bir fark olmadığını düşüneceksiniz. şimdi gözlerinize doğru yaklaştırdığınız elinizi onu örtecek biçimde arkadakinin üstüne doğru kaydırın. daha bu işlemi tamamlamadan iki görüntü arasında büyüklük farkı olduğunu gözleyeceksiniz.   resim, fotoğraf, hologram gibi görüntülerde bir derinlik duyumu algıladığımızı varsayıyoruz, oysa bunlar iki boyutlu ortamlar üstünde yer alıyorlar, yani derinlikleri yok.   gene uzmanlar kimi uyarıların birden çok biçimde yorumlanabileceğini görmüşler. bu gibi durumlarda beyin bunların hangisini seçeceğini bilemiyor, kararsız kalıyor, bunların ya birini ya da ötekini algılayabiliyor, hangisini seçerse seçsin hem doğru hem yanlış oluyor. o nedenle bu özelliği taşıyan uyarılar da bir yanılsama sayılıyor. bu tür görüntülere “çok görünümlü” ya da “kararsızlık yaratan” görüntüler deniyor.   görsel yanılsamalar için kimi zaman gizemli deyişlerin kullanıldığı da oluyor. onları tanıtırken “büyülü görüntüler”, “sihirli resimler” türünden anlatımlara başvuruluyor. doğal olarak onların sihirle, büyüyle bir ilgisi yok. ne denli yanıltıcı ve şaşırtıcı olurlarsa olsunlar görsel yanılsamalar algılama düzeneğimizin yapısından kaynaklanıyor, görme yetisi olan herkes tarafından algılanabiliyorlar. bu tür anlatımların kimi görüntülere dikkat çekmek için uygulanan abartılı bir çaba olduğu unutulmamalı.</Page><Page Number="6">6   yanılsamalar neden oluşuyor  sağlıklı gözlere sahip insanların yanılsamalar görmesi algılama düzeneğimizin (mekanizmamızın) işleyişine bağlı nedenlere dayanıyor. bunların bir bölümü çok uzun bir zaman süresi boyunca edinilmiş alışkanlıklar ile onlara dayalı varsayımlar. ışığın yukardan gelmesi, gölgelerin nesnelerin altında yer alışı, bizden uzaklaşan nesnelerin küçülmesi, yüzlerin dışbükey olup çıkıntılı bölümlerinin bulunması ve benzeri gibi şeyler bunlar. öğrendiğimiz, alışık olduğumuz ölçü ve oranlar, bakış açıları, üç boyutluluk da var aralarında. onlara ters düşen durumlar olduğunda yanılsamalar ortaya çıkıyor.   beynimizin çalışma biçimi de kimi yanılsamalara yol açıyor. onun nesneleri olabildiğince yalın ve ilk tanıdığımız biçimlerine indirgeme, parçaları bütünleştirme gibi eğilimleri algılamayı etkiliyor. beynimiz algıladığı nesneleri önce onların çevresindeki öteki nesnelerle, sonra da belleğimizde bulunan ve onlara en yakın olan görüntülerle karşılaştırıyor. eğer bunlarda küçük eksiklikler, fazlalıklar, hatalar varsa önce onları görmezden geliyor. biraz daha büyüklerini tamamlamayı, görüntüleri ilk ve en yalın biçimlerine dönüştürmeyi yeğliyor, bunları bir çelişki olarak algılamıyor. daha fazla çelişki içeren durumlarda ise neyi nasıl yapacağına karar veremiyor, her ikisi de yanıltıcı olan birinden birini seçiyor, sonra ötekine atlıyor, onları yorumlamakta ve bir yere yerleştirmekte zorluk çekiyor.   görsel yanılsamaların oluşma nedenlerinden bir başkası beynimizin bir nesneyi algılarken kimini bizim farketmediğimiz başka duyumlar da alması. bunların başında göz devinimlerini sağlayan kaslardaki çok küçük kıpırdanmalar geliyor. benzer biçimde gözlerimizi bir yere odakladığımızda da mercekleri ayarlayan kaslar küçük devinimler yapıyor. bunlar beynin yorumunu, yani algılamayı etkiliyor, kimi zaman da yanılsamalara neden oluyorlar.  bilim adamları yapılan son araştırmalara dayanarak beynin algılama düzeneğinin de yanılsamalara neden olabileceğini düşünüyorlar. göz sinirleri üstüne düşen bir görüntünün sinir uçlarını uyarmasıyla beyne iletilmesi arasında az da olsa bir zaman farkı oluyor. beyin bu boşluğu kendiliğinden kapatıyor. örneğin biri kolunu kaldırıyorsa beyin kolun bir sonraki konumunun nerede olacağını kestiriyor, bu duyum ona ulaşmadan bizde onu algılamışız gibi bir izlenim uyandırıyor. buna beynin geleceği görmesi ya da yaratıcı öngörü adı veriliyor. araştırmacılar bir nedenle bu beklentinin gerçekleşmemesi durumda bir yanılsama yaşanabileceğini söylüyorlar.  yanılsamalar oluşmasının bir başka nedeni ise öğrenme yoluyla elde edilen alışkanlıklara, deneyimlere dayanıyor. paraların daire biçiminde olduğunu öğreniyoruz, onları yandan gördüğümüz zaman, aaa, neden elips olmuş bunlar, demiyoruz. bu tür alışkanlıklar, deneyimler arasında birbirine koşut çizgilerin bizden uzaklaştıkça birbirine yaklaşmaları, telden yapılmış gibi gözükmelerine karşın geometrik şekilleri üç boyutlu nesneler olarak görmemiz gibi şeyler var. bunlara aykırı bir durum olduğunda beynimiz kararsız kalıyor, yanılsamalar yaşıyoruz.   özellikle geometrik şekiller öğrenme olgusundan önemli bir pay alıyorlar. ortasında bir nokta olan bir daireyi hemen öyle adlandırabiliyoruz da onun aynı zamanda bir silindir, koni ya da küre görüntüsü olabileceğini aklımıza getirmiyoruz, ancak söylenirse onların da olabileceğini düşünüyoruz. bu tür yanılsamalara günlük yaşamdaki deneyimlerimizden alışık olduğumuz ipuçlarının olmayışı da neden oluyor. bunların arasında gölge tonları, renk gibi olgular var. dolayısıyla kimi parçaları eksik, ya da bilinçli olarak dağınık bir biçimde verilmiş nesne görüntülerinin de ne olduğunu hemen anlayamayabiliyoruz.   kimi zaman değişik nesneler benzer görüntüler veriyorlar, düz, dalgalı ya da zikzaklı çizgilerin iz düşümlerinin düz olması gibi. kimi zaman da aynı nesne farklı görüntüler verebiliyor, yukardaki para örneğinde olduğu gibi. görsel yanılsamaları kuran ya da inceleyenler bunların kesişme noktalarını bularak yeni, yanılsama etkisi uyandıran görüntüler elde ediyorlar.   yanılsamaları algılamamızın başka bir nedeni ise duyu organlarımızın fiziksel yapıları ile kapsama güçlerine (kapasitelerine) bağlı. gözlerimizdeki ışığa duyarlı sinir uçları ancak belli dalga boyları arasındaki ışığı, ve onun nesnelerden yansıyarak oluşturduğu görüntüleri algılayabiliyorlar. bir bölümü renk görmeye, bir bölümü de siyah-beyaz görmeye daha duyarlı. bunlar kimi duyumlarda birbirini uyarıyor, bu da algılamanın niteliğini etkiliyor. uyarılar bu sinir uçları üstünde geçici izler bırakıyor. ayrıca sinirler yorulup algılamayı durdurabiliyor, hatta tersine çevirebiliyorlar. uyarıların yoğunluğu, birbiri ardına gelmeleri de onları etkiliyor. bunları çoğu zaman farketmiyor ya da görmezden geliyoruz ama her biri bir görsel yanılsamaya yol açabiliyor.   gözlerimizin algılaması ve beynimizin yorumlaması dışında olan kimi olgu ve nedenler de yanılsamalar oluşturabiliyor. bunların arasında ışık kırılma ve yansımalarının oluşması gibi durumlar var. alışık olmadığımız için bunlarla karşılaştığımızda da şaşırıyoruz. bunlara benzetmeler, yakıştırmalar katılıyor.   bu doğal etkenlere yapay olanları, yani insanların oluşturduğu görüntüleri, sanatsal yaratıları ve bilimsel deneyleri de eklemek gerekiyor. bu tür yanılsamaların arasında değişik bakış açıları, ölçü ve ölçek kullanımları, alışılagelenin dışındaki yerleştirme ve düzenlemeler türünden şeyler oluyor.</Page><Page Number="7">7  ıvan moscovich “..görmeyi çoğu kez edilgin (pasif) bir algılama etkinliği olarak düşünüyoruz. gerçekte ise görsel algılama etkin (aktif) bir eylem, düşünme ile de yakın bir bağlantısı var. gözlerimiz kadar beynimiz de bir “görme” organı. görsel yanılsamalar beynimizin algıladığı görüntüleri oldukları gibi değil, onun daha önceki deneyimlerine dayanarak onların olması gerektiği gibi düşünmesi eğiliminden kaynaklanıyorlar.. ..nesneleri olduğundan büyük görebilir, düz bir iki boyutlu yüzeyde derinlik algılayabilir, tek renkli bir düzenlemede çok renklilik izlenimi edinebilir ya da durağan bir görüntüde devinim görebiliriz..”, diyor. bunu unutmamak gerekiyor.   bütün bunlara bakarak, nerede bir görüntü,  • nesnel ölçümlere göre öyle olmamasına karşın öyleymiş gibi görünüyor ya da gösteriliyorsa,  • gizli ya da açık, birden çok yorumlanabilecek bir biçimde görünüyor ya da gösteriliyorsa,  • mantıksal olarak olanaksız olmasına karşın olanaklıymış gibi görünüyor ya da gösteriliyorsa,  • doğru olarak öğrenip bildiklerimizden farklı bir şeymiş gibi görünüyor ya da gösteriliyorsa,  büyük bir olasılıkla orada bir görsel yanılsama söz konusudur, diyebiliyoruz. insanları şaşırtan, yanıltan, aldatan, kandıran her algılama doğrudan yanılsama sayılmıyor, gene de onları daha genişletilmiş bir yanılma-yanılsama kavramı içinde düşünmek olası. her türlü görüntüleme ile kağıt, tuval, beyaz perde, görüntülük (ekran) gibi iki boyutlu ortamlar üstünde yaratılan derinlik ve devinim duygusu uyandırma çabaları, ışık yansıma ve kırılmaları yanılsama kapsamına giriyor. özel bir bakış türü nedeniyle olduklarından farklı algılanan görüntüler de öyle.   bu çalışmada ağırlıklı olarak görsel yanılsamalar ile değişik tür ve çeşitlemelerini geniş bir kapsam içinde tanıtırken elimizden geldiğince onların oluşma nedenlerine de değinmeye çalışacağız.</Page><Page Number="8">8   yanılsama türleri  davranışbilimci j. richard block doğal karşıladığımız bir yanılsama örneğinin sinema olduğunu söylüyor, hatta burada iki yanılsamanın birlikte yaşandığını belirtmiş. bunlardan birincisi bir filimi izlerken orada bir devinim (hareket) gördüğümüzü düşünmek. buna karşılık gördüğümüz şey birbirini izleyen bir dizi durağan resimden başka bir şey değil. bunlar çok kısa bir süre içinde birbiri ardına geldiği için beyin onları duran resimler olarak değil de devinen görüntüler olarak algılıyor.   sinemada yaşanan ikinci yanılsama ise işitme duyusuyla ilgili. beyaz perdede gözüken bir oyuncu konuştuğu zaman sözlerin onun ağzından çıktığını düşünüyoruz. oysa bu sesler perdenin yanında, hatta belki arkamızda olan ses yükseltici araçlardan (hoparlörlerden) çıkıyor. aktör beyaz perde üstünde bir yerden bir yere gidiyorsa sesinin de gittiği yerden geldiğini sanıyoruz. bu yanlış bir yorum, dolayısıyla bir yanılsama.   bir başka gösteri sanatı da işitme duyusuyla ilgili bu yanılsamadan yararlanıyor. konuşma sırasında dudak ve ağız devinimlerini denetim altına alarak bunları oynamıyormuş gibi gösteren karından konuşma sanatçıları (ventriloglar) kucaklarına aldıkları bir kuklayı konuşturuyormuş gibi yapıyorlar. sahne düzeniyle de desteklenen bu tür bir gösteri kimi zaman öyle inandırıcı oluyor ki, kuklanın gerçekten konuştuğunu düşünmekten kendimizi alamıyoruz.   öykünme (taklit) sanatçıları da yanılsamaları kullanıyorlar. seslerini değiştirip ünlü biri gibi konuşunca gülmekten kırılıyoruz. buna görüntülerini ve devinimlerini de onlarınkine benzetmeleri eklenirse yarattıkları etki tam oluyor.   bir algılama çeşitli nedenlerle bozulmaya uğramış olabiliyor. bunun nedenlerinden biri “seçici algılama”. seçici algılama kişisel etmenlerden kaynaklanıyor, yani o bireyin geçmiş deneyimlerine, alışkanlıklarına ve o an içinde bulunduğu fiziksel, fizyolojik ve psikolojik duruma, dikkatini nereye yoğunlaştırmış olduğuna bağlı oluyor. o nedenle bir kişinin gördüğü ya da duyduğu bir şeyi başka biri hiç algılamamış olabiliyor. (bu konuda daha ayrıntılı bilgi için ek 2’ye bakabilirsiniz.)   alışkanlıklar algılamayı etkiliyor. soldaki resimleri birine gösterip bunların biçimlerinin ne olduğunu sorarsanız daire ya da yuvarlak yanıtını alırsınız. hiç kimse size üçgen, kare, dikdötgen, beşgen ve paralelkenarlardan oluşan şekiller gördüğünü söylemez, kutu, dikdörtgenler prizması ya da bir yıldız gördüğünü söyler. çünkü lastik bantların ve paraların oval ya da elips değil yuvarlak, yani daire biçiminde olduğunu biliriz, ötekilerin de adlarını öyle öğrenmişiz. sağdaki çizimde ise ters bir derinlikçizim (perspektif) olduğunu düşünmüyoruz, tepesi kesik bir piramit, ya da bir kutunun, odanın iç görünüşüdür diyoruz. peki yanındaki? o da ne elipsler ve çizgiler, ne de bir silindir. olsun olsun yarım bardak su ya da bir fıçıdır. benzer biçimde mutfağımızın zemin karolajlarının ya da damalı masa örtümüzün neden eşit karelerden değil de giderek küçülen paralelkenar ya da baklavalardan oluştuğunu soran olmuyor.   dikkati belli bir yere yoğunlaştırmanın algılamayı etkilediği anlaşılıyor. bununla ilgili ilginç bir deney var. 1999’de daniel j. simons ile christopher f. chabris adlı araştırmacılar bir grup izleyiciye biri siyah biri beyaz formalı iki basketbol takımının oyununu gösteren kısa bir filim izlettirmiş ve onlardan her takımın kaç kere topa sahip olduğunu saymalarını istemişler. izleyicilerin yüzde kırk gibi önemli bir bölümü filim sırasında basketbol sahasının içinden geçip giden goril kılığına girmiş bir kişiyi algılamamış bile, bu konuda uyarılıp filimi bir kez daha izlediklerinde de çok şaşırmışlar.   bilim adamları bu olaya "dikkatsizlikten kaynaklanan kasıtsız körlük" ya da "değişiklik körlüğü", adını veriyorlar. belki başınıza gelmiştir, okulda bir matematik sorununu çözerken bir yerde 2 x 2 5 yazarsınız, sonuç da yanlış çıkar. işlemleri bir kez daha denetlersiniz, ı-ıh, yeniden bakarsınız, hatanın nerede olduğunu gene bulamazsınız. bu da aynı olayın bir sonucu. alışıldık şeylerde değişiklik olursa beyin bunları göz ardı ediyor. bu biraz da beklentilerle bağlı, alışık olunmayan durumlarda beyin bekleneni algılamayı önde tutuyor, bunu doğru</Page><Page Number="9">9  algıladığını düşünüyor. onun için yazarlar yapıtlarında kendilerinin göremeyeceği yanlışların düzeltilmesi için onları konuya yabancı bir başkasının okumasını yeğlerler.   bu aslında yeni bir buluş değil, tiyatrocular onu eskiden beri biliyor ve kullanıyorlar. bu sanatta bir sahne arkası oluyor. oyuncular sahnenin iki yanında bulunan kapılardan hazırlıkların yapıldığı bu yere girip çıkıyorlar. sahne arkasına giden tek bir kapının olduğu küçük tiyatrolarda ise oyuncular oyun gereği onun bulunduğu yandan değil de öteki yandan çıkmak zorunda kalırlarsa yukarki deneyde anlatılan yöntemi uyguluyorlar. yani önce oradan çıkıyormuş gibi yapıp o yöne doğru yürüyorlar, sonra da üstlerine örttükleri bir örtü, başlarına taktıkları bir külah ile sahnenin o ucundan kapının bulunduğu öteki ucuna kadar gidip dışarı çıkıyorlar. bu sırada sahnedeki oyunculara ve oyunun akışına kendini kaptırmış olan izleyiciler onu farketmiyorlar bile.   sahne sanatlarında dikkatlerin belli bir noktaya yoğunlaşmasının ne denli etkili olduğu tiyatro sanatçılarının anıları ya da onlarla ilgili öykücüklerden de öğrenmek olası. bunlardan biri gülriz sururi (1929) ile karikatürcü de olan altan erbulak (1929-1988) arasında geçmiş. bir seferinde her ikisi de aynı oyunda oynuyorlarmış. erbulak bir sahnede izleyicileri gülmekten kırıp geçiriyor, ondan sonra da nasıl yaptım ama, diye böbürleniyormuş. bir süre sonra buna dayanamayan sururi ona, izleyiciyi sen güldürmüyorsun, bunu ben sağlıyorum, diyivermiş. inanmıyorsan bak, bir dahaki sefer onları güldüremeyeceksin, diye de eklemiş. gerçekten söylediği gibi olmuş.   söz konusu sahnede erbulak ile sururi aynı zamanda yer alıyorlarmış, sururi bir süre sonra bir köşeye çekiliyor, o sırada da erbulak seyircileri güldürecek söz ve oyununu sürdürüyormuş. ama o gün oldukça alımlı bir hanım olan sururi çekildiği köşede saçını düzeltmek, giysilerini çekiştirmek gibi davranışlarla izleyicilerin dikkatini kendi üstünde toplamış, erbulak’ın onları güldürmeye yönelik tüm girişimleri de sonuçsuz kalmış. böylece deneyimli bir oyuncu olan sururi, bu konudaki bilgisi görece daha az olan erbulak’a iyi bir ders vermiş.   araştırmacılar benzer başka bir körlükten daha söz ediyorlar. sizin de başınıza gelmiştir, masanızın, tezgahınızın başında çalışıyorsunuz. birden bire biraz önce kendi elinizle şuracığa koyduğunuz bir aracı, diyelim ki, bir makası, bir türlü bulamıyorsunuz. nereye baksanız yok. insanlar bu gibi durumlardan kurtulmak için çeşitli yöntemler uyguluyor. bunlardan biri “..şeytan aldı götürdüüü, satamadan getirdiii..”, gibi bir tekerleme söylemek. bunu yapar yapmaz da makasın tam koyduğunuz yerden size baktığını görüyorsunuz.   bu yöntemlerin halkbilimsel çeşitlemelerinin olduğu anlaşılıyor. bunlardan biri bir ip parçası alıp ona düğüm atmak. bu durum insanlara çeşitli oyunlar oynamasıyla tanınan şeytana bağlanacak ya, her düğüm atılırken “..şu şeytanın sidiğini bağlayayım da makasımı getirsin..”, deniyor. bir kaç düğüm sonra makas ortaya çıkıveriyor. aranan nesne bulunur bulunmaz düğümleri çözmek gerek, bu yapılmazsa giderek sıkışan şeytanın kızacağı ve alıp götürdüklerini bir daha geri getirmeyeceği düşünülüyor.   bir başkası da şöyle: “..ethem dede, ethem dede / gömleği keten dede / şimdi sana yedi göbek atıyorum / bulunca yedi daha atacağım..” çeşitli kültürlerin bu gibi durumlarda uyguladığı değişik yöntemler var. örneğin almanlar ıslıkla bir şarkı çalıyorlar. bu konular üstünde çalışanlar bu tür bir körlüğü beynin yapılan işe yoğunlaşmasına, dolayısıyla da orada bir yerde duran makası algılayamamasına bağlıyorlar. bir tekerleme söylemek, düğüm atmak ya da ıslık çalmak beynin başka bir konuya yönelmesini sağlıyor, asıl konuya yoğunlaştığı zamanki kadar kendini kasmadığı için de algıladıkları daha kolayca bilinç düzeyine çıkıyor, biz de aradağımızı bulabiliyoruz.   bunun sporda da örnekleri var. sepet topu (basketbol) ya da ayak topu (futbol) gibi oyunlarda bir oyuncunun oyun alanı içinde kendini gizlediğini, sonra da can alıcı bir zaman ve yerde belirip sayı yaptığını söylemez miyiz? aslında oyuncunun gizlendiği falan yoktur, nereye gizlenecek ki? yalnızca karşı takım oyuncularının dikkatini çekmeyecek bir biçimde davranmış, böylece kendini göz ardı edenleri aldatmıştır. bu oyunlarda “topu saklamak” deyişi ise onu karşı takım oyuncularına kaptırmadan oyunu sürdürmek anlamına geliyor.   john kennedy adlı bir araştırmacının yaptığı bir deney de ilginç. bu deneyde kennedy çocuklara üstünde halka şeklinde oturmuş çocukların bulunduğu bir resim veriyor. resmin bir köşesine de gerçek büyüklükte bir kalem resmi çizilmiş. kennedy çocuklardan resimde görülen çocukların ortasındaki boş yere her hangi bir nesnenin resmini yapmalarını istiyor. dikkatlerini resmin ortasına yönelterek oraya ne çizilebileceğini düşünen çocuklar hiç farkında olmadan ellerini resmin üstündeki kalemi almaya uzatmışlar.   dikkatsizlikten kaynaklanan kasıtsız körlüğü (ya da değişiklik körlüğünü) “iki resim arasındaki yedi farkı bulun” türündeki bulmacalarda da gözlemek olası. burada ilk bakışta birbirinin aynı gibi gözüken iki resim oluyor,</Page><Page Number="10">10  bunlar önce aralarında her hangi bir ayrım yokmuş gibi algılanıyorlar. ancak bir süre sonra dikkat ayrıntılar üstüne yoğunlaştırılınca değişikliklerin neler olduğu görülmeye başlıyor.   geçmiş deneyimlerle alışkanlıkların seçici algılamayı etkilediğini söylemiştik. bunun toplumsal boyutu da var, yani toplumların deneyim ve alışkanlıkları da seçici algılamayı etkiliyor. bunlara “kültürel etmenler” diyoruz. yukardaki örneği düşünecek olursak, büyük bir olasılıkla sinema izleme deneyimi olmayan bir kişi oyuncunun sesinin onun görüntüsünün olduğu yerden geldiği gibi bir yanılsamaya düşmeyecek, belki de ondan uzaktaki bir ses yükselticiden gelmesini yadırgayacaktır.   ilkel toplumların yaşayış ve davranış biçimlerini inceleyen insanbilimciler (antropologlar) buna benzer olayları gözlemişler, onları saptayan deneyler yapmışlar. örneğin afrika yerlileri gibi tüm yaşamlarını sık ormanlar içinde geçiren insanların uzakta bulunan nesnelerin küçüldüğüne ilişkin deneyimleri olmadığı belirlenmiş. bir seferinde uzaktaki bir boğanın karınca kadar küçük olduğunu düşündükleri gözlenmiş.   gene insanbilimcilerin yaptığı bir deney bunun tersinin de geçerli olduğunu gösteriyor. burada araştırmacılar bu tür bir toplumun bireylerine kısa bir filim izlettiriyorlarmış. filimin bir yerinde o zamana kadar sessizce oturan izleyiciler birdenbire heyecanlanıp birbirleriyle konuşmaya başlamışlar. daha sonra kendilerine neden böyle bir tepki verdikleri sorulunca da filimdeki beyaz tavuğun buna yol açtığını belirtmişler. oysa filimin tavukla falan ilgisi yokmuş. araştırmacılar merakla filimi arka arkaya izlemişler, ancak çok sonra sahnelerin birinde, filimin bir köşesinde çok kısa bir süre belirip kaybolan beyaz bir tavuk olduğunu görmüşler. o toplumun yaşadığı doğal ortamda hiç beyaz tavuk olmadığından bu da izleyenlerin dikkatini çekmiş, heyecanlanmalarına neden olmuş. araştırmacılar ise onu bulmakta zorlanmışlar. yani bir kültüre bağlı olanların algıladığı bir şeyi başka bir kültüre bağlı olanlar algılayamayabiliyorlar.   bilim adamları bir afrika ülkesi olan uganda’da görsel yanılsamalarla ilgili bir araştırma yapmışlar. kentlerde yaşayan ve çizimler, fotoğraflar görmüş olan ugandalılar kendilerine gösterilen görsel yanılsamalara aldanmışlar. buna karşılık büyük kentlerden uzaktaki kasabalarda, köylerde yaşayan ve çizim ya da fotoğraf görmemiş olan ugandalılar bunlara kanmamışlar. bu tür deneyler görsel yanılsamaların algılanmasında geçmiş alışkanlıkların, toplumsal deneyimlerin ne denli etkili olduğunu gösteriyor.   bu arada derinlik algılamasının zamanla öğrenilen bir şey olduğunu da söyleyelim. çok küçük yaştan beri bizden uzaklaşan nesnelerin küçüldüğünü görüyoruz, buna alışıyoruz, büyüdükçe de bunu yadırgamıyoruz. küçük yaşta körlük ya da uzun süre karanlık bir ortamda kalmak gibi bir nedenle görme duyusunu kullanmamış olan kişilerin ameliyat ya da bulundukları ortamdan çıkarılmak gibi bir işlem sonucu bu duyularını yeniden kullanmaya başladıkları zaman ilk öğrenmeleri gereken şeylerden biri derinlik algılaması sırasında uzaklaşan ya da yakınlaşan nesnelerin küçülüp büyümesi oluyor.   bu durum yönetmeni ırwin winkler, başoyuncuları da val kilmer ile mira sorvino olan at first sight (ilk görüşte) adlı bir filimde konu edilmiş. yaşanmış bir olaya dayanan bu filimde ameliyat sonucu görme duyusunu yeniden elde eden filimin kahramanı yeni durumuna alışıncaya kadar sıkıntı çekiyor, nesnelerin büyüyerek üstüne üstüne geldiğinden yakınıyor. gerçek yaşamda ise mike may 2000 yılında böyle bir ameliyat geçirerek üç yaşında yitirdiği görme duyusunu yeniden elde etmiş, o da görsel algılama alışkanlıklarını kazanıncaya kadar benzer güçlükler çekmiş.   eskilerden beri bilinen yanılsamalardan biri dokunma duyusuyla ilgili. eski yunan düşünürü aristoteles (i.ö. 384-322) onu iki bin yıldan fazla bir süre önce gözlemiş ve betimlemiş. buna göre eğer yan yana olan iki parmak birbiri üstüne bindirilir, her hangi bir nesneye o şekilde dokunulursa, beyinde tek değil iki nesneye dokunuluyormuş gibi bir izlenim uyanıyor.   dokunma duyusunda oluşup burunla da ilgili ilginç bir yanılsama daha ister misiniz? bunu uygulamak için bir arkadaşınızın yardımı gerekiyor. bir sandalyeye oturup gözlerinizin bağlanmasını istiyorsunuz. arkadaşınız da tam önünüzde duran bir sandalyeye arkası size dönük olarak oturuyor. sağ elinizi uzatıp arkadaşınızın burnuna dokunuyorsunuz, sonra sol elinizle kendi burnunuza dokunup parmaklarınızı iki burnu da okşar gibi aşağı yukarı oynatıyorsunuz.   yaklaşık bir dakika kadar sonra ya burnunuzun 90 cm uzunluğunda olduğunu ya da başka bir yerde duruyormuş gibi olduğunu duyumsuyorsunuz. bu yanılsamanın nedeni şu: gözleriniz bağlı ve elleriniz aynı devinimleri yaptığı için bir süre sonra beyniniz iki elinizle de kendi burnunuzu tuttuğunuz kanısına varıyor. kolunuzu uzatmış olduğunuz için de burnunuzun uzamış olduğunu düşünüyor. bu yanılsamayı anlatan sinirbilimci davina bristow onu “pinokyo yanılsaması” olarak adlandırmış.</Page><Page Number="11">11  gene richard block ısı algılamasıyla ilgili bir yanılsamaya değiniyor. eğer sofrada bir peçete ile bir kaşığa dokunursanız kaşığın daha soğuk olduğunu düşünebilirsiniz. oysa her ikisi de aynı oda sıcaklığındadır. madenden yapılmış olan kaşık parmaklardaki ısıyı daha çabuk çektiği için böyle bir yanılsamaya düşülüyor. benzer biçimde bir süre bir elinizi sıcak, öteki elinizi de soğuk bir ortamda tuttuktan sonra ılık bir nesneye dokunursanız sıcak olan eliniz onu soğuk, soğuk olan eliniz de onu sıcak olarak algılayacaktır. buna karşın ılık nesnenin ısı derecesi aynıdır, üstelik siz de bunu biliyorsunuzdur. aşırı sıcak ya da soğuk bir nesneye dokunmak ise aynı yanma duygusunu uyandırıyor.   dokunma duyusunda yaşanan bir yanılsamayı siz de gözlemişsinizdir. iki elin parmakları ters biçimde iç içe geçirildikten sonra çevrilerek düz duruma getirilir. parmaklar bu durumdayken, yani sağdakiler solda, soldakiler de sağdayken, onlara dokunmadan birinden birini oynatmanız istenirse yanılır, o ele değil öteki ele ait olan parmağı oynatırsınız. bu duyuyla ilgili başka bir yanılsama örneği ise delikleri genişçe bir eleğe avuçlar açık olarak iki yanından dokunmak. eller birbirine sürtülünce aralarında tel değil de sanki kadife bir kumaş varmış gibi algılanıyor.   dokunma duyusunda oluşan ilginç bir yanılsama da ünlü müller-lyer yanılsamasıyla ilgili. bu yanılsamada aynı uzunlukta iki çizgi oluyor. bunların iki ucuna çapraz ve daha küçük çizgiler getirilmiş, birinde dışa ötekinde içe bakan oklara benziyorlar. onlara bakıldığında dışa bakan oklu çizginin içe bakana göre daha küçük olduğu yanılgısına düşülüyor. bunların çıtalarla yapılmış üç boyutlu modelleri görme özürlülere verilip birinden birinin ötekine göre daha uzun ya da kısa olup olmadığı sorulduğunda da benzer bir yanıt alınmış. böylece bu yanılsamanın dokunma duyusunda da oluştuğu belirlenmiş.   görme duyusundan sonra en fazla yanılsamanın dokunma duyusunda olduğu anlaşılıyor. görme özürlüler dokunma duyuları üstüne yoğunlaşıp çevrelerini onun aracılığıyla algılamaya çalışıyorlar. dokunma duyusunda oluşan yanılsamalardan biri de şöyle: eğer parmaklar bir üçgen prizma biçimindeki bir ahşap kamanın çevresinde dolaştırılır da sonra dikdörtgenler prizması biçiminde bir tahta parçasına dokundurulursa bu nesnenin kenarları birbirine dik olan biçimini algılamak zor oluyor, o da bir önceki gibi çarpıkmış izlenimi bırakıyor.   kaynaklar dokunma duyusunda oluşan bir yanılsamaya daha değiniyorlar. çapı 2,5 cm kadar olan para ya da tavla pulu gibi yuvarlak bir nesne sol elin baş ile işaret parmakları arasında tutulur ve sağ elin baş ve işaret parmakları ile döndürülürse, biçimi yuvarlak değil de ovalmiş, yani tam bir daire değil de bir elipsmiş gibi algılanıyor. başka deyişle, yuvarlak nesnenin yatay ekseni düşey ekseninden biraz daha uzunmuş gibi geliyor. disk ne kadar büyük ve çevirme ne kadar hızlı olursa algılanan bu duyum o kadar güçlü oluyor. eğer gözler kapalıyken bu deney yapılırsa elde edilen izlenimin inandırıcılığı daha yükseliyor.   eğer kolunuzu avucunuz dışa bakacak biçimde tutarsanız, önce bileğinize yakın bir yere hızlı hızlı bir kaç kez vurulur, sonra da dirseğinizin içine benzer bir biçimde vurulursa, ikisi arasına dokunulmamış olmasına karşın sanki vuruşlar oraya da uygulanarak yukarıya çıkmış gibi bir duyum alırsınız. bu da dokunma duyusunda oluşan bir yanılsama. aynı şekilde vuruşlar önce dirsek içine sonra bileğe uygulanırsa gene ikisi arasına vurularak aşağı inilmiş izlenimi uyanıyor. bu yanılsama 1970’lerin başında princeton üniversitesi araştırmacıları frank geldard ile carl sherrick tarafından ortaya çıkarılmış.   dik durma, denge ve devinim duyularımızı aldatmak, yani onlarda da yanılsamalar oluşturmak olası. bu görme duyusunun devre dışı bırakılması durumunda daha belirgin olarak ortaya çıkıyor. gözleri bağlı bir insan aşağı yukarı gidip gelebilen bir düzlem üstünde duruyor ve bir eliyle gene böyle bir devinim yapabilen bir yere tutunuyorsa, bunlar birbirine ters yönde hareket ettirildiği zaman olduğundan daha fazla ya da az yol alındığı duygusu uyanıyor. bunu kapısı açık bir asansörde de gözlemek olası, asansör yukarı doğru çıkarken yere çömelirseniz kısa bir süre için duruyormuş gibi bir izlenim elde edersiniz.   bir araçta giderken yakındaki nesneleri bizimkinin tersi yöne doğru gittiğini algılıyoruz. buna karşılık uzaktaki nesnelerin bizimle birlikte aynı yöne doğru gittiğini sanıyoruz. oysa her ikisi de birer yanılsama, bu nesnelerin bir yere gittiği yok, derinlik ve devinim duyumlarımız bize onları öyle algılatıyor. biz bir devinim yaparken gözlerimizin algıladığı ön–orta–arka plandaki nesnelerin görece farklı yer değiştirmelerine “devinim paralaksı” adı veriliyor.   dik durma duyumuz gözler bağlı olmadığı zaman bile aldanabiliyor. bunu sağlamak amacıyla düzenlenmiş ortamlar var. bunlar aslında düz olmalarına karşın iki yanlarında yer alan göz aldatıcı düzenlemeler aracılığıyla</Page><Page Number="12">12  sanki yokuş yukarı çıkan bir sokak gibi gözüküyorlar. dik durma duyusu da gözlerden gelen bu bilgiye aldanarak kendini ona göre ayarlıyor, insanlar bedenlerini öne doğru eğerek yürümeye çalışıyorlar.   başka bu tür yanılgıya düşmeler de var. beynimizin ikili algılama durumlarında görsel olanlara öncelik tanıdığı anlaşılıyor. bunun böyle olduğunu düşündüren deneyler yapılmış. bunlardan birinde denek önünde oturduğu masanın üstüne konan bir kutuya kolunu sokuyor ve onu görmüyor. aynı zamanda önünde plastikten yapılmış bir de kol duruyor. deneyi uygulayan kişi bir yandan deneğin göremediği eline bir yandan da plastik elin aynı noktalarına dokunmaya başlıyor. bu bir süre sonra sonra deneğin görmekte olduğu plastik kolu kendi koluymuş gibi düşünmesine yol açıyor. birden bire onun haberi olmadan plastik ele bıçak batırmak ya da çekiçle vurmak gibi bir işlem yapılırsa denek bunun kendi eline yapılmış gibi duyumsuyor, hatta acı duyarak kolunu geriye çekiyor.   yön bulma duyumuzu da yanıltmak olası. “körebe” ya da “eşeğe kuyruk takmaca” gibi oyunlarda, ebenin gözleri bağlandıktan sonra kendi çevresinde bir kaç kez döndürülür, böylece onun hedeflerin hangi yönde olduğunu kolayca kestirmesi engellenmeye çalışılır.   çoğumuz giden bir araçtayken onun bir nedenle durması, buna karşın öteki araçların öne ya da arkaya doğru ilerlemesi durumunda onların değil de kendilerinin devinim içinde olduğu izlenimini yaşamıştır. ya da yavaşça ilerleyen bir trenin içinde geriye doğru yürürsek dışardaki nesneler duruyormuş gibi gözükür. bunlar da devinim algılamasında oluşan yanılsamalar.   bütün öteki canlılar gibi insanlar da zaman algılamasına sahip yaratıklar, başka bir deyişle, insanlar zamanın geçtiğini duyumsuyorlar. ama herkesin bildiği gibi, bu tür duyumlar kimi koşullar altında yanıltıcı olabiliyor. özellikle sıkıntlı durumlarda zaman geçmek bilmezmiş gibi gelirken keyifli durumlarda çok çabuk geçivermiş gibi geliyor. oysa nesnel olarak bakıldığında ya da bu durumları yaşayanların dışında bir ölçüm yapıldığında geçen sürenin aynı olduğu gözleniyor. böylece zaman algılamasının da yanılsamalara yol açabileceğini söyleyebiliyoruz.  kimi yanılsamaların tehlikeli olabileceği unutulmamalı. örneğin yön bulma ipuçlarının çok az olduğu karanlık, çöl, kutup ya da açık deniz gibi ortamlarda insanların düz gittiklerini düşünmelerine karşın daireler çizerek oldukları yerde dönüp durdukları gözlenmiş. benzer bir durum gece uçuşu yapan, sis ya da bulutlar içinde giden pilotlar için de söz konusu olabiliyor, buna “uzamsal (mekansal) yön şaşırma” deniyor. gece uçuşu eğitimi gören deneyimsiz pilotların ise iniş sırasında çevrelerinden derinliğe ilişkin duyum almadıkları için olması gerekenden daha alçaktan uçma eğiliminde oldukları belirlenmiş.   özellikle pilot ya da denizaltı kaptanı gibi iki boyutlu bir düzlem üstünde değil de üç boyutlu bir uzam içinde bulunacak kişilerin bu tür yanılsamalara düşmemesi önemli, çünkü ön-arka, sağ-sol yönlerine bir de alt-üst (aşağı-yukarı) boyutu eklenmiş oluyor. onun için onlara kendi duyularına değil, kullandıkları aracın göstergelerine bakarak karar vermeleri öğretiliyor. (görsel yanılsamalarla ilgili başka bir sakıncalı konuyu “algılama özelliklerinin kötüye kullanılması” başlıklı bölümde okuyabilirsiniz.)   yanılsamalar içinde görsel olanlar hem daha çok hem de bunlar daha ayrıntılı bir biçimde incelenip belgelenmiş. sonuçta görme duyusu bizim için öteki duyulara göre çok daha önemli. öteki duyulardaki yanılsamaları belirlemek her zaman kolay değil. richard block görsel olmayan bir yanılsama örneği daha veriyor, bu büyüklük-ağırlık yanılsamasını arkadaşlarınızda da deneyebilirsiniz, demiş. deneyde küçük bir evrak çantası, orta boy bir valiz ve büyücek bir bavul alınıyor. bunların ağırlığı belirlendikten sonra içlerine kitap gibi ağırlık yapacak nesneler dolduruluyor, bu yapılırken de hepsinin eşit ağırlıkta olmasına özen gösteriliyor. sonra birinden bunları teker teker kaldırması ve hangisinin daha ağır</Page><Page Number="13">13  olduğunu söylemesi isteniyor. richard block “..size garanti veririm, evrak çantasının daha ağır olduğu söylenecektir..”, diyor. aynı deneyi içine kum ya da da zıpzıp gibi ağırlıkların konacağı kutu, kavanoz gibi üç ayrı boyda olan başka kaplarla da yapma olanağı var.   bu yanılsamayı beklentilerle açıklamak olası. büyük olan nesneyi görünce kaslarımızı ağır bir şey kaldırmaya hazırlıyoruz. o ise alacağından daha az bir ağırlıkla doldurulmuş olduğu için kolayca kaldırılabiliyor. buna karşılık daha küçük olanın o kadar ağır olabileceğini düşünmediğimizden karşılaştığımız ağırlık bizi şaşırtıyor ve yanılıyoruz. richard block “..bu deneyin etkisi o denli güçlüdür ki, onu siz düzenlediğiniz halde hepsinin aynı ağırlıkta olduğuna inanmakta güçlük çekebilirsiniz..”, diye eklemiş.   yazar leonard de vries beklentilerle ilgi bu deneyin bir başka çeşitlemesinden söz ediyor. konserve kutusu gibi aynı büyüklükte iki kap alın ve bunların birinin içini boş bırakırken ötekini çivi, zıpzıp gibi ağırlık yapacak şeylerle doldurun, diyor. ağızlarını içleri görünmeyecek biçimde kapadıktan sonra bunları bir arkadaşınızın önüne koyun ve ona sizin işaretiniz üzerine ikisini de birer eliyle tutarak aynı anda kaldırmasını söyleyin. de vries, “..siz ‘haydi’ dediğiniz anda arkadaşınızın boş kutuyu tutan elinin ötekine göre çok daha yükseğe kalkacağından emin olabilirsiniz..”, diyerek deneyin sonucunu belirtiyor.   işitme duyusunda da yanılsamalar olabileceği saptanmış. bunu sınamak için düzenlenen deneylerden birinde iki farklı nota dizisi ayrı ayrı dinletildiğinde algılanan seslerin bir bölümünün ikisi birlikte dinletildiğinde kaybolduğu, yani işitilmediği belirlenmiş. bir başkasında ise bir ses düzenlemesi arka arkaya dinlendiğinde aynı ses dizisinin işitilmesine karşın onun sürekli biçimde kalından inceye doğru gittiği izlenimi uyanıyor. bu tür ses dizileri onları bulan psikolog roger newland shepard’ın (1929) adıyla anılıyor.   sesleri kulaklarımızla işittiğimizi düşünürüz ama ses dalgaları yalnızca havayı titreştirmez, bastığımız yer gibi katı ya da su gibi sıvı nesnelerde de titreşimlere yol açar, onlar aracılığıyla da iletilirler. kendi sesimizi hava yoluyla işittiğimiz kadar başımızdaki kemiklerin titreşimi aracılığıyla da algılıyoruz. bu nedenle banda kaydedildikten sonra dinletildiğinde kendi sesimizi tanıyamıyoruz, çünkü yalnızca hava yoluyla kulaklarımıza ulaşıyor, bu da belleğimizdeki örneğine benzemediğinden bizde kendi sesimiz değilmiş gibi bir yanılsama oluşturuyor.   kulağımıza bir huni ya da kağıttan dürülmüş bir koni dayadığımızda seslerin daha güçlü işitildiğini biliriz, çünkü huni biçimi sesleri toplayıp kulağımıza iletir. eskiden kulakları ağır işitenler bu tür aygıtlar kullanırmış. aynı şeyi tersten yaparsak işitme duyumuzu oldukça kısıtlamış oluruz. iki kulağınıza da birer plastik bardak takıp konuşmayı deneyin. dışardan, yani hava yoluyla gelen sesler azalacağından sesinizi daha çok başınızdaki kemiklerin titreşmesiyle algılar, onu tanımakta gene güçlük çekersiniz. böyle bir nesne kulağa yakın tutulursa onun içinde toplanan sesler bir uğultu gibi duyuluyor. bu nedenle kimi kültürlerde nerede olursanız olun, kulağınıza bir deniz kabuğu dayarsanız okyanus dalgalarının sesini duyacağınız söyleniyor.   plak ve cd’lerdeki “stereo”, ya da sinemadaki “dolby” teknolojilerinde olduğu gibi teknolojik gelişmeler işitme duyusunun özelliklerinden yararlanarak bize sesleri üç boyutlu bir ortamdaymışız gibi algılatıyorlar. bu düzenekler değişik seslerin başka başka yerlerden geldiği, devinim durumundaki bir sesin bir yerden başka bir yere doğru gittiği izlenimini uyandırarak onları bir uzam içinde dinliyormuşuz izlenimini uyandırıyorlar.   müzikle ilgilenenler bilir, bir ezginin vuruşu (temposu) hızlandırılmak istenirse, hızda değişiklik yapmadan, çalgılar arasında zaman kaydırmasına gidilir. boşlukları karşılıklı olarak dolduran sesler kulağımıza geldiğinde ise biz onları hızlandırılmış gibi algılarız.   su şırıltısı, kağıt hışırtısı gibi seslerin öteki sesleri örttüğü de bilinen bir olgu. bu nedenle eskiden beri insanlar sesleri duyulmadan gizli bir görüşme yapmak istediklerinde fıskiyeli havuz gibi akan bir suyun yanında konuşmayı yeğlemişler.   insanlar tuvalete girince doğal olarak bir takım sesler ortaya çıkar ya, japonlar bunların başkaları tarafından duyulmasından çok utanırlarmış, onun için de tuvalete girer girmez sifonu çekerlermiş. bunun çok su yitimine yol açtığını gören yöneticiler oraya düğmesine basınca sifondan akan suyun sesini çıkaran aygıtlar taktırmışlar. bu da bir başka ses maskeleme yöntemi.   sözcükler işitilirken da yanılsamalar, kararsızlıklar yaşanabiliyor. örneğin deli kaçtı - delik açtı gibi anlatımlarda bir akıl hastasının firar etmiş olduğu mu, yoksa bir oyuğun açıldığı mı söylenmek isteniyor, kestirmek zor. bunu ancak o sözcüklerin geçtiği tümcelerin bağlamından çıkarmak olası. dilde bunun başka örnekleri de var.</Page><Page Number="14">14  bu konu bilgisayarcıları da ilgilendiriyor. bilgisayarları konuşulan dili anlayıp aldıkları sözlü komutlara göre işlem yapmalarını sağlayacak yazılımlar üstünde çalışanlar okunuşu neredeyse aynı olan ve iki anlama da gelebilecek bu tür kararsızlıkların nasıl giderilebileceğini çözmeye çalışıyorlar. başka bir deyişle, nasıl yapsak da bilgisayarlar bu tür yanılsamalara düşmese diye uğraşıyorlar.   işitme duyusunda oluşan bir yanılsama daha var, o da manyetik bant üzerine sesleri kaydeden ve okuyan aygıtların, yani teyplerin, hızlarını değiştirmekle ortaya çıkıyor. seslerin kayıt hızından biraz yavaş çalınması onların kalınlaşıp yayvanlaşmasına, biraz hızlı çalınması da onların incelip hızlanmasına neden oluyor. bu da ses kayıtları aynı kişiye ait olmasına karşın başka başka kişiler konuşuyormuş gibi bir izlenim uyandırıyor.    bu tür hızlandırma ya da yavaşlatmalar deney amacıyla yapılabileceği gibi gösteri sanatlarında da kullanılıyor. televizyonun yaygınlaşmasından önce radyoda sunuculuk yapmış olan ünlü spiker orhan boran (1928) sunuşlarından birinde bu olguyu kullanmış. yaratmış olduğu yuki adlı sanal yaratıkla karşılıklı konuşmaya dayanan küçük skeçlerinde kendi hızlandırılmış sesini onun sesiymiş gibi göstermiş. internetteki vikipedi adlı ansiklopedik başvuru sitesi orhan boran maddesinde yuki’nin öyküsünü şöyle anlatıyor:   “..orhan boran; ingiltere'de çalıştığı yıllarda, bir stüdyo çalışması sırasında, teknisyenin bant kaydını zaman kazanmak amacıyla hızlı geçmesi sonucu, konuşma seslerinin hızlı ve ince çıkmış olması, stüdyoda bulunan ingilizleri güldürmüştü. bu olay onda ilham yaratmış ve "hiç türkçe bilmeyenler anlamadan bu kadar gülerse, kim bilir türkiye'de ne kadar gülerler!" diye düşündürmüştü.   ilk defa 1959 nisan'ında bir pazar sabahı istanbul radyosu'nda dinleyicilere "yuki" adıyla; ismi de tiplemesi kadar şirin, garip bir hayali yaratık tanıttı orhan boran. türkiye'de 1960'ların unutulmaz radyo kahramanı haline gelen "yuki", hızla dönen banttaki konuşma sesinden ibaretti. bu sesi çıkaran mahluk, ne çocuk, ne büyük, ne insandı. orhan boran'ın tanıttığı şekliyle; brezilya ormanlarında yaşayan, nesli tükenmiş bir aileden, tavşan kulaklı, sincap kuyruklu, kazma dişli, zeki bir yaratıktı. orhan boran'la sohbet ederler, yuki'nin yaşadığı, komik, heyecanlı, gerçek dışı olaylardan, gündelik sorunlardan bahsederler, kimi zaman da ahlaki değerleri gündeme getirirlerdi. zaman zaman yuki, şakanın ölçüsünü kaçırır, orhan boran'dan güya bir tokat yer, "viiik!" diye kısa bir çığlık atardı. çocuk, büyük herkesi 16 yıl boyunca radyo başında tutmayı başarmıştı yuki..”   okullarda koku alma duyusuyla yakın bir ilişki içinde çalışan tat alma duyusunun da aldatılabileceği öğretilir. bunu göstermek için yapılan deneylerde deneklerin gözleri bağlanır, burunları da tıkanırsa kendilerine verilen birer dilim elma, armut ya da patatesten hangisi olduğunu yalnızca tat alma duyusu ile söyleyemezler. hatta soğan tadının bile koku alma duyusu olmadığı zaman algılanamadığı görülmüş. bu nedenle rahatsızlanıp da burnumuz takıyken yediğimiz şeylerin tadını almayız.   kimi duyumların uyarı sona erdikten sonra bir süre daha sürdüğü biliniyor. dokunma duyusunda o noktaya etki yapan uyarının kalkmasına karşın bir süre daha varmış gibi duyumsandığını, hangisi ise ağrı, acı, yanma etkisinin sürdüğünü deneyimlerimizden biliriz. bütün gün kasketle dolaşıp onu çıkardıktan sonra hala başımızdaymışız gibi duyumsarız ya, o da iz bırakmaya dayanıyor. benzer şeyler tat ve koku için de geçerli. patlama gibi güçlü bir ses duyduktan sonra kulaklarımız bir süre daha onu duyuyormuş gibi olur. bilim adamları bunu belli bir uyarı alan duyu organlarımızdaki sinir uçlarının algılama öncesi durumlarına dönünceye kadar o duyumu varmış gibi beyne iletmesi ile açıklıyorlar.   hani kimi zaman biraz sertçe bir şeyi iyi çiğnemeden yutarız da arkasından onu yutamamış gibi duyumsar, ay lokma boğazıma takıldı, deriz ya, işte o bir tür iz bırakma. o parça çoktan midemize gitmiştir, bunu bir yudum su içtiğimizde anlarız. boğazımızdaki duyarlı dokunma duyusu sinir uçlarının uyarıyı hala sürüyormuş gibi beynimize iletmesinden kaynaklanan bir durum. bu aslında bir tür uyarı düzeneği, benzer bir şeyi bir kez daha yapmamamızı sağlamak amacını güdüyor. bunun bir uyarı olduğu sıcak bir şey içtiğimizde, ya da acı bir şey yediğimizde dilimizin, hatta kimi zaman boğazımızın ve yemek borumuzun uyarı geçtikten sonra bile yanıyormuş gibi olmasından da anlaşılıyor. o nedenle sütten ağzımız yanınca yoğurdu üfleyerek yiyoruz.   iz bırakmanın çarpıcı bir örneği denge duyusunda gözleniyor. kendi çevremizde bir süre döndükten sonra durduğumuz zaman kısa da olsa hala, ama bu kez ters yöne dönüyormuş izlenimini yaşarız. denge duyusu kulağımızın iç bölümlerinde yer alan kılcal sinir uçları tarafından algılanıyor. dönerken bu kıllar eğiliyor, biz durduktan sonra eski durumlarına gelmeye çalışırken de beyne dönme duyumunu iletmeyi sürdürüyorlar. kimi zaman bu oldukça rahatsızlık verici olabiliyor, hızla eğilip doğrulunduğunda baş dönmesi duyulması bunun bir sonucu. özellikle sinir uçlarının uyarılmamış durumlarına geri dönmesi yavaşlamaya başlamış olan yaşlılarda daha çok gözleniyor.</Page><Page Number="15">15   bunun tersi de var. bir algılama sürekli olduğunda duyu organları ona karşı duyarsızlaşıyorlar. başka deyişle, alınan bir duyum duyu organları üstünde kısa süreli bir iz bırakıyor, sonra da algılanmaz oluyor. buna duyu körelmesi de deniyor. üstümüzdeki giysilerin sürekli biçimde derimize değmesine karşın onların varlığını duyumsamıyoruz. kulağımız bir sese, burnumuz bir kokuya alışıyor. belki öyküyü bilirsiniz, hani çok titiz bir kız varmış da deri işleyen bir aileye gelin gitmiş. ilk günler burnu yapılan işin gereği eve sinmiş olan kokuyu çok yadırgamış, aman bu ev ne pis kokuyor böyle, diyerek harıl harıl ortalığı temizlemeye koyulmuş. duyu körelmesi, uyarılara alışma ya da duyuların alınan duyumları algılamaz olması gibi bir olgundan habersiz olduğu için de, bir süre sonra gördünüz mü, nasıl her yan mis gibi oldu, koku moku da kalmadı, demiş çıkmış.    iz bırakma görme duyusu için de geçerli. flaş patlaması gibi güçlü bir ışık kaynağından gelen bir uyarı geçtikten sonra bile gözler kapandığında görülüyormuş gibi etkisini sürdürüyor. kimi görsel yanılsamalar bu tür iz bırakmalara dayanıyor. bu olguya görüntünün kalıcılığı (ya da sürmesi) de deniyor. bunlarda bir şekle belli bir süre bakmamız, sonra da gözlerimizi başka bir yüzeye yöneltmemiz isteniyor. orada aynı şekli görmeyi sürdürüyoruz, yalnız bu kez onun negatifini algılar gibi oluyoruz, yani baktığımız şey siyah ise onu beyaz olarak görüyoruz.   bunun bir çeşitlemesini siz de yaşayabilirsiniz. havanın açık olduğu bir günde gözlerinizi kapayarak başınızı göğe doğru çevirin. göz kapaklarınız ışığın gözünüzden içeri girmesini engelleyecektir ama kırmızı ışıkların bir bölümü gene de ağ katmanınıza kadar ulaşacaktır. daha sonra gözlerinizi açıp çevrenize baktığınızda bir süre renklerde bir bozulma olduğunu gözleyeceksiniz. bu da iz bırakmanın bir sonucu.   bu tür yanılsamaları düzenleyenler böyle değişimleri göz önüne aldıkları için onların hazırladığı ve ne olduğu tam anlaşılamayan ilk görüntü birden bire tanıdık bir biçime dönüşerek bizi şaşırtıyor. siyah beyazda yaşanan dönüşüm renkler için de geçerli, onlar da karşıtlarına, yani kırmızı yeşile, sarı mora, mavi de turuncuya dönerek duyu organımız üstündeki etkilerini bir süre daha sürdürüyorlar, biz de onların izini yeni bir görüntüymüş gibi algılıyoruz.   karanlık bir ortamda el feneri gibi küçük bir ışık kaynağı hızla devindirilirse tek bir nokta olarak değil de sürekli bir çizgi gibi görülüyor, hatta onun çizdiği eğriler, daire ya da sekiz gibi şekiller algılanıyor. buna ışıkla çiziktiriler oluşturmak dendiği de oluyor. bunlar ışığın göz sinirleri üstünde bıraktığı izlerden oluşan yanılsamaya başka bir örnek. iz bırakma olgusunu fotoğraflarla yakalamak olası. poz verme süresi uzun tutulursa işlek bir yolun gece resimleri oradan geçen otomobillerin ışıklarını nokta olarak değil çizgi gibi gösteriyorlar.   zaman zaman ünlü sanatçıların bu tür görüntülere ilgi gösterdiğini bilmek ilginç oluyor. 1949’da amerika’da yayınlanan life dergisinin fotoğrafçısı gjon mili ispanyol kökenli fransız ressamı pablo picasso’nun (1881-1973) resimlerini çekmiş. bunların arasında sanatçının ışıkla havada oluşturduğu desenler de bulunuyor.   bir süre, yani gözleriniz karanlığa iyice alışıncaya kadar karanlık bir odada oturun. sonra odanın lambasını çok kısa bir süre için atıp hemen kapatın. oda görüntüsünün sanki bir flaş patlamışçasına bir süre daha gözünüzde kaldığını göreceksiniz. gene bir iz bırakma etkisi gözlemiş olacaksınız.  elinize 30 cm’lik cetvel uzunluğunda bir çubuk alır da onu iki parmağınızla uçlarından birine yakın bir yerden tutup aşağı yukarı sallarsanız, karşınızdakiler dehşet içinde onun birden bire yumuşadığını görürler. siz ise öyle bir şey olmadığını, görüntüsünün sallanma sırasında gözde bıraktığı iz nedeniyle öyle algılandığını bilirsiniz.   iz bırakma etkisi devinim algılamasında da ortaya çıkıyor. devinmekte olan bir nesneye uzun süre bakıp o devinim durduğunda ya da devinimsiz bir ortama bakıldığında bir süre ters yönde bir devinim varmış izlenimi oluşuyor. insanlar bu yanılsamayı akarsulara bakarken gözlemişler, onun için kimi zaman ona “çağlayan etkisi” de deniyor. bu etki suyun akmadığı resimlere bakarken bile yaşanabiliyor. aynı etkiyi pencereden kar yağışını izlerken de gözlemek olası. bilgisayarda uzun bir sayfa bir süre aşağı ya da yukarı kaydırılıp birden durdurulduğunda gene bu etki duyumsanıyor.</Page><Page Number="16">16  bunun bir çeşitlemesi daha var. sarmal görüntüsü içeren bir çizim döndürülür, siz de onun ortasına otuz saniye gibi bir süreyle baktıktan sonra durağan bir resme bakarsanız onu deviniyormuş gibi görürsünüz. sarmalın dönüş yönüne göre durağan resim ya genişleyerek büyüyor ya da daralarak küçülüyor gibi algılanıyor.   görüntünün üstünde bulunduğu ortam da önemli. nesneler çoğu kez çevrelerindeki öteki nesnelerin üstünde, içinde, arasında yer alıyorlar. kimi zaman aralarından birini seçmek için çaba sarfetmek gerekiyor, kimi zaman da bu daha kolay oluyor. hem algılama psikolojisinde hem de görsel sanatlarda buna “figür-zemin ilişkisi” deniyor.   figür-zemin ilişkisine dayanan görüntülerin siyah-beyaz gibi birbirine zıt renklerle oluştuğu ya da oluşturulduğu oluyor. gölge ve karaltılar (gölge resimler, silüetler) bunun örnekleri. kimi zaman ön plandaki figür ile arka plandaki zeminin yer değiştirdiği görülüyor, görüntü de bir öyle bir böyle algılanıyor. ya da bir gölge ya da karaltının öne mi yoksa arkaya mı dönük olduğunu kestirmek güç oluyor. buna dayanan “rubin vazosu” (vazo ya da iki yüz yanılsaması) gibi örnekler de kararsızlık yaratan bir yanılsama türü oluşturuyorlar.   görsel yanılsamaların bir bölümü algılanan nesnenin içinde bulunduğu fiziksel ortamın özellik ve niteliklerinden kaynaklanabiliyor, ısı ve ışık koşullarından, renk ve doku durumlarından, uzak ya da yakın oluşlarından etkilenebiliyor. örneğin ayın doğarken daha büyük görünmesi, yükseldikçe de küçülmesi çevresinde karşılaştırma noktalarının olup olmayışına bağlanıyor. serap (ılgım, yalgın, pusarık) görmenin ise atmosfer katmanlarındaki ısı farkından ortaya çıktığı belirlenmiş.   hava, su, cam, plastik gibi saydam nesneler katmanlar oluşturacak biçimde üst üste ya da art arda gelirlerse onlara gelen ışıkta kırınımlar oluşuyor, bu da biçim ve renk değişimlerine yol açıyor. saydam olmalarına karşın bu nesneleri mavi renkli gibi algılamamız bundan kaynaklanıyor. bu nesneler ayrıca büyüteç etkisi de yaratabiliyor, arkalarında bulunan başka nesnelerde biçim bozulmalarına neden olabiliyorlar. biz karada yaşayan canlılar olduğumuz için daha çok hava içinde görmeye alışığız. böyleyken bile baktığımız nesnelerin bize olan uzaklıklarını kestirmemiz çok kolay olmuyor. su gibi bir ortam uzaklık kestirimini daha da zorlaştırıyor. dalgıçlar bunu biliyorlar, hatta onlar da bu gibi durumlar için “görsel yanılsama” deyişini kullanıyorlar. benzer biçimde arıcılıkta da göz aldanması deyişi var.   bir bardak suya kalem ya da pipet gibi bir çubuk koyun. ona baktığınız zaman bir kırılma gözleyeceksiniz. gerçekte çubukta böyle bir kırılma yok ama öyle görünüyor. buna içinde bulunduğu su neden oluyor. su ve başka saydam sıvılar, buz, cam, saydam plastikler, ayna ve mercekler bu tür kırılmalara yol açarak görsel yanılsamalara neden olabiliyorlar. beynimiz bu tür görüntü bozulmalarını düzeltmiyor, onları öyle algılıyoruz.   eğer oturduğunuz evin pencerelerinde çift katmanlı camlar varsa yansımanın yol açtığı başka bir ilginç yanılsamayı daha gözleyebilirsiniz. karanlıkken uzakta boşlukta asılı duruyormuş ve her hangi bir yere bağlı değilmiş gibi gözüken ışıklar görürsünüz. gerçekte ise bunlar başka yöndeki bir kaynaktan gelen ışıkların cam katmanları arasında bir kaç kez yansımasından oluşan görüntülerden başka bir şey değil.   aynalar başlıbaşına bir yanılsama kaynağı, ama çoğu kez dikkatimizi bile çekmiyorlar. neden onlara bakarken sol kolumuzu kaldırdığımızda aynadaki görüntümüz sanki sağ kolunu kaldırıyormuş gibi gözüküyor? alıştığımız için buna pek aldırmıyoruz ama cankurtaran arabalarının üstünde yazdığını görünce yadırgıyoruz.   oysa bu aynaların sol-sağ dönüştürmesine dayanıyor, yazının böyle yazılması dikiz aynasından onu gören bir araç sürücüsü bu sözcüğü kolaylıkla okusun ve cankurtarana yol versin diye alınmış bir önlem. küçük bir deneyle bunu siz de görebilirsiniz. aynalar iç ya da dış bükey yapıldıklarında da görüntüyü bozuyorlar, büyütüp küçülttükleri yetişmiyormuş gibi onu baş aşağı çeviriyor, eğri büyrü bir duruma sokuyorlar.   kimi zaman devinmekte olan bir nesne duruyormuş, hatta ters yöne gidiyormuş gibi algılanabiliyor. eski filimlerde bu çok gözlenen bir olgu, posta arabalarının, otomobillerin tekerlekleri ters dönüyormuş gibi gözükürler. “stroboskopi” adı verilen bu olay çizgi ya da çubuklar biçiminde düzenlenmiş ve sağa-sola, yukarı-aşağı devinen görüntülerde de gözleniyor. bu o nesnenin devinim ya da dönüş hızı, çubukların sayısı ile üstlerine vuran ışığın sıklık süresine (frekansına) bağlı, kimi zaman tehlikeli bile olabiliyor. işlik ya da üretimevi (fabrika) gibi yerlerde dönen pervane ya da çarkların en azından tel gibi gereçler kullanılarak kapalı bir yerde tutulmasının nedeni bu yanılsama. bu izlenimi vantilatör, disk, plak, topaç gibi dönen nesnelerde kolaylıkla gözleme olanağı var. böyle</Page><Page Number="17">17  dönen bir nesne ya da aygıta bakarken göz kapaklarını açıp kapatmak onu duruyormuş gibi gösteriyor. bunu sağlamak için uygun bir dönme hızı ile göz kırpıştırma hızının yakalanması gerekiyor.   görme duyusunda bir de odaklanma söz konusu. gözlerimizin bir nesneyi net olarak, yani keskin çizgileriyle görebilmesi için merceklerinin ona odaklanması gerekiyor. odaklanma dışında kalanları bulanık görüyoruz. odaklanmaya dayanan yanılsamalar yaşama olasılığı da var. bunu bilenler böyle yanılsamalara yol açan görüntülerle karşımıza çıkıp bizi şaşırtıyorlar. bir ara oldukça yaygın olan “şaşı-bak-şaşır” türünden bulmacalar odaklanma dışında kalan görüntülerin algılanmasına dayanıyor, asıl resme odakladığımızda onları görmüyoruz.   odaklanmanın oluşturduğu bir yanılsamayı küçük bir deneyle siz de gözleyebilirsiniz. iki elinizin işaret parmaklarını kol uzaklığında karşılıklı gelecek biçimde tutun. aralarındaki uzaklığı değiştirmeden bunları yavaş yavaş gözünüze doğru yaklaştırın. bir süre sonra iki parmağınızın arasında havada boşlukta duruyormuş gibi görünen bir şey algılayacaksınız. bu, odaklanmanın değişmesi sırasında parmak uçlarının üst üste binip yeni bir görüntü oluşturmasından başka bir şey değil. algılanan şekil bir sosisi andırdığından buna “sosis yanılsaması” adı verilmiş. bakış uzaklığına göre değişen resimler de odaklanmaya dayanıyor. bunlara melez (karışık, hibrid) resimler deniyor. yakından bakılınca, diyelim ki, ağlayan bir yüz ondan uzaklaşıldıkça gülen bir yüze dönüşüyor. ya da başka bir kişi ya da nesnenin görüntüsünü alıyor. bunun çarpıcı örneklerinden biri yakından bakınca sinema oyuncusu marilyn monroe’nun, uzaktan bakınca da bilgin albert einstein’ın görüntüsünü veren bir resim.          üç boyutlu nesnelerin algılanması önemli ölçüde iki gözümüzün olmasına bağlı. her iki göz de küçük bir kayma ile aynı görüntüyü algılıyor, bunlar beyinde birleştirildiğinde de görüntüdeki nesnelerin birbirine göre hangisinin önde ya da arkada olduğunu görebiliyoruz. elektronik olanlar çıkmadan önce kullanılan optik uzaklık ölçücü aygıtlar da benzer bir ilkeye göre çalışıyorlar. dürbünlerde olduğu gibi ondan gelen görüntüler gözlerde birleşiyor. uzaklığı belirlenmek istenen nesne netleştirilince aygıtın üstündeki gösterge onların uzaklığını veriyor. iki dürbün borusu birbirinden ne kadar uzakta olursa yapılan ölçüm o kadar doğruya yakın oluyor.   üç boyutlu algılamaya dayanan ya da onu kullanan görsel yanılsamalar var. gözlerimizi şaşılaştırıp birbirine göre uygun biçimde kaydırılmış iki resme baktığımızda onu üç boyutluymuş gibi algılayabiliyoruz. bu çizimler için de geçerli. eğer bu görüntüler yeşil-kırmızı, mavi-turuncu gibi iki farklı renkle oluşturulmuş, biz de onlara aynı renklerde camları olan bir gözlükle bakıyorsak gene aynı olguyu yaşıyoruz. görüntüler bu kez beyinde değil gözlerde üst üste geliyor, biz de onlarda derinlik varmış gibi algılıyoruz. bunu sinema gibi devinen görüntülerde de oluşturmak olası.   bunlardan söz etmişken gözümüzün devinen bir organ olduğunu anımsatmamız gerekiyor. dokunma duyusunu algılayan derimiz ve tat duyusunu alan dılimiz dışındaki öteki duyu organlarımız, yani kulak ve burunlarımız görece durağan oluyor, algılama sırasında devinmeye gerek duymuyorlar, duyumlar onlara geliyor. başka canlılarda bu farklı, örneğin kedi ve köpekler kulaklarını oynatabiliyor. bir ses duyan kedi kulaklarını kıpırdatarak ona odaklanıyor, böylece onun niteliğini, yönünü ve uzaklığını kestirebiliyor. biz görme duyusu ağırlıklı canlılar olduğumuz için bu işi daha çok gözlerimizle yapıyoruz.  araştırmacılar beş ayrı göz devinimi olduğunu belirlemiş. beynimiz bunu sağlayan kaslardaki en küçük kıpırdamayı bile büyük bir duyarlılıkla kaydediyor. kasların oynaması belli bir enerji gerektirdiği için kimi yanılsamalar buna bağlı olarak ortaya çıkıyor. örneğin gözlerin yatay devinimi düşey olana göre daha az enerji gerektiriyor. bu nedenle aynı büyüklükte olmalarına karşın biri yatay biri düşey iki görüntüden düşey olanını olduğundan daha uzun ya da yüksekmiş gibi algılıyoruz, kısacası böyle bir algılamada yanılsama yaşıyoruz.   benzer durum çapraz (diyagonal) çizgiler için de geçerli, onları algılarken de aynı nedenle yanılıyoruz. eğer size, biri tabanı öteki de köşesi üstünde duran iki kareden hangisinin büyük olduğu sorulur, siz de köşesi üstünde</Page><Page Number="18">18  duranı gösterirseniz bunların ikisinin eşit büyüklükte olduğunu öğrenince şaşırmayın. çok doğal bir görsel yanılsama yaşamışsınız demektir.   derinliğe ilişkin duyumlar da gene göz devinimleriyle algılanıyorlar. merceklerin odaklanma uzaklığı kısaltılır ya da gözler hafifçe şaşılaştırılarak birbirine yaklaştırılırsa beyin o sırada algılanan görüntünün bize daha yakın olduğunu göz kaslarının bu devinimi aracılığıyla anlıyor.   avcı olan kimi öteki canlılar gibi insanlar da devinim algılamaya yatkın oluyorlar. bunu küçük bir deneyle kendinizde de gözleyebilirsiniz. duvar gibi bir yüzey üstünde bulunan koyu renkli bir noktaya uzun süre baktığınız zaman noktanın kaybolduğunu göreceksiniz. bilim adamları bunu algılama sinirlerinin yorulması ve algılamayı durdurması ile açıklıyorlar. bir süre sonra ya da başka bir yere bakıp yeniden aynı yere bakılınca değişik bir şey yapıldığından sinirler dinlenmiş oluyor, aynı görüntü eskisi gibi algılanıyor.   buna karşılık aynı duvarda o renk ve büyüklükte bir böcek yürüyor olsa göz sinirleri hiç bir yorgunluk belirtisi göstermeden onu izlemeyi sürdürüyorlar. göz ucuyla ya da yan bakışta bile devinimi algılayabiliyoruz. hatta kimi zaman yukardaki örnekte olduğu gibi durağan bir noktaya bakıldığında onun devindiği izlenimi bile elde edilebiliyor. başka bir deneyde karanlık bir odada bulunan denekler bir süre sonra duvarlardan birine yansıtılmış küçük ve durağan bir ışıkta devinim olduğu kanısına kapılmışlar. bu tür deney ve gözlemler devinim algılama yatkınlığını ortaya koyuyor ve ona bağlı yanılsamaların önemini açıklıyor.   devinim algılama yatkınlığımız kimi zaman durağan görüntülerde de bir devinim (yani kıpırdama, kayma, dalgalanma, açılıp kapanma ya da dönme) varmış izlenimi edinmemize yol açıyor. bu amaçla düzenlenen görüntüler bunu oldukça etkileyici biçimde ortaya çıkarıyorlar. özellikle zıt renkler kullanılmışsa bu düzenlemelere bakarken gözlerimiz çok küçük devinimler yapıyor, onları farketmediğimiz için baktığımız görüntüde bir devinim görüyormuş yanılsamasını yaşıyoruz. gözlerimizi ya da görüntünün üstünde bulunduğu zemini oynatırsak bu izlenim daha da güçleniyor.                       görme duyusu dışından gelen güçlü bir algılama da görsel bir yanılsama yaratabiliyor. ani bir sarsıntıdan sonra gözlerin önünde şimşeklerin çakması, yıldızların uçuşması bunun bir örneği. nedeni ise sarsıntıdan dolayı fiziksel olarak uyarılan göz sinirlerinin beyine gerçekte olmayan ışık parıltıları algılamış gibi bir ileti yollaması. beyin bunları parlayıp kaybolan şimşek ya da yıldız görüntüleri olarak yorumluyor. bu nedenle gözlerimizi oğuşturduğumuz zaman da ışık ya da renk parıltıları görüyoruz. gözün hangi noktasına nasıl bastırılırsa ne tür bir görüntü oluşacağını araştıran kişiler bile var.   insanlar göze ışık gelmeden dış etkenlerle oluşan bu tür parlamaları çok eskiden beri gözlemişler, daha sonra da bunu eski yunancadan alınmış iki sözcükle, “phos” (ışık) ve “phainein” (göstermek) ile kurdukları “fosfen” sözcüğüyle anlatmışlar. bastırmak, vurmak gibi mekanik nedenlerle olduğu kadar elektrik akımı vermek, manyetik bir alan oluşturmak, radyasyon etkisi altında kalmak gibi nedenlerle de fosfenlerin görülebileceği belirlenmiş.   çok yorgunken kitap ya da çizgi roman gibi siyah-beyaz görüntüler içeren şeyler okumaya çalışırsak onlarda olmayan renkleri varmış gibi algılarız. yorgunluk bir tür aşırı uyarılma durumu, bu da göz sinirlerinde olmayan görüntülerin oluşmasına yol açabiliyor. benzer bir duruma bilgisayar görüntülüğünde de (ekranında da) raslamak olası.</Page><Page Number="19">19  araştırmalar görüntülerin üstüne düştüğü gözün ağ katmanında çeşitli sinir ucu türlerinin bulunduğunu, bunların başka başka uyarılara tepki vererek onları beyne ilettiğini ortaya koymuş. tıpkı dilimizde tatlıya, tuzluya, ekşiye ve acıya tepki veren farklı sinir uçlarının bulunması gibi. buna göre değişik algılama türlerinden söz ediyor, şekil-biçim, renk, derinlik, devinim algılamaları olabileceğini söyleyebiliyoruz. doğal olarak bu sinirler bir eşgüdüm içinde birlikte çalışıyor ve uyarıları iletiyorlar. kimi zaman bunların birinden biri bir nedenle belli bir uyarıya ötekilerden önce tepki verebiliyor, hatta genetik nedenlerle ötekilerden daha güçlü oluyor.   kimi zaman sinirlerin bir bölümü uyarıldığında yakınında bulunan ötekileri etkiliyor, onlar da uyarılmış gibi oluyorlar, biz de olmayan şeyleri gördüğümüzü düşünüyoruz. “hermann ızgarası” adı verilen şekilde beyaz çizgilerin kesişme noktalarında gri benekler varmış gibi görmenin nedeni buna dayanıyor. bu ızgaranın değişik çeşitlemeleri de var.   benzer bir durum renk algılamasında da gözlenebiliyor. örneğin kimi düzenlemelerde renkler beyaz olan zeminde belli yerlere yayılmış gibi görünüyor. kimi zaman da bir düzenlemede belli bir rengi algılıyormuşuz gibi bir izlenim elde ediyoruz.   hiç geceleyin gökyüzünü izlerken bakmakta olduğunuz yıldıza değil de biraz yanına baktığınızda onu daha iyi görebildiğinizi gözlediniz mi? bir deneyin bakın. bu durum da gözümüzde farklı sinirler olmasından kaynaklanıyor. bunların “koni” biçiminde olanları renkleri ve ayrıntıları daha iyi algılıyor, genellikle de ağ katmanının orta bölümlerinde yer alıyorlar. “çubuk” biçimindeki sinirler ise az ışıkta görmemizi sağlıyorlar, ağ katmanının kenar bölgelerinde yoğunlaşmış oluyorlar. yıldızın kendine değil de biraz yanına bakılırsa görüntüsü çubukların üstüne düşüyor, biz de onu daha iyi görüyoruz.   ışık azaldıkça konilerden çubuklara doğru bir geçiş oluyor. buna gözün karanlığa alışması da deniyor. onu ilk kez çek bilim adamı jan evangelista purkinje (1787-1869) bulmuş, bu nedenle “purkinye etkisi” (ya da kayması) olarak adlandırıldığı da oluyor. bu süreç sırasında renk değerlerinde ve parlaklıklarında maviye doğru bir kayma oluyor. ışık düzeyi düşükse koniler duyum almıyorlar, ışık düzeyinin yüksek olduğu zaman da çubuklar çalışmıyor. bu nedenle loş aydınlatma koşullarında görmeyi sürdürmemize karşın kırmızıdan başlamak üzere sırayla renkleri algılayamaz oluyoruz.   birden bire görece karanlık bir ortamda kaldığımızda önce hiç bir şey görmüyoruz. ancak daha sonra yavaş yavaş, yani gözlerimiz karanlığa alıştıkça, kimi nesneleri algılamaya başlıyoruz. buna “karanlık (ya da gece) körlüğü” deniyor. bunun tehlikeli olabileceği unutulmamalı. bu nedenle tünel ya da alt geçit gibi yerlerin girişinde duvar ve tavanlarda delikler bırakmak ya da içlerine aydınlatma öğeleri yerleştirmek gibi önlemler alınıyor, bunlar içeri girenlerin gözlerinin karanlığa alışmasını bir ölçüye kadar kolaylaştırıyorlar.   bunun tersi ise göz kamaşması. fazla ışığın oluşturduğu parlaklığa deniyor. böyle bir durumda gözler kısılıyor, geriliyor, net görüş engelleniyor. aşırı göz kamaşması yorgunluk hatta geçici görme bozukluklarına yol açabiliyor. bu nedenle kaynak yapan demirciler maske kullanıyor, bize de bu ışığa bakmamamız öneriliyor.   araştırmalar insanların örüntüleri (pattern’leri) algılma yatkınlığının sanılandan daha güçlü olduğunu ortaya koymuş. örüntüler nokta, çizgi, şekil gibi olguların belli bir düzen içinde yinelenmesinden oluşan düzenlemeler. eğer bunlar aralarında boşluk kalmayacak bir biçimde yerleştirilmişse buna kümelendirme (karo, karolaj, tessallation) adı veriliyor.   kümelendirmelerin en yalın örnekleri üçgen, kare ya da altıgen gibi geometrik şekillerin oluşturduğu düzenli ve bakışık (simetrik) döşemeler. fayans, yer karosu, çini gibi örnekleri var. matematikçiler aralarında bakışımsız ve düzensiz olanların da bulunduğu pek çok kümelendirme örneği bulup incelemişler. sanatçılar ise çoğu zaman onlardan bağımsız olarak bunları bulup özellikle süslemeci amaçlarla kullanmışlar. en yetkin örneklerine islam kültürünü benimsemiş ülkelerin süsleme sanatlarında raslanıyor.   kümelendirmeler düzenli geometrik şekiller yerine düzensiz, hatta belli bir figürü anımsatacak biçimde de düzenlenebiliyor. bir parçalı bulmaca (geçmeresim, yap-boz pazıl) gibi iç içe geçen figürlerin oluşturduğu bu düzenlemeler de belli bir çok</Page><Page Number="20">20  görünümlülük yaratıyor, neyin figür neyin zemin olduğu kestirilemiyor. bu da bir yanılsama türü, yapıtlarını ona dayayarak oluşturan ve izleyicilerini şaşırtan sanatçılar var.   insanların örüntüleri, kümelendirmeleri algılama ve bunları daha kolay anımsama yetilerini, ne olduğunu bilip açıklayamasalar bile, çok eskiden beri kullandıkları anlaşılıyor. bunun bir örneği burçlar. gökyüzünü gözleyen insanlar kimi yıldızların birlikte devindiğini, birer takım ya da küme oluşturduğunu gözlemişler, bunları bilip tanıdıkları nesnelere benzetip onlara boğa, aslan, yengeç, akrep gibi adlar yakıştırmışlar.   her hangi bir görüntünün doğru olarak algılanması, yani beyin tarafından tanınması, onunla ilgili yeterli ipuçlarının olmasına bağlı. eğer bunlarda bir eksiklik varsa beyin o görüntüyü nasıl yorumlayacağını bilemiyor, onları karışık şekil ya da lekeler olarak görüyor, hatta başka bir şeymiş gibi algılıyor. görüntüde yapılan küçük bir değişiklik, örneğin bir renk farkı, onun ne gösterdiğini hemen anlaşılır kılıyor. ne görülmesi gerektiği söylendiği zaman bu parçalar beyinde hemen birleştiriliyor ve nesnel bir görüntüye dönüşüyorlar.                      değişik bir yanılsama türü de yakıştırmalar. kısaca doğal ya da insan yapısı bir nesnenin görüntüsünü her hangi bir başka nesneye benzetmeye deniyor, “pareidolya” olarak adlandırıldığı da oluyor. bu sözcük eski yunanca yanında, onun ile anlamına gelen “para” ile şekil, biçim, imge anlamına gelen “eidos, eidolon” sözcüklerinden türetilmiş. buna benzer bir de “apophenia” terimi var, o ise raslantısal bir örüntüde anlamlı olduğu sanılan görüntüler algılamayı anlatıyor. pareidolyanın en tipik örneği bulutlara bakarken yapılan yakıştırmalar. 1950’li yıllarda bir fotoğrafçı atatürk’ün yüzünü anımsatan bir bulut görüntüsünü yakalamayı başarmış.   yakıştırmalar beynimizin sürekli olarak raslantısal örüntülerde ve ileti değeri düşük görüntülerde bile anlamlı olan, bildik tanıdık bir şeyler arayıp bulma eğiliminden kaynaklanıyorlar. yakıştırmayı daha çok çocukların yaptığı sanılır ama düşgücü yüksek erişkinler de onlardan geri kalmıyor. bu tipik bir insan davranışı. ilginç bir örneğine gökbilimde (astronomide) raslanıyor. güçlü teleskopların kullanılmaya başlamasından sonra bulunan bir nebula at başına benzediği için “at başı nebulası” olarak adlandırılmış. yakıştırmalara pek çok yerde raslamak olası. aşırıya kaçan biçimi her olguda bu tür görüntüler aramak ya da onların bir raslantı sonucu öyle oluştuğunu değil de doğaüstü bir güce bağlı olarak ortaya çıktığını düşünmek.</Page><Page Number="21">21   yakıştırmanın değişik bir türü fal bakmada ortaya çıkıyor. özellikle kahve falı bakanlar, aaa, burada bir kuş çıkmış, şurada bir at duruyor, gibi sözler söyler, sonra da bunlardan birinin yol, ötekinin kısmet anlamına geldiği biçiminde yorumlar getirirler. çıkan şekilleri gösterdikleri bile olur. kimi zaman aralarında gerçekten bir insan, hayvan, bitki ya da nesne karaltısını (silüetini) anımsatanlar çıksa bile fincanın içinde kahve telvesinden başka bir şey yoktur. fala bakan, biraz da düş gücü ile öngörüsünün yardımıyla, orada beliren şekillere böyle yakıştırmalar yapmıştır.   bir başka yakıştırma türü de insanlarla besledikleri evcil hayvanlar arasında benzerlik kurmak. zayıf ve sivri burunlu bir hanımın “dachshund”, iri ve boksör yüzlü bir adamın “buldog” türü köpeklerinin olması gibi. zaman zaman bu tür çizim ya da resimler onları sahipleriyle birlikte gösteren diziler olarak yayınlanıp insanlarda gülme duygusu yaratıyorlar.   yakıştırmaların bize olmayan nesneleri göstermek gibi bir özelliği de var. bir göl kıyısında manzarayı izlerken birbirine kur yapan iki dinozorun arasında beliren bir kalp görüntüsünü algılayıveriyorsunuz... şaka, şaka, bu çağda dinozor mu olur, ama başka nesneler böyle bir görüntü ortaya çıkardığında beklenmedik bu oluşum hoşumuza gidiyor. ortada kalp falan yok, olsa olsa bizim ona yakıştırdığımız biçemselleştirilmiş (stilize edilmiş) simgesinin görüntüsüne benzer bir şekil ortaya çıkmıştır, gerisini düş gücümüz tamamlıyor.   genellikle görme duyumuza oldukça fazla güveniyoruz. bu çok da yanlış değil çünkü beynimize gelen iletilerin önemli bir bölümünü görme duyusu aracılığıyla alıyoruz. gene de bu duyumuzun bizi kuşkuya düşürdüğü, yanılttığı durumlar olmuyor değil. deney amaçlı ya da kamera şakası olarak hazırlanan kimi kurgular bunu gösteriyor. iki adam ellerinde büyük bir cam katmanı varmış gibi yaparak yolda yürüyorlar. karşıdan gelenlerin hepsi olmayan bu cama çarpmamak için onların arasından değil yanlarından dolaşarak geçiyorlar. gene iki kişi karşılıklı olarak bir yolun iki yanında duruyorlar ve ellerinde sanki bir ip varmış da onu yolu kesecek biçimde geriyormuş gibi yapıyorlar. uzaktan onları gören araba sürücüleri hemen yavaşlıyor, hatta duruyorlar, ancak ipin olmadığını anladıktan sonra yeniden hızlanıyorlar.   bu tür davranışların nedeni beynin görüntüleri çevreleriyle birlikte algılayıp yorumlaması. bu örnekler yanılsama değil ama görsel yanılsamalarda da çevrenin, zeminin, yan ve arka planların etkili olduğu durumlar bulunuyor.   bir de olanaksız nesneler var. bunlar ancak kağıt, tuval, görüntülük (ekran) gibi iki boyutlu ortamlar üstünde oluyorlar, onları üç boyutlu olarak gerçekleştirmek olanaksız. aldatıcı görünümleriyle doğruymuş izlenimi uyandırıyorlar. bu tür yanılsamalara “yanlış (sahte, aldatıcı) derinlikçizimler (perspektifler)” deniyor. çoğu kez iz düşüm çizimlerine dayandıklarından onları “izometrik yanılsamalar” diye adlandıran araştırmacılar da var. bu yanılsama özellikle derinlik algılamasına bağlı olarak ortaya çıkıyor.</Page><Page Number="22">22   görsel yanılsamaların özellikleri  görüldüğü gibi, yanılsamaların bir bölümü beynimizin algılama ve onu yorumlama düzeneğine bağlı olarak oluşuyor, bir bölümü duyu organlarımızın fizyolojik yapısına, çalışma biçimine bağlı olarak ortaya çıkıyor, bir bölümü de algılanan nesnenin içinde bulunduğu ortama bağlı oluyor. algılama fizyolojisi ve psikolojisi üstünde çalışan bilginler bunları araştırıyor, yenilerini ortaya çıkarıyor, onların nasıl oluştuğunu bulmaya çalışıyorlar, çoğu bu alanda daha yapılacak çok şey olduğunu düşünüyor.   bilginler görsel yanılsamaları belirlemek için özel olarak hazırlanmış deneyler yapıyor, bir algılamayı yalın biçimlerine indirgeyerek, kimi zaman da daha karmaşık düzenekler kurarak onları ortaya çıkarıyorlar. bunların amacı algılama dizgemizin (sistemimizin) nasıl çalıştığını daha iyi anlayabilmek, varsa bozukluklarını, olumsuz etkilerini gidermeye çalışmak.   küçük çocukların, hatta bebeklerin bile görsel yanılsamalar yaşadığı düşünülüyor. ama deneyler yalnızca insanların görsel algılaması ile sınırlı değil, hayvanlar üstünde çalışan bilim adamları kimi memeli hayvanlar ile kuşların da görsel yanılsamalar yaşayabildiğini belirlemişler. yukarda görsel yanılsamaların seçici algılanmadan etkilendiğini, onun da kişisel ve toplumsal (kültürel) deneyimlere bağlı olduğunu söylemiştik. araştırmacılar evrim aşamasının alt basamaklarındaki hayvanlarda bunun oldukça az olduğunu, ancak evrim basamaklarının üst katlarında olanlarda giderek yükseldiğini belirtiyorlar. bu biraz da onların belleklerinin gelişmişlik derecesine bağlı. doğal olarak insanlarda en yüksek düzeyde, o nedenle de görsel yanılsamaları en çok onlar yaşıyorlar.   görsel yanılsamalar söz konusu olduğu zaman unutulmaması gereken bir nokta onların hepsinin, herkes tarafından, her zaman, her yer ve durumda algılanabilir olmadığı. bunu onları bulanlar, hazırlayanlar da belirtiyorlar. bir bölümü özel bir bakış açısı, bakış uzaklığı ya da yakınlığı gerektiriyor. bir bölümünün ortaya çıkması için algılanan nesnenin ya kendisinin ya da üstünde bulunduğu ortamın bir biçimde devinmesi gerekiyor. başka bir bölümünün istenen etkiyi uyandırması için görüntüye belli bir süre bakmak, gözleri belli bir noktaya odaklamak türünden işlemler gerekiyor.   görsel yanılsamaların bir bölümü ötekilere göre daha güçlü, ne oldukları bilinse bile yanılsama etkisi her bakışta yeniden kendini gösteriyor. bu yanılsama türü “bilişsel geçirgensizlik” (cognitive impenetrabilty) olarak biliniyor. daha zayıf algılananlar, ne olduğu bilinince etkisini yitirenler olduğu kadar kolayca algılanamayanlar da var. bir bölümü bakış açısında değişme olduğunda ya da tek gözle izlenince kayboluyor. bir bölümünü izlemek için ayna ya da gözlük gibi bir araç kullanmak gerekiyor. bir bölümünün ise gelişmeye bağlı olduğu belirlenmiş, çocuklar algılayamıyor ama büyükler algılayabiliyor. bu nedenle görsel yanılsama olduğu söylenen bir görüntüye bakıp onu göremez ya da ne olduğunu anlayamazsanız üzülmeyin, bunun nedeni büyük bir olasılıkla yukarda anılanlardan biridir.   pek çok görsel yanılsamanın mantıklı açıklaması var. ama bir bölümünün neden ve nasıl ortaya çıktığı henüz bilinmiyor. bir bölümünün ise birden çok açıklaması oluyor.   gerek bu konular üstünde çalışan, gerekse onları sergileyen kişilerin yaptığı bir de uyarı var: başta gerçek ya da sanal devinimlere dayanan görüntüler olmak üzere görsel yanılsamalara uzun süre bakmak baş dönmesi, göz kararması, mide bulanması gibi etkiler uyandırabiliyor, hatta bayılma, nöbet geçirme gibi olaylar görülmüş.   onun için biz de burada bu uyarıyı yineleyelim: bu tür etkilenmelere yatkın olanlar, ya da görsel yanılsamaları izlerken bunlara benzer bir duyum alanlar bu görüntülere bakmasın, ya da en azından bakmaya ara versin.   yanılsamaların ilginç bir başka özelliği daha var: bizi yanıltmalarına, kimi zaman olumsuz etkileri olmasına, ya da istemeden tehlikeli bir durum yaratmalarına karşın onları gözlemekten, yaşamaktan hoşlanıyoruz da. onları keşfetmek ilgimizi çekiyor, keyif veriyor. bunun nedeni bize yaşattıkları şaşırma duygusu, üstümüzde yarattıkları sürpriz etkisi olmalı. beklenenin dışında bir durumla karşılaşmak bizde olumlu bir etki yaratıyor.   bu tür durumları yapay, yani kurmaca olarak da yaratıyoruz. gülme tepkisi vermek, dolayısıyla da gülmece (mizah, hümor) büyük ölçüde buna dayanıyor. yazında (edebiyatta), tiyatroda, sinemada, televizyonda okuduğumuz ya da izlediğimiz güldürüler (komediler), nükteler (espriler) bunun bir örneği. inanması güç, olanaksızmış gibi görünen, zıtlık, çelişki, yanıltmaç (paradoks) içeren durumlar da ilgimizi çekiyor.</Page><Page Number="23">23  duyularımızı şaşırtmak, tehlikeye girmeden onların sınırlarını zorlamak da bir başka neden olmalı. o nedenle lunapark gibi eğlence yerleri kuruyor, içlerine dönme dolaplar, değişik görüntüler veren aynalı salonlar, “bugi vugi” adı verilen inişli çıkışlı trenler, belli bir hızla dönen salıncaklar, yer çekimi etkisini sıfırlayıp insanı duvarlarına yapıştıran düzenekler yerleştiriyoruz, bunlara biniyor ya da binenleri izliyoruz. bir bölümü de bizi sanal bir masal dünyasına çekip götürüyor. bunların en ünlüleri “disneyland” ve “disneyworld” adlı parklar. bu tür eğlence parklarına başka örnekler de var. kısacası, başta görsel olanlar olmak üzere yanılsamalar hoşumuza gidiyor.   yanılsamaların ilginç bir yanı da adları. genellikle onları bulan, ortaya çıkaran ya da kullanan kişilerin adlarıyla anılıyorlar ama bir bölümü birden çok bilim adamı tarafından incelenmiş, çeşitlemeleri ortaya konmuş. aynı bilim adamı tarafından bulunan birden çok yanılsama da olabiliyor. bu nedenle aynı yanılsamanın iki ya da daha çok, başka başka yanılsamaların da aynı adla anıldığı oluyor, bu da insanı şaşırtabiliyor.   yanılsamaların bir başka özelliği bilimsel ilgi odağı olmalarının yanı sıra sanatsal yaratılarda da karşımıza çıkmaları. görme duyusuna seslenen pek çok sanat dalı yanılsamaları kullanıyor. bilimsel özelliklerini her zaman kavrayamayabiliyoruz ama, bilinçli olarak algılamasak bile, sanatsal yanlarını anlıyor, etkilerini duyumsayabiliyoruz. bu da onları hem bilimsel hem sanatsal yanı olan az sayıdaki olgudan biri durumuna getiriyor.   yanılsamaların çok çeşitli türü olduğundan onlarla uğraşmak özel bir bilgiyi, uzmanlık alanına bağlı olmayı gerektirmiyor, isteyen herkes onlarla istediği alanda ve derinlik düzeyinde ilgilenebiliyor, hatta yaratıcı olabiliyor. onlara duyulan ilginin başka bir nedeni de çoğu kez bulmaca gibi düzenlenmeleri. bulmaca hazırlayanlar kimi zaman görsel yanılsamalara dayanan bulmacalar kuruyorlar, bunlar da insanları aldatarak, şaşırtarak eğlendiriyor.         dikkat: görsel yanılsama !                                 yıldız üçgenin tabanıyla üst köşesi arasında tam orta noktada</Page><Page Number="24">24   görsel yanılsamaların bulunduğu yerler  böylece görsel yanılsamaların nerelerde ortaya çıktığı konusuna geliyoruz. onların bilinçli olarak kullanıldığı pek çok yer var. görsel algılamaya ağırlık veren sanat dalları onlardan yararlanıyorlar. hatta pek çoğunun doğrudan kendilerinin bir yanılsama oluşturduğunu söyleme olanağı bile var, hemen hemen hepsi sanal bir kurgu, yapmaca durum, yapay bir ortam yaratıyorlar. bir tabloda gördüğümüz şey o nesnenin kendisi değil bir görüntüsü. at üstünde gördüğümüz komutanın yontusu gerçekte bir bronz ya da mermer kütlesinden başka bir şey değil. bir tiyatro oyunu kurmaca bir sahne üstünde gerçekleştiriliyor. mimarlık yapıtları insanlar tarafından yapılan yapay fiziksel çevreler, yaşam ortamları oluşturuyorlar.   çağdaş ressam pablo picasso ile ilgili bir öykü var. bir sergisinin açılışında konuk hanımlardan birinin balık başlıklı bir tablosuna bakıp, ayol bunun neresi balık?, diye sorduğunu duymuş. o da yanına yaklaşıp büyük bir incelikle, “..hanımefendi, o balık değil, resim...”, demiş. böyle bakınca pek çok sanatın bir yanılsama, sanal bir imgelem (düş dünyası), bir aldatmaca yaratma etkinliği olduğunu söylemek olası.   her zaman bu kadar derine inmesek bile biz de görsel yanılsamaların ortaya çıktığı ya da kullanıldığı yerlere bir göz atalım, bakalım karşımıza neler çıkacak. (bu arada, üstündeki renk ve desenler sanki kübist bir ressam tarafından yapılmış gibi görünen gerçek bir balık olduğunu söyleyelim, adı da “picasso balığı”!)        dikkat, görsel yanılsama !                               bütün yatay ve düşey çizgiler düz ve birbirine dik...</Page><Page Number="25">25   algılama türlerine göre görsel yanılsamalar  şekil-biçim  şekil-biçim algılamasına dayanan pek çok yanılsama belirlenmiş. bunların bir bölümü beynimizin küçük eksiklikleri tamamlama, fazlalıkları da görmeme eğiliminden kaynaklanıyor. böylece kimi kusurları düzeltip bize o şekil ya da biçimi tammış gibi algılatıyor. kimi zaman da olmayan bir biçimi varmış gibi gösteriyor.   bunlardan biri onu incelemiş olan italyan psikolog gaetano kanizsa’nın adıyla anılıyor. onun oluşturduğu bir görüntüdeki şekilleri eksiksiz daire ve üçgenler olarak algıladığımız yetişmiyormuş gibi olmayan bir üçgen de görüyoruz. bu üçgen öteki şekillerin üstündeymiş gibi gözüküyor ve çevresindeki beyazla aynı parlaklıkta olmasına karşın daha parlakmış gibi algılanıyor. bu tür görüntüleri öznel (sübjektif) ya sanal çizgilerin oluşturduğundan söz ediliyor. bu çizgiler yön ve büyüklük temsil eden bir hat anlamına gelen yöney (vektör) diye adlandırılıyor.   onun için ressamlar, karikatürcüler bir kaç fırça vuruşuyla anlamlı bir resim ortaya çıkarıveriyorlar. bunlar beynimizin eksikleri tamamlama ve algılanan nesneleri bir bağlam içine yerleştirme eğilimini kullanıyorlar. bir bütünün belli bir parçasını gösterip onun ne olduğunu soran bulmacalar da öyle. bu parça çoğunlukla bizi yanıltmak amacıyla seçiliyor. düşündüğümüze uymayan sonucu öğrenince de şaşırıp eğleniyoruz.   yazı ya da resim şablonlarının da benzer biçimde beynin eksikleri tamamlama yetisine dayandığını gözlemek olası. bunların bir bölümünün dış çizgileri olmayan şekiller, ya da birbirine bitişmeyen çizgilerden oluşan harfler vermesine karşın hiç bir rahatsızlık duymadan onların ne olduğunu algılayabiliyoruz.   figür ya da nesneler bir bağlam içinde algılandıklarında anlam kazanıyorlar. aynı figür ya da nesneler değişik bağlamlar içinde farklı gözüküyor, hatta başka başka bir anlam bile yüklenebiliyorlar.           çizgi, üçgen, dörtgen, daire gibi geometrik şekillerin her zaman ölçülebilir doğruları yansıttığını düşünür, bizi yanıltabileceklerini aklımıza getirmeyiz. genellikle birbirleriyle uyum içinde olduklarını sanırız. ne gezer, bir araya geldiklerinde olmadık geçimsizlikler sergileyip biçimbozulmalarına (deformasyonlara) yol açıyorlar. yan yana ya da üst üste olduklarında düz çizgileri eğriymiş gibi, yanlarındaki öteki şekilleri daha küçük ya da büyükmüş gibi gösteriyorlar. birbirlerinin biçimlerini, büyüklüklerini ve açılarını bozuyorlar. biz de bunları yanılsama olarak algılıyoruz. birbirine koşut (paralel) çizgilerin de geçinmeye gönülleri olmadığı görülüyor, başka çizgi ya da şekillerle bir araya geldiklerinde onlar da eğilip bükülüveriyorlar. düz çizgiler çapraz, ışınsal ya da eğri çizgilerle, kareler dairelerle birlikte olduklarında bayağı mutsuz oluyorlar...</Page><Page Number="26">26  karelerden oluşan bir geometrik şekli çarpıtıp yamultmak mı istiyorsunuz? hemen dörtte bir dairelere başvurun, onlar bu işi sizin için yapıversinler.                   araştırmacılar bunları “geometrik yanılsamalar” diye adlandırmışlar. bir bölümü derinlik ya da uzunluk algılamasını etkiliyor. bir bölümü bir çizginin uzantısının nerede olduğunu kestirmemizi engelliyor. bir bölümü iç içe daireleri bir sarmalmış gibi algılatıyor. birbirinin tıpa tıp aynı çizgi ya da şekilleri başka büyüklükteymiş, olmayan bir şekli varmış gibi gösterenler var. beğendiğinizi alın.   geometrik yanılsamalarda iki tür biçimbozulma söz konusu. bunlardan biri zemine (şeklin üstünde bulunduğu arka plana) bağlı olarak oluşanlar, ikincisi de kendiliğinden ortaya çıkanlar:     açıların da bizi yanılttığı oluyor. yan yana geldiklerinde, içlerinde başka geometrik şekiller bulunduğunda ya da derinlik duygusu uyandıran bir ortama yerleştirildiklerinde onların büyüklüklerini kestirmek kolay olmadığı gibi içlerindeki geometrik şekilleri de bozmaktan geri durmuyorlar.</Page><Page Number="27">27                      dikkat, görsel yanılsama !                                 şekle 30 cm kadar uzaktan bakarken başınızı öne arkaya hareket ettirin...</Page><Page Number="28">28   renk  benzer şeyler renkler için de geçerli. onlar da yan yana geldiklerinde mızıkçılıklar sergileyip gözlerimizde birbirlerinin etkisini değiştirecek oyunlar oynamakla kalmıyor, aynı zamanda içinde bulundukları biçimlerin farklı algılanmasına yol açıyor, derinlik ve devinim algılamasını etkiliyorlar.   bütün bunları bilen sanatçılar ya renklerin bu tür huysuzluklarını dizginleyecek önlemler alıyor ya da onların bu özelliklerinden kendi anlatım amaçları için yararlanıyorlar. örneğin renkler yan yana getirilirken aralarında siyah bir çizgi olursa birbirlerinin etkisini bozamadıkları için her birinin daha canlı gözüktüğü belirlenmiş. buna “cam resmi (vitray) etkisi” de deniyor.   renkler dönme gibi bir devinim içinde olduklarında değişip birbirlerine karışıyorlar. yuvarlak bir karton üstüne yerleştirilmiş renklerin döndürüldüklerinde beyazmış gibi algılanmasına ilişkin “newton çarkı” deneyi bunun en bilinen örneği. o da renklerin karışmasıyla oluşan bir yanılsama. çark dönerken beyazmış gibi gözüküyor, ancak durduğunda üstünde gökkuşağı renklerinin yer aldığı görülüyor.   renklerin neden olduğu ilginç bir yanılsama yayılıyormuş gibi bir izlenim uyandırmaları. bir türü siyah çizgilerden oluşan bir şeklin bir bölümü renkli çizgilerden oluşacak biçimde yapılırsa ortaya çıkıyor ve “neon yayılması” adını taşıyor. bir başka renk yayılmasını da kapalı biçimlerde gözlemek olası, burada renkler aslında beyaz olan zemini kendilerinin daha açık bir tonunda renklendiriyormuş gibi gözüküyorlar. buna da “suluboya etkisi” denmiş.                  renk yanılsamalarının en çarpıcı örneklerinden biri japon bilimadamı akiyoşi kitaoka tarafından ortaya çıkarılmış. bu yanılsamada sarmal biçimde düzenlenmiş renkler görülüyor. bunlardan açık yeşil ve açık mavi olarak algılananlar birbirinden farklı değil, ikisi de aynı renkte.</Page><Page Number="29">29  bunun nedeni beynimizin bir nesnenin rengini yorumlarken onu çevresindeki renklerle karşılaştırması. buradaki yanılsamada renklerde görülen çizgiler sanıldığı gibi süreklilik göstermiyorlar. turuncu çizgiler mavinin içinden, morlar da yeşilin içinden geçmiyor. şeklin büyütülmüş bir parçası bunu daha açık bir biçimde gösteriyor. böylece biz farkında bile olmadan beynimiz birinci sarmalı turuncu çizgilerle kaşılaştırıyor ve bizi zemindeki rengi yeşil olarak algılamaya zorluyor. ikinci sarmalda ise morları zemindeki renkle karşılaştırıp bizi onu mavi olarak algılamaya yöneltiyor. oysa her iki renk birbirinin tıpatıp aynı. bunu biraz da şekin sürekli bir sarmalmış gibi olması da etkiliyor, tıpkı tam bir kare olan büyütülmüş şekli bize bir dikdörtgenmiş gibi algılattığı gibi.   akiyoşi kitaoka internet sayfalarında benzer başka renk yanılsaması örnekleri de vermiş. bunlardan birinde kırmızı bir zemin üstünde sarı ve mor desenler yer alıyor. sarıların arkasındaki kırmızılar ile morların arkasındaki kırmızılar birbirinden farklı tonlardaymış gibi gözüküyor. onun yanındaki resimde olduğu gibi, siyah çizgilerin altındaki renkler daha koyu, beyazların altındakiler ise daha açık renkliymiş gibi görünüyorlar                     renk hem sanatçıların, hem de bilim adamlarının ilgisini çeken bir konu. alman yazar ve ozanı johann wolfgang von goethe’nin (1749-1832) bu alanda çalışmaları olmuş. isviçreli bir öğretmen ve dışavurumcu (ekspresyonist) ressam olan johannes ıtten (1888-1967) renk konusundaki çalışmalarını bir bilim adamı titizliğiyle sürdürmüş olan bir sanatçı. çalışmalarını yansıtan kunst der farbe (renk sanatı) adlı yapıtı bugün de geçerliliğini koruyor. alman kökenli ressam josef albers de (1888-1976) daha sonra göç ettiği amerika’da renk konusundaki çalışmalarıyla tanınmış. buna ilişkin kitabı yenilenmiş baskılarıyla sanat ve tasarım okullarının önemli başvuru yapıtları arasında yer alıyor.   19. yy’da izlenimci (empresyonist) ressamlar da renk konusu üstünde durmuşlar, renklerin yalnızca palet üstünde değil gözde de karışabileceğini gözlemişler. başka bir deyişle, eğer yeşil elde etmek isteniyorsa mavi ile sarı boyaları karıştırmanın yanı sıra onları karıştırmadan bir mavi bir sarı çizgiler olarak yan yana kullanmanın aynı etkiyi uyandıracağını görmüş, yapıtlarını buna göre düzenlemişler. noktalamacı (pointillist) ressamlar bunu daha da ileri götürmüş. ana renkleri küçük benek ya da noktalar gibi yan yana getirip tablolarını bir mozaik yapar gibi hazırlıyorlar. yakından bakılınca ayrı ayrı algılanan renkler de belli bir uzaklıktan onların istediği rengi ve tonu verecek biçimde birbirlerine karışıyorlar. georges seurat (1859-1891) ile paul signac (1863-1935) bu akımın temsilcileri arasında.</Page><Page Number="30">30   mozaik eskiden beri bilinen bir sanat, küçük taş, pişmiş toprak ya da cam parçalarını birleştirerek soyut ya da somut şekiller yaratmaya dayanıyor. roma ve bizans sanatları bu teknikle pek çok resim ve süsleme üretmiş. onun günümüzdeki uzantılarından biri posta pulu gibi küçük nesneler kullanarak büyük resimler oluşturmak.   mozaik benzeri başka bir yaratı alanı da cam resimleri (vitraylar). onda renkli cam parçaları yan yana getirilerek bir düzenleme yapılıyor, arkadan ışık vurunca da yapıt tüm görkemiyle ortaya çıkıyor. amerikalı sanatçı louis comfort tiffany (1848-1933) bu tekniği lambalara da uyarlayarak ilginç yapıtlar oluşturmuş.   mimarlıkta değişik bir mozaik uygulamasına ispanyol mimar antoni gaudí’nin (1852-1926) yapıtlarında raslanıyor. tasarlamış olduğu barselona’daki güell park’ında yardımcısı josep jujol (1879-1949) ile birlikte seramik ve cam kırıklarını birleştirerek ilginç düzenlemeler oluşturmuşlar. günümüzde sanatçı ısaiah zagar’ın (1940) aynı tekniği uygulayan yapıtları var.                yeniden renge dönersek, renk algılamasının zamanla öğrenilerek geliştiği anlaşılıyor. küçük çocuklar önce yalnızca açık ve koyuya tepki veriyorlar. bunu daha sonra temel renkler izliyor. ikincil renklerin, renkler arasındaki değer (nüans) farklarının bilinçli olarak algılanıp tanınması ise daha ilerde gelişiyor. benzer bir olguya ilkel toplumlarda da raslanıyor, araştırmacılar bunu renklere verilen adlarda gözlemişler. orada da önce yalnız açık ve koyu anlamına gelen sözcükler kullanılıyor, beyaz ve siyah gibi. biraz daha ilerlemiş toplumlarda bunlara temel renklerin adları katılıyor. daha gelişmiş toplumlarda ikincil renklere, renk karışımlarına, ve ton farklılıklarına da özgün adlar konuyor.   dilimizde kırmızı, sarı ve mavi gibi temel renklerin özgün adları var. ikincil renklerde ise sarıyla mavinin karışımı olan yeşil ile kırmızıyla mavinin karışımı olan morun özgün adları bulunurken sarıyla kırmızının karışımı olan turuncu adını bir yemişten alıyor. ikincil renklerin karışımı çeşitli kahverengi tonlarını veriyor, onların özgün adları yok, başka nesnelerin renklerini çağrıştıracak sözcüklerle anılıyorlar. renklerin nüans farklılıklarında da ya benzer biçimde, “zeytuni”, “filizi” gibi adlar kullanılıyor, ya da “bordo”, “bej” gibi yabancı sözcüklere baş vuruluyor.   renk yalnızca sanatçıların ilgilendiği bir alan değil, bilim adamları da onun üstünde duruyor, rengin doğal oluşumlardaki özellik ve niteliklerini, uygulama ve kullanılış biçimlerini inceliyorlar. isviçreli bir davranış bilimcisi olan max lüscher (1923) renk kümelendirmelerine dayanan bir test geliştirmiş. bu bilim adamının adıyla anılan test insanların kişiliklerine ve duygudurumlarına (haleti ruhiyelerine) ilişkin ipuçları veriyor.   renkler insanlar üstünde belli etkiler yapıyor. mimarlık ve iç mimarlık alanındaki uygulamalar renk kullanımının uzamlara duygusal bir etki katmak ya da ona özel bir hava vermek, dikkatleri bir noktaya toplamak ya da çeşitli noktalara dağıtmak, uzamların daha büyük ya da küçükmüş gibi algılanmasını sağlamak, uzamları tanımlamak ve parçalara bölmek, onları birleştirip bütünleştirmek gibi işlevler yüklenebileceğini gösteriyor.   renkler yapısal bir çevrenin algılanmasında da etkili oluyorlar. uzamları sınırlayan öğelerin renkleri insan davranışları açısından önem taşıyor. kırmızı, turuncu, sarı gibi sıcak renkler insanları uyarıyor, kan basıncının yükselmesine neden oluyorlar. buna karşılık mavi, mor, yeşil gibi soğuk renklerin yatıştırıcı etkileri oluyor, kan basıncını düşürüyorlar. bu nedenle birinciler bir gece kulübünde kullanılırken sayrılarevi (hastane) odaları için ikinciler seçiliyor.</Page><Page Number="31">31   bu konuda yapılmış çeşitli araştırmalar var. ilginç sonuçlardan biri kafe, “fast-food” olarak anılan ve ayaküstü bir şeyler yenip içilen yerlerde kahverengi tonlarının yeğlenmesi. görece itici bir etkisi olan bu rengin oralarda kullanılma amacı insanların bu yerlerde çok oyalanmamasını, dolayısıyla daha hızlı bir müşteri dönüşümü sağlamak.   ayaktopu, sepet topu gibi spor karşılaşmalarında takımlar genellikle kendi renklerini taşıyan formalar giyerler. bunun amacı aynı takımda yer alan oyuncuların birbirlerini kolayca tanıması. ama bu renklerin seçimi ve formaların üstündeki tasarımı aynı zamanda karşı takım oyuncularına “bizden korkun, tehlikeliyiz!” iletisini vermek için de kullanılıyor. doğadaki kimi canlılar, eğer zehir, iğne gibi karşısındakine zarar verici özelliklerle donatılmışlarsa, benzer biçimde uyarıcı renkler taşıyorlar. yani burada gizlemecenin tersine, açık bir uyarmaca söz konusu.   internet sayfasında bu konuya değinen ceyhun aksan renklerin etkisi ile ilgi olarak şunları yazmış:   “..1980 moskova olimpiyatlarında, ruslar kendi oyuncularının odalarını kırmızı, rakip takımın oyuncularının odalarını ise mavi renkle ışıklandırdılar. mavi, rehavete sevkeder, kırmızı ise canlandırır harekete sevkeder. aynı şekilde ingiltere milli takımı, 2 yıl önceydi sanırım, türkiye’ye geldiğinde biz beyaz forma giyeceğiz siz de kırmızı forma giyin dediler. bu o zaman da söz konusu edildi. amaç şu: beyaz saflığı temizliği temsil eder, kırmızı ise ateşleyici, harekete geçirici bir renktir. onlar kırmızı formalı türk takımı karşısında performanslarını artırdılar..”   renklerin insanların sağlığını düzenleyen etkileri olduğu anlaşılıyor. örneğin renkli gözlükler kullanıldığı zaman o rengin etkilediği duygudurumunun güçlendiği gözlenmiş. kırmızı kendine güven ve cesaret kazandırıyor, mavi kararlılık aşılıyor, sarı neşeli ve meraklı olmaya özendiriyor. hani dünyaya pembe gözlüklerle bakmak diye bir deyiş vardır, onun gibi bir şey... renklerin canlıların bedeni üstündeki etkileri de incelenmiş, kimi rahatsızlıklarda renkli ışıklar kullanıldığı zaman bunlar sağaltıcı bir etki yapabiliyorlar.   renk kuramıyla ilgili ayrıntılı bilgiler için ek 2’deki “renk algılaması” bölümüne bakılabilir.</Page><Page Number="32">32   derinlik  derinlik algılaması da yanılsamalara neden olabiliyor. görme duyusuna seslenen resim ve öteki grafik sanatlar, yontu ve mimarlık derinlik duygusu uyandıran derinlikçizim (perspektif) kurallarını uyguluyor, yapıtlarında ortaya çıkabilecek biçimbozulmalarını (deformasyonları) düzeltiyor, kimi zaman da derinlikçizim kurallarına aykırı düzenlemeler oluşturarak özel bir etki yaratmak istiyorlar. başka bir deyişle, sanatçılar alışılmışın dışında bir ileti (mesaj) vermek, değişik bir görüntü, anlatı, kurgu, etki, duygu, izlenim oluşturmak istedikleri zaman derinlik algılamasına dayanan yanılsamalara başvuruyorlar. kimi zaman da bir yanlışı düzeltmek, yanılgıyı önlemek amacıyla onları kullanıyorlar.    gözde derinlik duygusu uyandıran en önemli etkenler biçim ile doku. eskiden beri iki boyutlu bir ortam üstünde üç boyutlu bir derinlik duygusu uyandırmak ya da onu pekiştirmek için çeşitli yöntemler geliştirilmiş. üst üste bindirme, görece büyüklük, karışma ya da araya girme, görece yükseklik, renk, gölge kullanmak bunların arasında. saydamlık ile örüntü kurgulamaları da derinlik duygusu uyandırabiliyor. izdüşümler, yani “izometrik” ve “aksonometrik” çizimler üç boyutluluk izlenimi uyandırmak için geliştirilmiş öteki yöntemler.   üç boyutlu nesnelerin kağıt gibi iki boyutlu ortamlar üstünde gösterilmesi ayrı bir geometri dalının kurulmasına yol açmış. fransız matematikçisi gaspard monge (1746-1818) “tasarı” ya da “uzay” geometri diye adlandırılan bu yeni matematik dalının kurucusu olarak biliniyor. yeni bilim dalı kısa sürede bütün mühendislik kolları için çok önemli bir araç durumuna gelmiş. öylesine önemsenmiş ki, fransız hükümeti tarafından yaklaşık 25 yıl süreyle askeri sır olarak saklanmış. ona verilen adlardan biri de bunu yansıtıyor: askeri perspektif (military perspective).   yeniden derinlikçizime dönersek, eski yunanlı düşünürlerin bu konu üstünde çalışmış olduğunu görüyoruz. ıraklı fizikçi ve matematikçi ibn al-haytam (965-1039) ise 11. yy gibi eski bir tarihte yazdığı kitab al-manazir adlı yapıtında derinlikçizimin ilk matematiksel ilkelerini belirlemiş. batı dillerindeki karşılığı olan perspektif sözcüğü latince içinden görmek anlamına gelen “perspicere” sözcüğünden geliyor.   resim sanatında yaygın olarak kullanılması ise italyan rönesansı döneminde başlıyor. mimar-ressam filippo brunelleschi (1377-1446) geometrik derinlikçizim yöntemlerini geliştirip hazırladığı sunuşlarla gösteren ilk batılı sanatçı. bir başka mimar ve kuramcı olan leon battista alberti de (1404-1472) derinlikçizim kurallarını yazılı biçime getirmiş. leonardo da vinci’nin (1452-1519) derinlikçizim konuları üstünde çalıştığı biliniyor. bu çağda batılı ressamlar derinlikçizim kurallarını uygulayan pek çok resim yapmışlar. bir italyan rönesansı ressamı olan andrea mantegna’nın (1431-1506) çarmıhtan indirilmiş isa başlıklı resmi, alışılmadık bir bakış açısıyla derinlikçizim kuralları uyarınca kısalarak biçimbozulmasına uğramış bir insan bedenini gösterdiği için ilgileri üstüne toplamış.   derinlikçizimde düşey çizgiler olduğu gibi kalırken yatay çizgiler ufuk çizgisi olarak adlandırılan bir çizgi üstündeki yer alan noktalara doğru gidiyorlar, tıpkı birbirine koşut tiren raylarının uzakta birleşmeleri gibi. buna göre üç temel derinlikçizim oluyor: tek kaçış noktalı, iki kaçış noktalı, üç kaçış noktalı. ayrıca gölge derinlikçizimi ve hava derinlikçizimi (atmosferik perspektif) diye adlandırılan türleri de var. (çeşitli derinlikçizim yöntemleriyle ilgili kısa bilgi için bu çalışmanın ek 2 bölümündeki görsel algılama ilkelerine bakılabilir.)  hava, su, cam gibi saydam nesnelerin katmanlar oluşturacak biçimde üst üste ya da art arda gelmelerinin onları mavi gibi gösterdiğine değinmiştik. bu da bizden uzaklaşan nesnelerin renginde maviye doğru bir kaçış oluşturuyor. leonardo da vinci hava derinlikçizimi (atmosferik perspektif) adı verilen bu olguyu gözlemiş ve yapıtlarında kullanmış.   çizgisel derinlikçizim diye de adlandırılan tek kaçış noktalı perspektiflerin neden olduğu bir görsel yanılsama var, genellikle iç uzamların gösterilmesinde kullanılan bu tür çizimler kimi zaman ters çevrildiğinde de anlamlıymış izlenimi bırakan bir görüntü verebiliyor, böylece de iki türlü yorumlabilecek bir algılamaya yol açıyorlar. insan ya da eşya gibi ipuçları içermiyorlarsa bunu fotoğraflarda bile gözlemek olası.    görsel sanatlarda bir de “tersine çevrilmiş perspektif” kavramı kullanılıyor. bununla derinlikçizim kurallarına aykırı olacak biçimde düzenlenmiş mozayık, minyatür ya da ikonalardaki görüntüler anlatılıyor. çocuk</Page><Page Number="33">33  resimlerinde de ona raslamak olası. bu tür resimlerdeki figürler arkaya doğru gittikçe küçülecekken büyüyorlar. kimi sanat yorumcuları bunların simgesel bir anlatım kaygısından kaynaklandığını düşünüyorlar. çağdaş resim sanatında da örnekleri var. algılama konusunda çalışan wilhelm wundt (1832-1920) yapıtlarında hem normal hem de tersine çevrilmiş derinlikçizim örneği olabilecek bir halka görüntüsünü tartışmış.   sanatçıların 14. yy’dan beri bildiği tersine çevrilmiş derinlikçizim etkisine dayanan görsel yanılsamalar 19. yy’da avusturyalı fizikçi ernst mach tarafından bilimsel olarak incelenmiş. 20. yy’da ise bir ingiliz ressamı olan patrick hughes özellikle bu etkiye dayanan yapıtlarıyla tanınıyor. onun resimleri düz bir yüzeye değil öne doğru çıkıntıları bulunan tuvaller üstüne yapılıyor, buna karşılık üstlerine getirilen görüntüler derinlikçizim kurallarına göre düzenleniyorlar. bu da onlara bakıldığında aldatıcı bir derinlikçizim izlenimi uyandırıyor, öne doğru çıkıntı yapan yerler birer girintiymiş gibi algılandıkları gibi tabloya bakılarak yüründüğünde görüntü de dönüyormuş gibi gözüküyor. hughes bu tür resimlerine "reverspective" (terspektif) adını vermiş.         derinlik algılaması nesnelerin görüntüsünde biçim bozulmalarına yol açıyor. bunu resimlerde, fotoğraflarda gözleme olanağı olduğu kadar günlük yaşamda algıladığımız nesnelerin görüntülerinde de de yaşıyoruz. ama bu bizi rahatsız etmiyor, beynimiz algıladığı görüntünün temel biçimini biliyor, bu nedenle de oluşan bozulmanın bilinçli bir biçimde algılamıyoruz bile. bir kapının açıldığı zaman dikdörtgenden yamuğa dönüştüğünü düşünmüyoruz. bu olguya “biçimlerin sürekliliği” adı veriliyor.   ışık-gölge koşulları da derinlik algılamasını etkiliyor. bu nedenle kimi resimlerdeki kabarıklıklar, yani dışbükey görüntüler, söz konusu resimler ters çevrildiğinde çukurmuş izlenimi uyandırıyor, içbükey görüntüler olarak algılanıyorlar. deneyimlerimize dayanarak ışığın genellikle yukardan geldiğini varsaydığımız için bu tür bir yanılsamaya düşüyoruz. bunun kimi ciddi yanılgılara yol açabileceği unutulmamalı. ay yüzeyini gösteren bir fotoğraf bir tepeyi mi yoksa bir göçüğü mü gösteriyor? hangi yönden bakılacağı bilinmezse bunu kestirmek zor.   ilk kez yanardağ ağızlarını gösteren fotoğraflarda gözlendiği için bu tür yanılsamalara “yanardağ ağzı (krater) yanılsaması” dendiği de oluyor. bu olguya oyma ya da kabartma yontularda (rölyeflerde), mukarnas süslemelerde, orgiami figürlerinde olduğu gibi kimi sanat yapıtlarının resimlerinde, kabartma haritalarda raslandığı oluyor. özellikle güçlü mikroskoplarla çalışanlar bu konuda uyarılıyorlar, çünkü bu araştırmacıların elde etttiği görüntüler bir nedenle baş aşağı basılırsa onlarda oluşan yanılsama nedeniyle tümüyle yanlış yorumlara yol açabiliyorlar.</Page><Page Number="34">34  benzer bir yanılsama maskelerin algılanmasında da yaşanıyor. bu tür görüntülerde maskenin içi ile dışını gösteren görünteler arasında hangisinin hangisi olduğunu ayırtetmek zor. orada bir yüz algılıyoruz, deneyimlerimiz yüzlerin dışa doğru kabarık olduğunu söylediğinden beynimiz maskedeki çukurlukları çıkıntılarmış gibi yorumluyor. bunlara “maske yanılsaması” da deniyor.   hani kimi portreler vardır, resmi yapılan kişi gözünüzün içine bakıyormuş gibi durur, dahası siz bir yerden bir yere yürüyünce o da gözleriyle sizi izler. bu da bir derinlikçizim oyunu, ondan kaynaklanan bir görsel yanılsama. eğer her hangi bir resimde ufuk çizgisi adı verilen sanal yatay çizgi tam resmi yapılan kişinin gözleri üstünden geçiyorsa, o resim yukarda anlatılan etkiyi uyandırıyor. aynı etkiyi fotoğrafta da yakalamak olası, eğer resmi çekilen kişi objektife bakıyorsa resminde gözleriyle sizi izliyormuş gibi gözükür.   resim sanatında bunun pek çok örneği var. en ünlülerinden biri leonardo da vinci tarafından yapılmış olan mona lisa (liza hanım, italyanca ve ispanyolca: la gioconda; fransızca: la joconde, okunuşu: la jakond) adlı tablo. gizemli gülümsemesinin yanı sıra o da gözleriyle kendine bakanları izliyor gibi gözüküyor. leonardo da vinci yedi yıl üstünde çalıştığı (ve bitiremediği) bu tablosunda hava derinlikçizimi (atmosferik perspektif) gibi başka derinlikçizim tekniklerini de uygulamış.   pek çok italyan ressamı hava derinlikçizimi üstünde çalışmış. en yetkin örneklerini ise fransız ressamı claude le lorrain (1600-1682) vermiş. bir de tersine çevrilmiş hava derinlikçizimi var, burada uzaklaşan nesnelerin renkleri maviye kaçıp birbirine karışmıyorlar, tam tersi, canlılıklarını koruyorlar. fransız izlenimci ressamı raul dufy (1877-1953) bu tür resimleriyle tanınıyor, tersine hava derinlikçizimi kullanarak resimlerine bir gerilim katmayı başarmış. daha sonra joan miro (1893-1983) gibi kimi başka sanatçılar da bu doğrultuda tablolar oluşturmuşlar.    bir devinim sırasında ön–orta–arka plandaki nesnelerin görece farklı yer değiştirmelerine “devinim paralaksı” adı verildiğini söylemiştik. bu özellik derinlik duygusu uyandırmak isteyen eski çizgi filimlerde kullanılmış. bunlarda resimler üç ayrı düzlem üstüne çiziliyor, orta ve arka planı oluşturan ikisi ön plandakine göre değişik hızlarla ileri (ya da geri) kaydırılarak çekim yapılıyor. bu da ön plandaki nesnelerin devinimlerinin daha gerçekçi gözükmesini sağlıyor. bu yönteme “multiplane camera”, yani çok düzlemli kamera adı veriliyor.   derinlik algılamasında ortaya çıkan ilginç yanılsamalardan biri büyüklüklerin algılanmasında yaşanıyor. derinlik gösteren bir çizim, resim ya da fotoğraf gibi görüntünün üstünde değişik noktalara yerleştirilen iki ya da daha çok şekil ya da nesne görüntüsü, aynı büyüklükte olmalarına karşın, farklıymış gibi algılanıyorlar. bunların bize göre uzakta (arkada) olanları yakında (önde) olanlara göre daha büyükmüş gibi gözüküyor. bu yanılsamanın onu bulan alman davranışbilimcisi hermann ebbinghaus’un (1850-1909) adıyla anıldığı da oluyor.   derinlik yanılsaması alanındaki ilginç yaratılardan bir başkası ise “ames odası” olmalı. bu oda amerikalı oftalmoloji (eski adı okulistik olan ve gözün anatomi, fizyoloji ve sayrıbilimini (patolojisini) kapsayan bilim dalı) uzmanı olan adelbert ames, jr. (1880-1955) tarafından bulunup kurulduğu için onun adını taşıyor. büyük bir olasılıkla da 19. yy sonlarına doğru bu konu üstünde çalışmış olan hermann ludwig ferdinand von helmholtz’un (1821-1894) araştırmalarına dayanıyor.   ames odası en çarpıcı görsel yanılsama türlerinden birinin yaşanmasına yol açan bir düzenleme. bu oda sıradan bir oda gibi dikdörtgen planlı değil, arka duvarı ile bir yan duvarı dar açı yapan bir yamuk biçiminde. öyle gözükmelerine karşın yan duvarları düşey değil, hafifçe eğik. döşemesi de düz değil eğimli. tavan, pencere, yer karosu, duvar saatı gibi donanımları yaratacağı yanılsamaya uygun biçimbozmalarıyla düzenlenmiş.   odaya dışında uygun bir yere yerleştirilmiş bir delikten bakılınca sıradan bir oda görünümü algılanıyor. ama eğer içinde olan biri arka köşelerinin birinden ötekine doğru gidip gelirse küçülüyor ya da büyüyormuş gibi gözüküyor. ya da o köşelerden birinde duran küçük bir çocuk başı tavana değecek kadar büyük gözükürken öteki köşedeki anne ya da babası küçücük kalıyor. eğer bir köşesinden ötekine bir top yuvarlanacak olsa o da yokuş yukarı gidiyormuş gibi gözüküyor.</Page><Page Number="35">35  böyle bir yanılsama oluşmasının bir nedeni odaya tek gözle bakılması. beynimizde üç boyutlu bir görüntünün oluşması, yani derinlik algılamasının gerçekleşmesi için iki göze gereksinim olduğunu anlatmıştık. tek gözle bakılınca nesnelerin uzaklığını kestirmek zor, hatta olanaksız. ikinci neden ise karşılaştırmak için başka ipuçlarının olmayışı, onun için de delikten bakanların deneyimlerine dayanarak odayı oluşturan öğelerin düzgün geometrik şekillerden oluştuğunu varsayması.   odanın uzak köşesindeki görüntü küçük, yakın köşesindeki görüntü de büyük gözüküyor. buna karşılık oda normal bir oda izlenimini uyandırdığı için beyin bu görüntüyü nasıl yorumlayacağını bilemiyor, şaşırıyor. ames odası ilk kez 1935’de yapılmış, daha sonra da pek çok müze ve üniversitede yinelenmiş. en sevilen özelliği ise içinde resim çektirilmesi. bu odanın uyandırdığı etkiyi daha küçük ölçekli maketler aracılığıyla da sınama olanağı var. ames bunun dışında gene kendi adıyla anılan bir sandalye ile devinim algılamasında yanılsamaya yol açan bir pencere tasarlamış.   bir başka şaşırtıcı derinlik yanılsamasının adı da “droste etkisi”. aynaların karşılıklı yerleştirilmeleri durumunda bir görüntüyü karşılıklı olarak sonsuza değin yansıttığını gözlemişsinizdir. bu tür küçülerek kendini yineleyen ve sanal bir derinlik duygusu uyandıran görüntüleri resim ya da fotoğraf aracılığıyla da oluşturmak olası. bu yanılsamanın adını benzer bir görüntüyü hollanda’da üretilen bir kakao kutusu üstünde gören ozan ve gazeteci nico scheepmaker koymuş.   bu tür resimler daha önceden de biliniyor, bir bölümü armalarda kullanılmış. sanat alanındaki adı fransızca "mise en abyme", sonsuza kadar, dipsiz bir kuyaya yerleştirme anlamına geliyor. günümüzde özellikle bilgisayar gibi ortamları kullanan sanatçılar bu tekniği ilginç biçimde uygulayan yapıtlar oluşturuyorlar. somut, yani figürlü resimlere dayanan bu çalışmaların yanı sıra soyut, geometrik çalışmalar da var.   biz üç boyutlu bir evrende yaşıyoruz ama pek çok şeyi de iki boyutlu nesnelerin üstünde görmeyi ve göstermeyi yeğliyoruz, çünkü onları böyle daha kolay algılayıp yorumlayabiliyoruz. bu da bizi iki boyutlu nesneler üstünde kimi işlemler uygulayarak onlardan üç boyutlu nesneler elde edilebileceği konusuna getiriyor.   herkes denediği için bilir, bir kağıt katmanını kenarı üstünde durdurmak ya da iki kenarından destekleyerek düz durmasını sağlamak olanaksızdır, çünkü kağıt kendi ağırlığını taşıyamayacak kadar incedir. buna karşılık eğer dürülerek boru biçimine getirilir ya da katlanırsa, kalınlığının değişmemesine karşın direnci artar, bu tür işlemlere olanak sağlar. kağıdı katalayarak yapılan en yalın uçakların bile hem şaşılacak bir direnç elde ettiğini, hem de uçma özelliği kazandığını gözlemişsinizdir.            benzer biçimde karton, mukavva, çelik, bakır, alüminyum, çinko (tutya), plastik, cam gibi kimi gereçlerle oluşturulmuş katmanlara (tabakalara, levhalara) da bu işlemler yapılarak onlarla üç boyutlu nesneler oluşturulabiliyor. buna kesme, yapıştırma gibi başka işlemler eklenirse daha başarılı sonuçlar almak olası.   aynı yöntem betona da uyarlanabiliyor. beton çimento, çakıl, kum ve su karıştırılarak oluşturulan yarı sıvı bir yapı gereci. istenen biçimdeki kalıplara dökülüyor ve donup katılaştıktan sonra o biçimi alarak güçlü bir taşıyıcıya dönüşüyor. uygun kalıplara dökülürse o da tıpkı katlanmış kağıt gibi davranıyor, yani fazla bir kalınlığa gerek duymadan büyük ağırlıkları taşıyabiliyor. bu yolla oluşturulan taşıyıcılara “katlanmış plak” deniyor. onlara çeşitli şekiller verilebildiği ve arada başka taşıyıcı olmadan geniş alanları örtme olanağı olduğu için bu özelliği isteyen yapılarda kullanılıyor.   bir parça kağıdı katlayarak onunla bozulmadan ayakta durabilen üç boyutlu bir nesne oluşturmanın büyük bir çekiciliği var. bunu kağıttan bir kayık ya da tuzluk yaparak siz de bir kez daha gözleyebilirsiniz. japon kağıt katlama sanatı “origami” buna dayanıyor. japonca “ori” katlamak, “kami ya da gami” de kağıt anlamına geliyor. bir başka kağıt katlama yöntemi ise kesmeyi kullanıyor. bunun japoncası ise kirigami, “kiru” bu dilde kesmek anlamına geliyor. ortadan ikiye katlanmış bir kağıt maket bıçağı gibi bir araçla belli yerlerden kesilip tersine katlanırsa, kesilmiş parçalar olarak öne</Page><Page Number="36">36  çıkıyorlar. origamide olduğu gibi bu kesme-katlama işlemini inceltip, oldukça karmaşık, hatta kimi zaman var olan nesnelere benzer yapıtlar oluşturan sanatçılar var. bu tür etkinlikler iki boyutlu nesneleri üç boyutlu biçime dönüştürmenin bir başka yolu.   ankara’daki maden tetkik arama enstitüsünde bulunan doğa tarihi müzesini gezenler bilir, yer yer karşılarına sergenler (vitrinler) çıkmıştır. bunlar duvar içinde bırakılan genişçe oyukların (nişlerin) içinde yer alıyor, önleri de camla kapalı oluyor. içleri, bir sahne gibi, bire bir doğadan alınan varlıklarla düzenleniyor. duvarlarına da gerçeğe uygun resimler yapılarak derinliğe süreklilik kazandırılıyor. eğer burada hayvan ya da bitki gibi canlı varlıklar bulunuyorsa bunlar ya doldurulup ilaçlanıyor (tahnit ediliyor), ya kurutulmuş olarak sergileniyor, ya da gerçek boyutlu maketleri yapılıyor. adı “diarama” (ya da “diorama”) olan bu sergi öğeleri gerek yarattıkları gerçeklik duygusu, gerekse verdikleri derinlik izlenimiyle doğa tarihi, teknoloji tarihi gibi müzelerde kimi zaman iki boyutlu ya da küçük maketlerden oluşan öteki sergi öğelerine yeğleniyor, gezenler tarafından sevilerek izleniyorlar.   derinlik algılamasının oldukça küçük bir yaşta öğrenilmeye başladığı anlaşılıyor. bilim adamlarının 1960’ların başında yaptıkları deneyler var. eleanor gibson ile richard walk adlı araştırmacıların “görsel uçurum” olarak adlandırdıkları bu deneylerde yüzey dokusundan dolayı aralarında yükseklik farkı varmış gibi gözüken ama cam gibi saydam bir gereçle kaplı, yani gerçekte yükseklik farkı olmayan ortamlar hazırlanmış ve bunların üstüne emekleme çağındaki çocuklar bırakılmış. 6 aylıktan küçük çocuklar çekincesizce onları çağıran annelerine doğru giderken daha büyük olanlar buna cesaret edememişler. hayvanlar üstünde de benzer deneyler yapılmış.               resimde derinlik etkisi uyandıran yanılsama uygulamalarından söz ederken amerikalı ressam dick termes’i de anmak gerekiyor. bu sanatçı 1968’den bu yana termespheres (termes küreleri) adını verdiği yapıtlar üretiyor. resimlerini iki boyutlu tuval değil, üç boyutlu küreler üstüne yapıyor. böylece bir çevreyi her yönden üç boyutluymuş gibi algılanabilecek biçimde yansıtabiliyor. bu yapıtları her hangi bir uzamın ortasına yerleştirilmiş küre biçiminde bir ayna gibi düşünmek olası. nasıl böyle bir ayna o uzamın altını-üstünü, önünü-arkasını, sağını-solunu kesintisiz bir biçimde gösterirse, termes’in resimleri de bunu yapıyorlar. bitmiş küreler kendilerine bağlı motorlar aracılığıyla düşey eksenleri çevresinde döndürülüyor, böylece izleyenler çevrelerinde dolaşmadan da onları görme olanağına sahip oluyorlar.   termes küreleri üstündeki görüntüler altı kaçış noktalı derinlikçizim (perspektif) yönteminin uygulamaları. onlara hangi noktadan bakılırsa bakılsın, kürelerin üstündeki görüntüler derinlikçizim açısından doğru bir görüntü veriyorlar. bunlara bakılırken derinlik algılamasında aldanmalar da oluşuyor, yani görsel yanılsamalar ortaya çıkıyor. resimlerin bir dışbükey yüzey üstünde yer almasına karşın içbükey bir görüntü veriyorlar, ya da kürenin dönme yönü değişiyormuş, izleyenler ise sanki kürenin içindeymiş de oradan dışarıya bakıyormuş gibi bir izlenim ediniyorlar. ayrıca sanatçı onlarda başka görsel yanılsamalar da kullanarak bu etkileri pekiştiriyor. termes yapıtlarının oluşturulmasında bu çalışmada adlarını andığımız m. c. escher ile richard bucminster fuller’den etkilendiğini belirtmiş.</Page><Page Number="37">37  bu ilginç derinlik görüntüleme yönteminin bir ölçüye kadar fotoğrafta da kullanıldığı oluyor. cam ya da çelik bir küreye bakıldığı zaman benzer bir görüntü algılamak olası. bu yöntem bir iç uzamı göstermek amacıyla kullanılırsa onu her yönüyle gösterebiliyor, sanatçının bu tür çalışmaları arasında istanbul’daki ayasofya’nın içini görüntüleyen bir yapıtı var. dick termes derinlikçizim konusunda bir de kitap yazmış.                                                      nesneleri üç boyutlu olarak göstermek için kullanılan derinlikçizimler genellikle gerçeğe uygun bir görüntü veriyorlar. ama bakış açısına bağlı olarak onlar da yanıltıcı olabiliyorlar. bunun bir örneğini yapı görünüşlerinde gözlemek olası. planları paralelkenar biçiminde olan balkonlar ya da pencere önü çiçeklikleri derinlikçizimlerde (ya da fotoğraflarda) eğikmiş gibi gözüküyorlar. bu tür öğelerin planlarının genellikle dikdörtgen biçiminde olması ve bizim onların öyle olduğunu varsaymamız, yanılsamaya yol açıyor, beklentilerimize uymayan bu tür görüntüler bizi aldatıp şaşırtıyorlar.</Page><Page Number="38">38                           insanoğlunun kalıcı görüntüler oluşturmaya başlamasından bu yana en çok üstünde uğraştığı konulardan biri iki boyutlu ortamlar üstünde üç boyutluymuş gibi algılanabilecek resimler oluşturma çabası olmalı. bu sağlamak amacıyla o kadar çok yöntem geliştirilmiş, öyle çok yardımcı araç ve aygıt yapılmış ki, insan hangi birini anacağını bilemiyor. bunların görsel yanılsamalar açısından ilginç olanlarına daha ilerki bölümlerde gene değineceğiz.       dikkat: görsel yanılsama !                                lokomotiflerin ikisi de aynı büyüklükte...</Page><Page Number="39">39   olanaksız nesneler  derinlik algılamasının yol açtığı bir yanılsama da gerçekleştirilmesi olanaksız figürler ya da nesneler. bunlar izometrik iz düşüm ya da derinlikçizim kurallarına uygun olarak çizilmiş üç boyutlu nesnelermiş gibi gözükmelerine karşın gerçekleştirilmesi olanaksız görüntüler. onlara “aldatıcı derinlikçizim” ya da “izometrik yanılsama” gibi adlar verildiği de oluyor.              olanaksız figürler genellikle derinlik duygusu uyandıran izometrik çizimlere dayanıyorlar, aldatıcı görünümleri onları doğruymuş gibi algılamamıza yol açıyor. ama ancak kağıt, tuval, görüntülük (ekran) gibi iki boyutlu ortamlar üstünde var olabiliyorlar, onları üç boyutlu olarak gerçekleştirme olanağı yok.   mühendislik dallarında, mimarlıkta kullanılan ve üç boyutlu nesnelerin kağıt gibi iki boyutlu bir ortam üstünde üç boyutluymuş gibi gösterilmesine yarayan çizimlere “izometrik iz düşümler” deniyor. burada nesnelerin çizimi belli bir eksen dizgesine dayandığından onlara “eksenel (aksonometrik) çizimler” dendiği de oluyor. eksenlerin açılarına göre değişik adlar alan çeşitli türleri var.                      aksonometrik çizimlerin bir bölümünde nesneler belli bir biçimbozulmasına uğruyor, değişik bakış açıları, farklı büyüklükler söz konusuymuş izlenimi uyandırıyor. bir bölümünde ise nesnelerin biçimi bozulmuyor, farklı bakış açılarından eşit büyüklükteymiş gibi algılanıyorlar.            bu tür çizimler nesnelerin ölçülerini doğru olarak yansıtıyor. bir derinlik duygusu uyandırmalarına karşın ikili bir görünümleri de oluyor, algılanmaları kararsızlık yaratıyor. bunun en iyi örneği bu yöntemle çizilmiş küpler. onları kimi zaman alttan kimi zaman da üstten görüyormuş gibi oluyoruz. tıpkı tek çizgiyle çizilmiş bir kitap ya da çatı şeklinin alttan mı yoksa üstten mi göründüğünü söymenin olanaksız oluşu gibi. buna dayanan “necker kübü”, “thiery figürü”, “schröder merdiveni” gibi başka çeşitlemeler de var.</Page><Page Number="40">40               olanaksız figürlerin yanılsamaya yol açmalarının başka nedenleri de var. bunlardan biri görüntülerin her ikisinde de doğru olmasına karşın bir yarısının bir, öteki yarısının da başka bir bakış açısından çizilmiş olması. bu tür görüntülere iki yarısından biri kapatılarak bakıldığı zaman doğru bir izometri ya da derinlikçizim duygusu ediniliyor, ama ikisi birlikte olunca ortaya bir çelişki, yanıltmaç çıkıyor. bu işlemi “olanaksız çatal” yanılsamasına uyarlayarak gözlemek olası. böyle yapılınca bir yanda iki, öteki yanda da üç kollu bir nesne algılanıyor, her ikisinde de her hangi bir yanlışlık söz konusu değil. aynı şey “sonsuz merdiven” yanılsaması için de geçerli. çizimlerle olanaksız nesne görüntüleri oluştumanın yollarından biri de yatay düzlemden düşey düzleme geçiş yapmak, böylece bir kararsızlık yaratmak.             beynimizin görüntüleri bütün olarak algılama, gördüklerini en yakın yalın biçimine indirgeme eğilimi bu yanılsamaya katkıda bulunuyor. geometrik biçimleri kalıplar biçiminde öğrenmiş olmamızın bunda önemli payı var. böyle çizilmiş bir küp görünce onun üçgen ya da paralelkenarlardan oluştuğunu aklımıza getirmeden üç boyutlu bir küp algıladığımızı düşünüyoruz. aramızdan biri çıkıp, ayol ne karesi, ne yamuğu, bu basbayağı bir altıgen işte, demiyor. böylece bunlar beynimizin küçük yanlışları, hataları düzeltme eğiliminin önüne geçiyor, algıladığımız görüntüde yanılsamanın ortaya çıkmasına neden oluyorlar.            bir süre olanaksız nesne çizimlerinin ancak çizgilerle oluşturulabileceği, onlara gölge ya da renk verildiğinde yanılsama etkisini yitirecekleri düşünülmüş. ama bu alanda çalışan sanatçılar ortaya koydukları yapıtlarla bunun her zaman böyle olması gerekmediğini ortaya koymuşlar.   gene benzer bir biçimde bu tür çizimlerin yalnızca izometrik çizimler olması gerektiği, onların gerçek derinlikçizim yöntemleriyle oluşturulamayacağı da düşünülmüş. araştırmacı donald simanek hazırladığı çizimlerle bunun da her zaman geçerli olmayabileceğini kanıtlıyor. isveçli andreas aronsson’un hazırladığı bu tür olanaksız nesne görüntüleri var.   matematiğin topoloji dalı tarafından incelenen, adı da “borromeo halkaları” olan bir tür düğüm var, o da bir olanaksız nesne, yani üç boyutlu olarak gerçekleştirilemiyor. adını onu armasında kullanmış olan italyan borromeo ailesinden almasına karşın bu figürün, kimi zaman simgesel anlamlar da yüklenmiş olarak, daha eski çağlardan beri çeşitli kültürler tarafından süslemeci amaçlarla kullanılmış olduğu biliniyor. ayrıca tam ya da parçalı olarak başka arma ve amblemlerde de görülüyor. günümüzde logosunda ona yer veren işletmeler var. fransız psikoanaliz ve psikiatri uzmanı jacques-marie-emile lacan (1901-1981) onu insan zihninin üç bileşenini anlatmak için kurduğu modelde kullanmış. buna göre iç içe geçen bu üç halka dış</Page><Page Number="41">41  dünyanın “gerçek”, “düşsel” ve “simgesel” olan yanlarını simgeliyor. bu halkaların daire yerine üçgenlerle yapılan çeşitlemesi de bir olanaksız figür oluşturuyor.             olanaksız nesneler görsel yanılsamaların en çok ilgi çeken türlerinden biri. pek çok sanatçı ya da bilim adamı onların üstünde çalışmış, yenilerini bulmaya uğraşmışlar. bunların arasında ingiliz matematikçisi ve fizikçisi roger penrose da (1931) var. daha önce de örnekleri olmasına karşın bu konuyu bilimsel olarak incelemiş olduğu için olanaksız nesnelerden biri onun adıyla, “penrose üçgeni” olarak anılıyor. onun bir matematikçi ve fiziyatrist olan babası lionel sharples penrose (1898-1972) ile birlikte hollandalı grafik sanatçısı maurits cornelis escher (1898-1972) ile düşünce alışverişinde bulunduğu biliniyor. kendisinin de bu tür çalışmaları olan vlad alexeev internet sayfalarında 500’den çok olanaksız nesne figürü vermiş.   belçikalı davranışbilimcisi armand thiery (1868–1955) 1895’de olanaksız figürleri incelemiş, bunların biri, birbirine ters olarak yapışmış iki küp gibi görüneni, onun adıyla anılıyor. isveçli oscar reutersvaerd (1915-2002), belçikalı jos de mey (1928 - 2007), rus dmitry leonidovich rakov (1964), ukraynalı lybov nikolayeva (nıkol), isviçreli sandro del prete (1937), macar ıstvan orosz (1951) ile tamas farkas (1951) yapıtlarında olanaksız nesneleri kullanan sanatçılar arasında. ispanyol vicente meavilla segui’nin (1949) çocukları düşünerek hazırladığı olanaksız nesne görüntüleri var. renk konusundaki araştırmalarıyla tanınan alman kökenli joseph albers’in (1888-1976) 1950’li yıllarda ürettiği olanaksız nesnelere dayanan çalışmaları bulunuyor. sanatçı ve yazar bruno ernst ise onları konu alan bir kitap yazmış.   olanaksız nesnelerin bir ilginç yanı da onların üç boyutlu olarak gerçekleştirilebilip gerçekleştirilemeyeceği konusundaki çalışmalar. hem sanatçılar hem de bilim adamları bu konuyla ilgilenmişler. öyle üç boyutlu nesneler yapıyorlar ki, onlara belli bir noktadan bakıldığı zaman olanaksız bir figür sanki üç boyutlu olarak gerçekleştirilmiş gibi bir izlenim ediniliyor. olanaksız figürlerin bu tür üç boyutlu gerçekleştirmeleri de bir iki görünümlülük özelliği taşıyor, kararsızlık yaratan bir yanları oluyor. özellikle fotoğrafları oldukça şaşırtıcı görüntüler verebiliyor. penrose üçgeninde olduğu gibi, bir bölümünü birden çok biçimde, açık ya da kapalı olarak gerçekleştirmek olası. bu çabaları yansıtan büyük boyutlu yontular bile yapılmış.                israil teknoloji enstitüsü (technion) bilgisayar bilimleri bölümünde görevli olan ve bilgisayar destekli grafik ve modelleme konusunda çalışan gershon elber bu alanda araştırma yapanlardan biri. escher ile başka sanatçıların yapıtlarından esinlenerek oluşturduğu olanaksız nesne modelleri bulunuyor. bu yapıtlarını “escher’den öteye” (beyond escher) başlıklı internet sayfasında sergilemiş. hans de koning de ahşaptan yaptığı olanaksız nesne modelleriyle tanınıyor.</Page><Page Number="42">42               ressam ve araştırmacı bruno ernst yapıtlarına derinlik duygusu kazandırmaya çalışan rönesans öncesi ressamlarının kimi zaman istemeyerek böyle görüntüler oluşturmuş olduğuna değiniyor. örneğin aşağıdaki tabloda görünen üç sütun, üstlerindeki kemerlere bakıldığında, aynı çizgi üstündeymiş gibi gözükürken oturdukları zemine bakıldığı zaman ortadakinde bir tutarsızlık olduğu görülüyor. almanya’nın münih kentindeki bavyera eyalet kütüphanesinde bulunan resim en eski bu tür yanılsamalardan biri, 1024’den önce yapılmış. derinlikçizim (perspektif) konusunda çalışmaları olan rönesans ressamı leonardo da vinci’nin yaptığı bir olanaksız nesne de bulunuyor. günümüzde olanaksız nesneleri kullanan resimlere ingilizce olanaksız (impossible) ile sanat (art) sözcüklerinin karışımından oluşan “ımp-art” adı verildiği de oluyor.</Page><Page Number="43">43   devinim  kitap gibi durağan bir ortamda devinime ilişkin yanılsamaları betimlemek, yansıtmak kolay değil. devinim algılamasına seslenen pek çok yanılsama var, bunları canlandırma (animasyon), filim ya da video gibi ortamlarda görmek daha etkili oluyor. bu tür yanılsamalara devinimsel (kinetik) yanılsamalar adı da veriliyor. george mather internet sitesinde bunları oldukça iyi bir biçimde açıklamış. burada ancak kısaca kimi türleri ile uyandırdıkları etkilere değiniyoruz.   devinim algılamasına seslenen iki tür yanılsama oluyor. bunlardan biri sanal öteki de gerçek devinimlere dayanıyor. sanal olanlarda görüntülerin durağan olmasına karşın gözde bir devinim izlenimi uyanıyor. buna çoğu kez gözün kendi devinimleri yol açıyor. bu tür görüntüler zıt renklere, derinlik algılamasını uyaran düzenlemelere dayanıyorlar.   bir dizi lambanın sırayla birer birer yanıp sönmesinin o ışıklarda bir devinim varmış gibi algılandığını gözlemişsinizdir. buna dayanan ışıklı panolar, yürüyen yazılar var. eskiden bir bankanın simgesi olan kanat çırpan leylek ışıklı panolarına raslanırdı. bunlar gerçekte durağan görüntüler olmalarına karşın devinim izlenimi oluşturuyorlar. sinema ve canlandırma filimleri de görüntülerin birbiri ardına hızla gözümüze gelmesinin oluşturduğu devinim etkisine dayanıyorlar.   gerçek devinimlere dayanan yanılsamalarda görüntünün kendisi bir devinim içinde oluyor. bunlar durağan durumdayken gözüktüklerinden farklı bir etki uyandırıyorlar. örneğin bir sarmal titreştirilince dönüyormuş gibi algılanıyor. bir başkası döndüğü zaman derinlik duygusu veriyor. iç içe halkalardan oluşan birinde halkaların yalnızca birinin dönmesine karşın ötekiler de dönüyormuş gibi bir izlenim uyanıyor.   bir yöne doğru dönmesine karşın ters yöne doğru dönüyormuş gibi gözükenler de var. araba tekerleğine benzer bir düzenlemede çubuklar bir yöne doğru dönerken ters yöne doğru dönüyormuş izlenimi uyandırıyoryün. gene dönme sırasında biçim bozulmalarına yol açanlar var. durduğu zaman kare olan bir şekil döndüğünde köşeleri yuvarlaklaşarak kare ile daire arasında bir şekle dönüşüyor. ya da bir başkasında büyüyüp küçülüyormuş gibi bir izlenim bırakıyor.   devinime dayanan başka bir yanılsama da var olan bir devinimin yönünü farklıymış gibi algılatıyor. üstüne iki ayrı renkte çapraz şeritler getirilmiş bir kağıt yatay olarak bir yöne doğru sürülürken ince uzun bir dikdörtgen pencereden izlenirse, bu devinim sanki yukarı doğru dönerek çıkan bir sarmalmış izlenimi uyandıyor, başka bir deyişle, düşey bir devinim görülüyormuş gibi algılanıyor.   daha önce devinmesine karşın duruyormuş gibi gözüken stroboskopi etkisi ile devinen bir nesnenin durması sonucu öteki nesnelerde geriye doğru bir devinim varmış gibi algılanmasına değinmiştik. görsel yanılsamaların adlarıyla ilgili bölümde de döndükleri zaman renk değiştiren topaçlardan söz edeceğiz. bunlar gibi devinim algılamasına dayanan daha pek çok yanılsama var.   amerikan yurttaşlığına geçmiş olan fransız sanatçısı marcel duchamp (1887-1968) 1920’li 1930’lu yıllarda devinen nesnelerle ilgili deneyler yapmış, bunlara dayanarak ürettiği şekil ya da nesneleri de “rotoreliefs” (dönel kabartmalar) olarak adlandırmış, çünkü iç içe dairelerden oluşan bu düzenlemeler döndürüldüklerinde üç boyutluymuş gibi bir izlenim veriyorlar. “stereokinetik etki” olarak adlandırılan bu konuyu italyan araştırmacısı vittorio benussi (1878-1927) gözlemlemiş, davranışbilimci c. l. musatti de (1897-1989) onları inceleyerek sonuçlarını 1924 yılında yayınlamış. duchamp birer sanat yapıtı olarak gördüğü bu görsel yanılsamaların tek gözle bakıldığında daha etkili olduğunu söylermiş.</Page><Page Number="44">44  çağdaş japon araştırmacı akiyoşi kitaoka da öteki görsel yanılsama türlerinin yanı sıra durağan görüntülerde sanal bir devinim oluyormuş izlenimi uyandıran düzenlemeler üstünde çalışıyor. jaime vives piqueres’nin de sanal devinim izlenimi uyandıran çalışmaları var.                               bir önceki bölümde insanoğlunun kalıcı görüntüler oluşturmaya başlamasından bu yana en çok üstünde uğraştığı konulardan biri iki boyutlu ortamlar üstünde üç boyutlu olarak algılanabilecek resimler oluşturma çabası olmalı, demiştik. benzer şeyler devinim duygusu uyandırma çabaları ile ilgili olarak da söylenebilir. bu konuda o kadar çok yöntem geliştirmiş, yardımcı araç ve aygıtlar üretilmiş ki, onları anmak bile bu kitabın sınırlarını zorlayıcı nitelik ve nicelikte. gene de en önemlilerine ilerki bölümlerde değineceğiz.</Page><Page Number="45">45   denge  durağanlık belirttiği için devinimin bir bakıma tersi olan denge beş duyu dışındaki duyulardan biri. devinimi nasıl algılayabiliyorsak dengeyi de benzer bir biçimde duyumsayabiliyoruz. ama onu gözle görmek de olası. nesnelerin devinip devinmediğini ya da dengede olup olmadığını görerek kestirebiliyoruz. burada da gözlerimizin bizi aldattığı oluyor. bunu bilen sanatçılar çeşitli nesneleri kimi zaman göze olanaksız gibi gözükecek bir biçimde dengeleyerek izleyenleri şaşırtıyorlar. ünlü çağdaş mimar, yapı mühendisi ve yontucu santiago calatrava valls (1951) bu tür üç boyutlu strüktürel figürleriyle tanınıyor.   denge kurmayı bir düşkü (merak, hobi) olarak yapanlar var. özellikle taşları üst üste koyarak onları dengede tutmak oldukça yaygın bir uğraş gibi gözüküyor. bu alanda ünlenmiş kişiler bile var. dilerseniz buna gene aynı ölçüde dayanç (sabır) isteyen ve sonuçları olanaksızmış gibi gözüken iskambil kağıdı, kibrit çöpü, para ya da poker fişi gibi başka nesnelerle yapılan kurguları da katabilirsiniz.   bu konuda ustalaşmış cambazlar sergiledikleri gösterilerle yeryüzünün her yerinde izleyicilerini şaşırtıyorlar. parçalarıyla denge durumları oluşturmaya dayanan oyuncaklar var, ayrıca dengeye ilişkin sorun (problem) ve bulmacalar da oluyor.   gösteri ve sahne sanatçılarının denge duyusunu yanıltmaya yönelik uygulamaları olduğu gözleniyor. sirklerde palyaçolar bir kaç masayı üst üste koyup kendileri tepesine çıkıyorlar, masalar devrilecek gibi olup olup düzeliyor. bunun ince bir tel ile sağlandığını bilmeyen izleyiciler ise heyecanlanıyorlar. amerikalı ünlü pop müzikçisi michael jackson (1958-2009) benzer bir durumu şarkılarının kliplerinde sergiliyor. hem kendisi hem de onunla birlikte sahneye çıkan dansçılar bedenlerini doğal olandan daha büyük bir açıyla öne doğru eğiyorlar. bunu giysilerinin içine giydikleri çelik zırh ile çekimlerde gözükmeyen teller aracıyla sağlıyorlar.   aynı şeyi canlı konserlerde gerçekleştirmek zor. tellere bağlı olmak hem onların devinimlerini sınırlıyor hem de gözükme tehlikesi var. gene de bunu sağlamak için özel bir düzenek geliştirmişler. sahnenin belli yerlerinde ayaklarına giydikleri bilekleri destekleyen özel ayakkabıların takılacağı yerler oluyor, oralar gelip ayaklarını buralara taktıkları zaman bedenlerini yer çekimi kurallarını hiçe sayan biçimde öne eğebiliyorlar. michael jackson 1993’de bu düzeneğin buluş belgesini (patentini) bile almış.</Page><Page Number="46">46   figür-zemin  figür-zemin algılamasının aynı zamanda bir pozitif-negatif görüntüsü oluşturduğunu, bunların da kimi zaman birbirine dönüşebileceğini, biri algılanırken ötekinin algılanamayacağını söylemiştik. bu olguyu kullanan pek çok görüntü var, hatta onu üçüncü boyuta taşıyıp kullanılabilir ev eşyaları (mobilyalar) biçimine getiren sanatçılar bile oluyor.                      figür-zemin algılamasının neden olduğu yanılsamaların kullanılmasına başka bir örnek de gizli resimler. bunlar bir resmin içine saklanmış figürler, bizden de onları bulmamız bekleniyor. yalın bir biçimde figür-zemin ilişkisine dayananlar olduğu kadar daha karmışık olanları da var. bunlar zaman zaman bulmaca biçiminde ortaya çıkıp ilgi odağı oluşturuyorlar.                  figür-zemin ilişkisi görmek istediğimiz nesnelerin içinde bulunduğu bağlamın belirlenebilmesi açısından da önem taşıyor. bulmacacılar bunu bildiklerinden kimi yapıtlarını bu tür yanılsamalara dayandırıyorlar, yani figürleri zeminlerinden arındırıyorlar. bağlamları bilinmeyince de onları doğru olarak yorumlamak oldukça zor oluyor. bunun örnekleri arasında geometrik şekillerden oluşuyormuş gibi gözükmesine karşın içinde bir yazı saklayan görüntüler var. bir bölümü ancak belli bir uzaklıktan, küçültüldükleri ya da bir kağıda yazılı oldukları zaman okunabiliyor.</Page><Page Number="47">47  daha önce de hem bir vazo hem iki yüz gösteren “rubin vazosu”ndan söz etmiştik. o da bir figür-zemin ilişkisine dayanıyor. bu yanılsamayı ilk kez 1915 yılında danimarkalı davranışbilimcisi edgar john rubin (1886-1951) anlatmış ama daha önce de kimi örneklerinin olduğu anlaşılıyor. bu özellikle fransız sanatçılarının hazırladığı gizli resimler içeren kimi yapıtlarda görülüyor ve bunların yaratılış tarihleri 1793 kadar eskiye gidiyor.   figür-zemin ilişkisi başka nerede de karşımıza çıkıyor, biliyor musunuz? el işlerinde. şöyle bir annelerimizin, anneannelerimizin göz nuru dökerek yaptığı dantelleri düşünün. onlardaki ince işlerin, geometrik ya da figürlü örgelerin (motiflerin) görülebilmesi için çoğu kez koyu bir zemin üstünde durmaları gerekiyor. işte size bir figür-zemin ilişkisi. hani okullarda elişi derslerinde öğretilir, kıl testeresi ile kontrplaktan örgeler oymak vardır ya, onu da ince bir oymacılık sanatı düzeyine getiren kişiler var. onların yapıtları da figür-zemin, boşluk-doluluk, açıklık-kapalılık ilişkilerine dayanıyor, bu özellikleriyle ilgimizi çekiyorlar.  daha çok çin’de, japonya’da geliştirilip uygulanmış, ama türk sanatçıları tarafından da çok başarılı örnekleri yapılmış olan kağıt kesme (oyma, katı) sanatı da öyle. bunun en yeni örneklerinden biri peter callesen’in yaptıkları. onun yapıtlarında hep ilginç bir figür-zemin ilişkisi oluyor.                   ya halılarımız, kilimlerimiz diyeceksiniz, çinilerimiz, hasır örgülerimiz? yemenilik kumaş üstüne yapılan tahta baskılarımız, yazmalarımız, tığ işleri, iğne işleri, oyalar, danteller? altın ya da gümüş telkariler, kakmacılık işleri? evet, haklısınız. hepsi var. doğal olarak bu yaratılar doğrudan görsel yanılsama değil ama görsel yanılsamaların da dayandığı kimi ilkelere, uyguladığı yöntemlere dayanıyorlar, başka bir deyişle, figür-zemin ilişkisini kullanıyorlar.             figür-zemin ilişkisine dayanarak ilginç yaratılar oluşturmanın pek çok yolu var. bunlardan biri ip germe sanatı. “symmography” ya da “filography” olarak da adlandırılan bu yaratı alanında iplik, ip, yün gibi nesneler bir zemine uygun biçimde yerleştirilmiş çiviler arasında karşılıklı gidip gelerek dolanıyor, böylece soyut ya da somut figürler ortaya çıkarılıyor. daha çok bir el işi ya da düşkü (hobi) olarak yapılmasına karşın kimi yaratıcıların onu ileri düzeyde sanatsal anlatım aracı olarak kullandığı da oluyor.</Page><Page Number="48">48              gizlemece  doğadaki pek çok canlının figür-zemin yanılsamasından yararlanarak yaşamlarını sürdürdüğünü söylersek şaşar mıydınız? doğal olarak bu bilinçli bir etkinlik değil, uzun zaman içinde oluşmuş evrim sürecinin bir sonucu. hayvanlar kendilerini avcı olanlardan gizlemek, avcı olanlar da görünmeden avlarına yaklaşabilmek amacıyla buna başvuruyorlar. yani renklerini çevrelerinde yer alan öteki nesnelerin rengine uydurup saklanıyorlar. buna gizlemece deniyor. türkçede bunu anlatmak için kullanılan “kamuflaj” sözcüğü fransızca kılık ya da şekil değiştirerek gizlenmek anlamındaki “camoufler”’den geliyor.   gizlemecenin etkisi figür-zemin, süreklilik ve renk olarak üç nedene dayanıyor. bir nesnenin rengi ile üstündeki şekiller çevresine benziyorsa onu üstünde bulunduğu zeminden ya da içinde bulunduğu ortamdan ayırdetmek zor oluyor, çünkü bir görüntünün algılanması demek, onu çevresinden ayırarak bir bütün olarak seçebilmek demek. bu nedenle yaşama ortamına bir biçimde uyum sağlamış hayvanları kolayca göremeyebiliyoruz, görüntüleri çevredeki öteki nesnelerin görüntüsüne karışıyor. süreklilik gizlemecenin etkili olmasında önem taşıyor, algılanan görüntünün çevrenin doğal bir parçası olarak sürdüğü izleniminin verilmesi gerek. gizlemecenin iyi sonuç vermesi devinimsizliğe de bağlı, tersi durumda devinim algılaması devreye girdiğinden işe yarayamayabiliyor.   gizlemecenin değişik türleri var. en yalını yaşam çevresindeki nesnelerin içinde, arasında, arkasında saklanmak. biraz daha karmaşık olanı o ortamda bulunan nesnelerin renk ve şekillerini üstünde taşımak. hayvanların bir bölümü gizlemece “giysilerini” sürekli taşırken tilki, gelincik gibi bir bölümü bunu mevsimlere göre değiştiriyor. memelilerin kıl ve yün gibi beden parçaları ile kuşların tüyleri ölü hücrelerden oluşuyor. onların renk değiştirmesi için dökülüp yeniden çıkarılması gerekiyor. buna karşılık balık, kurbağa ve sürüngenlerde pul, deri, kabuk gibi dokular canlı hücrelerden oluşuyor. bu da bu hayvanlara görece daha hızlı bir renk değiştirme olanağı sağlıyor, kendilerini değişik ortamlara daha çabuk uydurabiliyorlar. örneğin resif balıkları renk değişimlerini saniyeler içinde gerçekleştirebiliyor. her ne kadar onlardaki renk değişimleri gizlenmeden çok bu hayvanın içinde bulunduğu duygudurumunu yansıtmak ve öteki türdeşleriyle iletişim kurmak amacıyla gerçekleşiyorsa da, bunun en bilinen örneklerinden biri bukalemunlar. kimi kuşların yumurtaları renkli, hatta benekli oluyor, böylece ana kuş yuvada olmadığı zaman göze çarpmıyorlar.               gizlemecenin özel bir türü ise öykünme (mimikri, taklitçilik). korunmak isteyen hayvan bu durumda çevresindeki nesnelerin rengini almak yerine av olmayacak başka bir nesne ya da hayvan türüne öykünüyor, kendini oymuş gibi gösteriyor. bir kelebek türü kendini tadı beğenilmeyen başka bir kelebeğe benzetiyor. zararsız sinekler kendilerini arı gibi göstererek avlanmaktan kurtuluyorlar. benzer olguya balıklarda da raslanıyor.</Page><Page Number="49">49            bilim adamları güney amerika’da yaşayan bir örümceğin karıncalara öykündüğünü bulmuşlar. karıncalar altı, örümcekler ise sekiz bacaklı olduğu için bu örümcek iki ön bacağını karıncaların duyargalarına (antenlerine) benzeyecek biçimde yukarda tutuyor, böylece ilk bakışta sanki karıncaymış izlenimini uyandırıyormuş. rengini olduğu kadar gövdesinin biçimini dallara, yapraklara benzeterek gizlemece uygulayan pek çok tür var. bir tırtıl kendini kuş pisliğine benzeterek av olma tehlikesini olabilen en aza indiriyor. kimi deniz hayvanları bitkilere benziyorlar, deniz hıyarı, deniz şakayığı gibi adları da bunu yansıtıyor.   görme duyusu ona sahip olan bütün yaratıklar için çok önemli, dolayısıyla da gözlerin bir biçimde korunması kaçınılmaz oluyor. göz çevrelerinin koyu renkli çizgilerle örtülü olması onların yerinin belirlenmesini engelliyor. kimi balıkların gövdelerinin kuyruğa yakın yerinde göz büyüklüğünde benekler oluyor. bunlar göze saldırı riskini azaltıyorlar. ayrıca balığın neresi başı neresi kuyruğu kestirilemeyeceği için avcıyı yanıltıyor, bizimkine de kaçma olanağı sağlıyor.   göz avcılar için de önemli, avlarını görmek için onları iyice açıp odaklanmaları gerekiyor. kimi kuş ya da kelebekler kanatları üstünde koyu renkli benekler taşıyorlar. bir saldırı sırasında onları birden bire yana doğru açıp orada sanki koca gözlerle saldıranı süzen bir başka hayvan varmış izlenimi uyandırıyor, böylece korunuyorlar.   koku duyusuyla da gizlenilebileceği hiç aklınıza gelir miydi? bilim adamları bir böcek türü bulmuşlar, karıncaların larvalarını yiyerek beslenen bu böcek larvaların kokusuna benzer bir koku salgılayarak karıncaların kendisini algılamasını engelliyormuş.   ahtapotların gizlemece konusunda olağanüstü bir yetenek sahibi oldukları anlaşılıyor. yumuşakçalar ailesinin bu bireyleri gizlenecekleri ortamın yalnızca rengine değil, dokusuna hatta kimi biçimlerine bile öykünüp neredeyse görünmez olabiliyorlar. onların bu becerisinin en çarpıcı örneklerinden biri “mimikri ahtapotu” adı verilen bir tür tarafından gerçekleştirileni olmalı. bu ahtapotun değişik deniz yaratıklarının kılığına girme gibi bir becerisi var.   aşağı yukarı 65 cm uzunluğundaki bu ahtapotun doğal rengi beyaz-bej çizgi ve beneklerden oluşurken aralarında sarıların, mavilerin de olduğu pek çok renge bürünerek deniz yılanı, deniz yıldızı, yassı balık gibi değişik canlıların görüntüsüne bürünebiliyor. bu ahtapot araştırmacılar tarafından 1998 yılında bulununcaya kadar kendisini insanlardan bile gizlemeyi başarmış. ondan söz eden kaynaklar onun gene son yıllarda bulunmuş ve benzer becerileri olan başka bir ahtapot türüyle, yani “wunderpus” (harika ahtapot) ile karıştırılmaması gerektiğini söylüyorlar. aralarındaki fark ikincisinin gövdesinde daha güçlü beyaz lekelerin bulunuşuymuş.   gizlemecenin bir başka türü ise avcıların kendilerine odaklanmasını engelleyecek, yani görüntülerini bir biçimde karıştırıp bulanıklaştıracak bir kabuk, deri, tüy oluşturmak. bunun en bilinen örneği zebralar. üstülerindeki siyah-beyaz çizgiler gövdelerinin dış çizgilerini belirginsizleştirip onların seçilmesini zorlaştırıyor. buna bir saldırı sırasında sürü halinde oraya buraya kaçışmaları da eklenince aslan gibi bir avcının bu hayvanlardan birine odaklanması hiç kolay değil. aralarında kaplan gibi avcıların da bulunduğu pek çok hayvanın bu tür bir gizlenme uyguladığı görülüyor. çizgilerin yanı sıra benzer bir işlev gören nokta, benek ve lekelere de oldukça sık raslanıyor. bu tür bir gizlemece kimi hayvanlarda gövdenin yalnız bir bölümünde yer alırken kimilerinin de yalnız yavru ya da yumurtalarında bulunuyor.</Page><Page Number="50">50   sırtlarında gizlemece renk ve dokuları taşıyan kimi sürüngenlerin karınları daha açık bir rekte, hatta beyaz oluyor. bu da onların üç boyutlu değil iki boyutlu bir nesneymiş gibi algılanmalarına yol açarak av olma tehlikelerini azaltıyor. karada, yani iki boyutlu bir ortamda değil de hava, su gibi üç boyutlu bir ortamda yaşayan hayvanlar önden, arkadan, sağdan, soldan olduğu kadar yukardan ve aşağıdan da saldırıya uğrama tehlikesi içindeler. bu nedenle üstten gözükmemek için uyguladıkları ile alttan gözükmemek için uyguladıkları gizlemece renkleri farklı, üstteki koyu iken alttaki daha açık oluyor. bu satırları okuduktan sonra penguenlerin neden sırtları siyah, karınları da beyaz oluyor diye merak etmekten kurtulmuşsunuzdur. suda yüzerken sırtlarındaki koyu renk onların üstten, karınlarındaki açık renk de alttan bakılınca seçilmelerini zorlaştıran bir etken.   gizlemece bitkilerde de gözleniyor. kimi yenebilir mantar türleri kendilerini tatsız ya da zehirli mantarlara benzeterek korunuyorlar. pek çok bitki yapraklarının altı ile üstünü farklı renklerde tutarak asalaklara karşı korunuyor. yapraklarını başka bitkilerinkine benzetenler de var. bir bitki türü ise yaşadığı ortamda bulunan taşların biçimini almasıyla tanınıyor. bir cins kaktüs olan lithops’lara verilen “canlı kaya” ya da “çiçek açan taş” gibi adlar onun bu özelliğini yansıtıyor.   kendini bir biçimde saldırganlardan saklamaya çalışan kimi türler ise istemeden bir gizlemece yanılsamasına yol açıyorlar. yengeçlerin bir türünün karın bölümü koruyucu kitin katmanından yoksun oluyor. onlar da bu nedenle boş bir deniz kabuğu bulup onun içine giriyorlar. dışardan bakınca onları yengeç değil de o kabuğun içinde yaşayan bir yumuşakça türü olarak düşünüp aldanmak çok kolay.   doğal olarak insanlar da gizlemeceden (kamuflajdan) yararlanıyorlar. askerler, avcılar özel giysiler giyerek, yüzlerini boyayarak düşmanlarına ya da avlarına görünmemeye çalışıyorlar. kışın karlı ortamlarındaysa bunlar beyaz oluyor. araç gereçlerini, hatta yapılarını da kolayca algılanamayacak biçimde boyayarak, örterek gizliyorlar. askerlikte “araziye uymak” deyişi kullanılır, bununla içinde bulunulan ortama, çevreye uyarak gizlenmek anlatılır. onun “arazi olmak” biçimindeki çeşitlemesi ise ortalıktan kaybolmak, göze gözükmemek, sıvışmak, işten kaçmak anlamına geliyor.   görüntüyü karıştırmaya yönelik gizlemece özellikle birinci dünya savaşı sırasında savaş gemilerinde uygulanmış. bu gemilerin üstü kimi zaman çizgiler, kimi zaman da başka geometrik şekillerle boyanıyor, böylece onların uzaktan kolaylıkla algılanmaları engelleniyor. bunun amacı tam bir gizlemece yaratmaktan çok bir hedef olarak geminin hızıyla yönünün belirginsizleştirmek. günümüzdeki savaş gemileri ise maviye kaçan bir gri renkte oluyor, bu da onların uzaktan seçilmesini zorlaştırıyor.   savaş uçaklarında da gizlemece uygulanıyor. havadan görünmemeleri için üstleri yeşil-kahverengi renklerle boyanıyor. buna karşılık altları maviye boyanıyor, yerden bakıldığı zaman renkleri gökyüzünün rengiyle karışıp kolayca seçilemesin diye. yüzeydeki denizaltıları avlamak amacıyla uçaklarda uygulanan bir başka gizlemece türü de onları aydınlatarak sağlanıyor. bu uçakların altına ışıldaklar yerleştiriliyor, saldırı sırasında da bunlar yakılıyor. doğal koşullar altında uçaklar gökyüzüne göre daha koyu renkli olur ya, işte bu aydınlatma ile karaltılarının seçilmesi zorlaştırılıyor, denizaltı onları farkedip dalıncaya kadar uçaklar hedeflerine yaklaşmış oluyorlar.   ikinci dünya savaşı sırasında savaşan ülkeler önem taşıyan üretimevlerini (fabrikalarını) üstleri kırsal alanları anımsatacak çayır çimen renginde, ya da orada köy evleri varmış gibi boyanmış çadır bezleriyle örterek gizlemişler. seferberlik sırasında geceleyin yapılacak hava saldırılarından korunmak için kentlerde karartma uygulanır. ingiltere’de savaş endüstrisinin bulunduğu bir kasabanın çok yakınında bataklık bir arazi varmış. buraya yukardan bakılınca bir yerleşme görünümü verecek biçimde aydınlatma aygıtları yerleştirilmiş. akşam olunca kasabanın ışıkları söndürülür, bataklıktaki ışıklar yakılırmış. bu önlem uzun süre orayı bombalamaya gelen alman uçaklarını yanıltmış, kasaba da savaştan oldukça az bir hasarla çıkmış.   gizlemece her zaman askerlikle ilgili yapılara uygulanmıyor, barış zamanı sivil yapılarda kullanıldığı da oluyor. kimi yerlerde ısı merkezi, elektrik santrali gibi işlevleri olan ama kendilerine güzelduyusal (estetik) bir özen gösterilmemiş yapılar, boş bir arazide bile yer alsalar, doğal güzellikleri bozmasınlar diye gizleniyorlar. bunu yasal olarak zorunlu kılan ülkeler bile var.</Page><Page Number="51">51   insanların her türlü olguyu sanatsal bir anlatım aracı olarak kullanmak gibi ilginç bir özelliği var. gizlemece de bunun dışında kalmıyor. resim, yontu, fotoğraf, beden boyama, moda, mobilya tasarımı gibi akla gelebilecek her yaratıcı etkinlikte gizlemece yöntemlerinin uygulandığı görülüyor. aralarında henri matisse (1869-1954), andy warhol (andrew warhola, 1928-1987) gibi ünlülerin bulunduğu pek çok ressamın “kamuflaj” başlığı altında yapıtları var. necdet yılmaz gizlemece uygulayan bir askeri konu alan bir karikatür yapmış.   görüntüyü bulanıklaştırıp karıştırmaya dayanan bir tür gizlemece uygladığını söylediğimiz zebralar sanatçıların da ilgisini çekmiş. pek çok sanatçının onun siyah-beyaz çizgilerinden esinlenen bir ya da daha çok yapıtı var. hollandalı desiree palmen, çinli liu bolin ve laurent la gamba gibi modellerine gizlemece uygulanmış giysiler giydirip fotoğraflarını çeken ya da onların bedenlerini çevrelerindeki ortama uyacak biçimde boyayan, böylece de bir tür görsel yanılsama etkisi oluşturan sanatçıların yapıtları internette dolaşıyor. gündelik eşyaların bile böyle boyandığı oluyor. bu tür yaratılar “kentsel gizlemece” (urban camouflage) adıyla anılıyorlar.   bu bölümün başında kamuflaj sözcüğünün kılık ya da şekil değiştirerek gizlenmek anlamına geldiğini söylemiştik. bu bizim tebdil-i kıyafet, yani giysilerini değiştirme, alışılanın dışında başka giysilere bürünme deyişimizi anımsatıyor, hani padişahlar böyle yaparak tanınmadan halkın arasına karışır, sıradan insanların ne yaptığını, ne düşündüğünü görüp öğrenirlermiş, onun gibi. bunun başarılı olması görsel algılamanın işleyişine bağlı. çoğu kez bildiğimiz, alıştığımız görüntüleri algılamıyor, daha doğrusu göz ucuyla algılayıp önemsemeden geçiyoruz, değişik şeyler daha çok dikkatimizi çekiyor. onun için de her zamanki giysileri içinde görmeye alıştığımız insanları değişik giysiler içindeyken ya da alışılandan farklı ortamlarda tanımayabiliyoruz.   gizlemeceyle ilgili tarihe geçmiş anlatılar da var. bunlardan biri, birinci dünya savaşı sırasında çanakkale’den çekilen ingiliz askerlerinin siperlerin arkasına asker gibi giydirdikleri saman çuvalları yerleştirmesi ve böylece hala orada oldukları izlenimini vermek istemeleriyle ilgili. bir başkası ise rus çariçesi 2. katerina’nın 1787’de kırım’a gidişinde yaşanan bir olayla ilgili. çariçe gezisi sırasında yol üstündeki yerleşim bölgelerinin yoksulluğunu görmesin diye bakanlarından biri bunların önüne tiyatro dekoru gibi hazırlanan köy ve kasaba görüntüleri yerleştirtmiş, bunlar daha sonra onun adıyla “potemkin kasabaları” olarak anılır olmuş.               öteki canlıların uyguladığı gizlemecenin kimi zaman tehlikeli olabileceği unutulmamalı. insanların onları odun kütüğü sanıp timsahların üstüne çıkması yalnızca roman, filim, karikatür ve çizgi romanlarda raslanan bir durum değil, bunun daha ciddi sonuç veren başka örnekleri de var.</Page><Page Number="52">52</Page><Page Number="53">53   deri rengi  küçük bir ayraç açıp ilginç gibi gözüken bir düşünce kurgusuyla gizlemece konusunu bitirelim. bilimsel olarak bütün insanların tek bir türe bağlı olduğu anlaşılmış, adı da latince bilen insan anlamına gelen “homo sapiens”. gene de kalıtımsal olarak ortak fizyolojik özelliklere sahip değişik insan toplulukları, yani farklı ırklar var. bu onların deri rengi, yüz yapısı, saç dokusu gibi özelliklerinde kendini gösteriyor.   yaşam ve insan bilimciler (biyologlar ve antropologlar) çeşitli ölçütlere (kriterlere) göre üç ya da dört ana ırk bulunduğunu, bunların da 30 kadar alt kümesi olduğunu düşünüyorlar. deri renklerine göre kabaca beyaz, siyah, sarı ve kırmızı ırkların varlığından söz edilebiliyor. bunun böyle oluşu, başka etkenlerin yanı sıra, içinde yaşanan iklim ve çevre koşulları ile açıklanıyor. bu tür bir ayrışma o ırklara bağlı insanlara yaşam savaşımında yarar sağlamış olmalı.   burada bir an için yalnızca deri (cilt) rengi üstünde durarak beyaz ve siyah ırkları göz önüne alalım. bilindiği gibi deri renkleri “pigment” denen kimyasal maddelerin ışığı değişik biçimlerde emip yansıtmasıyla oluşuyor. insan derisindeki pigmentler “melanin” adı verilen bir madde içeriyor, onun yol açtığı renkler de, molekül yapısına göre, beyazdan siyaha kadar değişiyor. burada akla gelen soru, iki ırk arasında neden böyle bir ayrışımanın ortaya çıkmış olduğu.   bunu açıklamak için genellikle bu ırkların yaşadıkları yerlerdeki güneş ışınımı koşulları gösteriliyor. beyaz ırktan olan insanlara güneş ışınlarının görece daha zayıf olduğu kuzey yarıkürede (diyelim ki avrupa’da), siyah ırktan olanlara da güneş ışınlarının görece daha güçlü olduğu güney yarıkürede (diyelim ki afrika’da) raslanıyor. eğer amaç güneş ışınımlarından korunmak ise bunun tam tersi olması gerekmez miydi? beyaz gibi açık renklerin ışınları yansıttığını biliyoruz. onun için de yazın açık renkli giysiler giyerek sıcaktan korunuyoruz. buna karşılık siyah gibi koyu renkler ışınları emiyorlar. onun için de kışın koyu renkli giysileri yeğleyerek ısı kazanımını yükseltmek istiyoruz.   bu açıklamada bir çelişki var gibi gözüküyor. ama bizim amacımız bunun üstünde durmak değil. deri renginin yaşam savaşımında bir yarar sağlamış olduğunu söylemiştik. bu yarar gizlemeceden kaynaklanıyor olamaz mı? akla yakın geliyor.   koyu derili insanlar genellikle ormanlık yerlerde yaşıyorlar. derilerinin rengi ise koyu gölgelerin arasında onların hem yırtıcı hayvanlardan hem de düşmanları olabilecek öteki insanlardan daha kolay saklanabilmelerini sağlıyor. konuları gereği bu yörelerde geçen roman, filim, çizgi roman gibi yapıtlarda balta girmemiş ormanlarda ilerleyen beyaz insanlar, çevrelerini dikkatle gözleseler bile, birden bire o yerin yerlileri tarafından kuşatılmazlar mı? bunun nedeni onların görece sessiz devinmesini bilmelerinin yanı sıra derilerinin renginden dolayı kolayca görünmeyişleri de olmalı.   buna karşılık ormanlarda yaşamayan beyaz insanların bu tür bir gizlenme sorunu olmamış, derilerinin rengi de daha açık olabiliyor. hatta kuzey yarı kürede yaşayanlar son buzul çağının bitimine doğru oralara kadar gelmişler, yani çevrelerinde kar ve buz rengi olan beyaz daha egemen. kutuplarda ise hiç kara derili insan yok. beyaz ırktan olanlar ancak gizlemece uygulamak istediklerinde ışıkta parlayıp gözükmesin diye yüzlerini koyu renklere boyuyorlar. ne dersiniz, bütün ırk oluşumlarını açıklayamasa bile böyle bir düşünce yürütmede bir gerçek payı olamaz mı?   kimi zaman bir nedenle hangi ırktan olursa olsun insanlarda, hatta çeşitli hayvan türlerinde, yukarda sözünü ettiğimiz göz, deri ve saçlara rengini veren melanin maddesi ya çok az oluyor ya da hiç olmuyor. buna gene latince beyaz anlamına gelen bir sözcükten türetilen “albinizm” adı verilmiş. böyle olduğu zaman göz, deri ve saçlar neredeyse beyaz denecek kadar açık renkte oluyorlar. ama bu genellikle kural dışı bir durum, “albino”lara çok sık raslanmıyor. albino hayvanlar kimi kültürlerde kutsal sayılıyorlar. ama öyle olanların doğal gizlemeceden yararlanamadıkları da çok açık.</Page><Page Number="54">54  bunlardan biri ünlü bir yazın yapıtına konu olmuş. amerikalı yazar herman melville’in (1819-1891) 1851’de yayınlanan ve başka yaratı alanlarına esin kaynağı olan moby dick adlı romanı, beyaz bir balina tarafından bacağı koparılmış kaptan ahab’ın albino bir kaşalot (ispermeçet) olduğu anlaşılan bu hayvanı arayışını anlatıyor.                             dikkat, görsel yanılsama !                                 şekil genişliyormuş gibi gözüküyor...</Page><Page Number="55">55   ışık-gölge  ışık-gölge ilişkisi figür-zemin ilişkisi gibi zıtlık içerdiği için onun algılanmasına dayanan görsel yanılsamalar da benzer bir etki yaratıyorlar. nesnelerin gökyüzü gibi geniş bir yüzeye vuran gölgelerine karaltı (gölge resim, silüet) deniyor. gölge ve karaltıların da yanılsamalara yol açtığından söz etmiştik. bunlar ayrıntıları yok ettikleri için böyle bir durum yaratabiliyorlar.   gölgelerin ait oldukları nesneye benzediğini düşünürüz, çoğu kez de öyledir. ama gölge oyunları bunun her zaman öyle olmadığını gösteriyor. parmaklara ya da ellere belli bir biçim verilip gölgeleri bir yüzeye düşürülünce sanki orada bir hayvanın gölgesi varmış izlenimi uyanıyor. buyrun size bir ikili görüntü, kararsızlık durumu.   yanılsamalara dayalı yapıtlarıyla ünlü japon sanatçısı şigeo fukuda (1932) gölgelerin bu özelliğini kullanan düzenlemeleriyle ünlü. 848 çatal, bıçak ve kaşık kullanarak havada asılı duran bir figür yapmış. bunun üstüne belli bir noktadan ışık verildiği zaman ortaya çıkan gölge bir motosiklet gölgesiymiş gibi gözüküyor. sanatçı da böylece izleyenlerde bir yanılsama duygusu uyandırmayı başarıyor. gene bir japon sanatçısı olan kumi yamaşita’nın da benzer çalışmaları var. bir duvarın üstüne ya da yanına öyle bir nesne ya da nesneler yerleştiriyor ki, bunlar bir yönden aydınlatıldıkları zaman gölgeleri birleşerek insan gölgesiymiş gibi gözüküyor. amerikalı tim noble ile sue webster’in de benzer çalışmaları var.   gölgeler iki boyutlu nesnelere derinlik etkisi verebiliyor. örneğin bir yazıda harfler gölgeleri varmış gibi gösterilirse sanki kabartmaymış izlenimi uyandırıyorlar. gölge devinim izilenimi de uyandırabiliyor. resim ve çizimlerde, çizgi roman ya da canlandırma sinemasında gölgeden kopmuş olmak zıplamayı, sıçramayı, koşmayı anlatıyor.   gölgelerin algılanması da kimi alışkanlıklara dayanıyor. ışık genellikle yukardan geldiği için onların ayaklardan çıktığını biliyoruz. buna karşılık tersi bir durumu yorumlarken kuşkuya düşüyoruz. böyle bir resim dikeye (amuda) kalkmış ya da yatan bir adamı mı gösteriyor acaba? kimbilir belki de ışık koşullarının tümüyle farklı olduğu bir gezegende yaşayan bir canlıya aittir... eğer bir görünmez adam filimi yapıyorsanız bayağı düşünmeniz gerekiyor: görünmez adamın gölgesi olacak mı, olmayacak mı? öyle ya, o bizim algıladığımız ışık koşullarına göre görünmüyor. ama bedeni orada olduğuna göre doğal ya da yapay bir kaynaktan gelen ışık onun gölgesini oluşturabilir.   harvard üniversitesinde nörobiyoloji profesörü olan margaret livingstone’un gölge algılamasıyla ilgili olarak yaptığı bir gözlem var. bunu leonardo da vinci’nin ünlü mona lisa adlı tablosunu incelerken yapmış. bilindiği gibi liza hanım gizemli gülümsemesiyle ünlü, kimse de bunun nedenini açıklayamıyor. görsel işlemleme konusunda uzman olan prof. livingstone bu gizin bir görsel yanılsamaya bağlı olduğunu belirlemiş.   savını değişik derecelerdeki ışık karşıtlıkları (kontrastları) ile aydınlatmanın beyin tarafından farklı algılanacağı düşüncesine oturtuyor. daha önce insan gözünde iki tür sinir ucu olduğunu, bunların birinin renge, ötekinin de siyah-beyaz görüntülere duyarlı olduğunu söylemiştik. renk algılayan sinir uçları gözün orta bölgesinde, aralarında gölgelerin de olduğu siyah-beyaz görüntüleri algılayanlar ise onların çevresindeki bölgede bulunuyorlar.   araştırmacı, liza hanımın gözlerine, ya da resmin arka planına bakıldığında ağırlıklı olarak gülümsemeyi oluşturan ağız bölgesindeki gölgelerin algılandığını, bunun da, yukarda sol ya da ortadaki resimde görüldüğü gibi, gülümsemeyi vurgulayan bir görüntü oluşturduğunu saptamış. buna karşılık gözler doğrudan onun ağzına odaklanırsa gölgeler görülmeyip sağ resimdeki gibi bir görüntü algılanıyor, gülümseme kaybolmuş gibi gözüküyor. böyle bir gölge oluşumuna liza hanımın hafif çıkıkça elmacık kemikleri neden oluyor. benzer bir durum bu tür yüz yapısına sahip olan başka kişilerde de gözlenmiş. bunlardan biri ünlü sinema oyuncusu julia roberts (1967). insanın aklına onun 2003 yapımı mona lisa smile (mona liza gülümsemesi) adlı filimde rol alması bir raslantı mı, sorusu gelmiyor değil.   liza hanımın kendisine yan gözle bakıldığında gülümseyen, doğrudan bakıldığında ise ciddileşen, dolayısıyla da baştan çıkarıcı (cilveli, fettan) bir hanım gibi görülmesi böyle bir gölge algılamasına dayanıyor. portrenin bakış açısına göre değişen görüntüler iletmesi onun canlıymış da yüz anlatımını (ifadesini) değiştiriyormuş gibi bir etki uyandırmasına yol açıyor. leonardo da vinci’nin gözlem yapma gücüyle bunu büyük bir ustalıkla tablosuna yansıtma yeteneğinin bir başka örneği.</Page><Page Number="56">56                 gölgeler tehlike de yaratabiliyorlar. motorlu araçlarla ilgili güvenlik önlemlerinin günümüzdeki kadar sıkı olmadığı 1950’li yıllarda yayınlanan bir yazı bunun çarpıcı bir örneğini anlatıyor. amerika’da karayollarından birinin üstündeki tünellerden birinde nedeni açıklanamayan kazalar oluyormuş. araştırmalar bunların birbirine benzer biçimde hep tünel çıkışına yakın bir yerde olduğunu belirlemiş ama nasıl oldukları gene de anlaşılamamış. bunların birinden kurtulan bir sürücü tam çıkışa yakın bir yerde karşısından bir kamyonun geldiğini, onunla çarpışmamak için yana çekilmek istediğinde de tünelin duvarına çarptığını anlatmış.   kazalara kamyonların karışmadığını bilen araştırmacılar incelemelerini derinleştirince olayın nasıl olduğunu anlamışlar. tünel çıkışının dışında bir tanıtmaca (reklam) panosu varmış. günün belli bir saatinde güneş üstüne vurunca tünelin ağzında kamyon gölgesine benzer bir görüntü oluşuyor, bu da karşıdan böyle bir aracın geldiği izlenimi uyandırıyormuş. panonun kaldırılmasıyla kazalar sona ermiş.   buraya kadar daha çok gölgelerden söz ettik ama onların oluşması ışığa bağlı, ışık olmadığı zaman gölge de olmuyor. doğrudan ışığa bağlı görsel yanılsamalar var. bunlardan birine bir ışık kaynağının karanlıkta devinirken iz bırakmasını anlatırken değinmiştik. başkaları da var. örneğin ışıldakların önüne takılan diskler gibi. bunlar dönünce üstlerindeki deliklerden çıkan ışık çubukları (hüzmeleri) sahne ya da pistler üstünde uçuşan nokta ya da kayan çizgiler gibi ilginç görüntüler oluşturuyorlar.   gerçekte ışığı gözle görmek olanaksız, onun varlığını ancak nesnelerden yansıdığında algılayabiliyoruz. kimi zaman gördüğümüz ışık çubukları onun hava ya da atmosferde bulunan su buharı, toz zerresi gibi küçük parçacıklardan yansımasından başka bir şey değil. tümüyle boşluktan oluşan bir ortamda ışık çubuklarını görmek olanaksız. doğal ışık çubukları güneş doğar ya da batarken, dağ ya da tepeler, sis ya da bulutlar arkasında olduğu zaman oluşuyor, ışınsal yayılmalarıyla etkili bir görüntü veriyorlar. ormanlarda olduğu gibi ışığın süzgeç gibi bir ortamdan geçmesi de ışık çubukları oluşturabiliyor. cami, kilise gibi büyük ve loş ortamların pencerelerinden giren gün ışığını da çubuklar biçiminde algılamak olası. su gibi sıvı ortamlarda da ışık çubukları oluşabiliyor.</Page><Page Number="57">57                 yapay ışık çubukları sinema, tiyatro, konferans salonu gibi filim, saydam göstermek için kullanılan yansıtma (projeksiyon) makinalarının bulunduğu ortamlarda görülebiliyorlar. çeşitli amaçlarla gökyüzüne tutulan güçlü ışıldaklar (projektörler) geceleri görülebilen ışık çubukları oluşturuyorlar. uygun koşullarda sokak lambaları, deniz fenerleri de ışık çubukları ortaya çıkarabiliyor. sinemayla ilgilenen okuyucular ünlü bir filim şirketinin logosunun ışık çubukları oluşturan güçlü ışıldaklarla aydınlatıldığını anımsayacaktır.                 resim, fotoğraf gibi iki boyutlu, yontu, mimarlık gibi üç boyutlu sanatlarda ışık, gölge, ışığın niteliği, geliş yönü, değişmesi her zaman çok önemli olmuş. bunların hepsine değinmek bu çalışmanın sınırlarını zorlayacak nitelikte olduğundan burada yalnızca bir kaç anımsatma yapmakla yetineceğiz. pek çok büyük mimarın ışığın önemini belirten sözleri var. örneğin frank lloyd wright, “..giderek daha çok inanıyorum ki, yapıyı güzelleştiren şey ışıktır..”, demiş.   resim sanatı da ışık konusu üstünde önemle duruyor. kimi akımlarda ışık her yönden bağdaşık (homojen) geliyor gibi kullanılmış. buna karşılık hollandalı ressam ve kazıresim (gravür) ustası rembrandt harmenszoon van rijn (1606-1669) gibi kimi sanatçılar ışığın tek kaynaktan gelmesi konusu üstüne eğilmiş, bu doğrultuda yapıtlar vermişler. kısacası, bütün sanatlar ışığı, onun sağladığı görsel etkileri yapıtlarının bir parçası olarak kullanmışlar. bu günümüzde de sürüyor.   yanıp sönen ya da yön değiştiren bir ışık düşürdüğü gölgenin değişmesi nedeniyle bir devinim duygusu da uyandırabiliyor. bu tür görüntüler bir ileri bir geri gidiyor ya da şişip sönüyormuş gibi gözükerek durağan bir nesnede devinim varmış izlenimi oluşturuyorlar.</Page><Page Number="58">58</Page><Page Number="59">59   karaltılar  yalınlıkları nedeniyle çeşitli sanatlar her dönemde karaltılardan (silüetlerden) yararlamışlar. özellikle 18. yy avrupa’sında karaltı sanatı bir yükseliş gösteriyor. fotoğrafın olmadığı bir dönemde karaltılar yaptırılıp madalyonların içinde saklanırmış. bu az olsa bile günümüzde de sürüyor, kimi becerikli sanatçılar müşterilerinin karaltısını makasla siyah bir kağıttan kesip beyaz bir kartona yapıştırıyorlar ve bu ilginç sanatla geçimlerini sağlıyorlar.   karaltıların neden olduğu bir yanılsama ise görüntüde bulunan şekil ya da nesnelerin hangi yöne baktıklarını anlamanın olanaksız olması. böylece bu tür görüntüler de ikili görünümleriyle bir kararsızlık yaratıyorlar.     bakalım karaltıların çağdaş bir kullanımını anımsayabilecek misiniz? bir iki ipucu verelim. trafik imlerini düşünün, ya da olimpiyat oyunları sırasında çeşitli spor dallarını belirten im-resimleri. belki de haritaların üstünde neyin ne olduğunu belirten imler aklınıza gelmiştir. ya da havaalanı, alışveriş merkezi gibi kalabalık yerlerde giriş-çıkış, telefon, kafeterya, tuvalet gibi yerlerin nerede olduğunu gösteren im-resimleri düşündünüz. bunların hepsi karaltılardan yararlanıyor. bunlara “pictogram” (kimi zaman da “pictograf”) deniyor, imge anlamına gelen “ikon” sözcüğüyle anıldıkları da oluyor. çeşitli uğraş alanlarının kendilerine özgü im-resimleri var. doğal olarak bunlar görsel birer yanılsama değil. karaltıların iletişim amaçlı yararcı kullanım biçimleri. ama onlarla da yanılsamalar kurulabiliyor.</Page><Page Number="60">60  bir uyarı ya da yasağı belirten trafik imlerinde olduğu gibi, yalnızca soyut geometrik şekiller kullanılırsa bunlara ‘ideogram”, ya da düşünce yazı deniyor.            burada bir noktayı vurgulamakta yarar var: pictogram ve ideogram gibi kimi çizim ve resimler, hatta fotoğraflar bize evrenselmiş gibi görünürler, başka bir deyişle, onların her kültür tarafından kolayca anlaşılabildiğini düşünürüz. oysa polonyalı insan bilimci (antropolog) jan deregowski’nin, bir bölümünü görsel yanılsamalardan yararlanarak yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre bunların hepsi öğrenmeye bağlı, onların ne olduğunu bilmeyen, onları kullanmayan insanlar onları yorumlamakta güçlük çekiyor, çoğu kez de onlara hiç bir anlam veremeyebiliyorlar.   yeniden karaltılara dönecek olursak, gölgeler ile karaltıları birbirinden ayırmanın zor, hatta olanaksız olduğu durumların da var olduğu gözleniyor. aşağıdaki fotoğraf national geographic adlı dergi için çekilmiş, çölde giden develeri gösteriyor. onları görebilecek misiniz?                            karaltı sanatının günümüzdeki bir uzantısı da gene aynı adla anılıyor. bunlar madeni bir levhadan kesilerek oluşturulan figürlerden oluşuyor ve belli bir etki yaratmak amacıyla gökyüzü, çimenlik gibi bir arka planın önüne yerleştirilerek olmayan bir nesnenin görüntüsü ya da bir karaltısıymış izlenimi uyandırıyorlar.</Page><Page Number="61">61   örüntüler  örüntü algılamasının önemli olduğu anlaşılıyor. chaim goodman strauss, “..örüntü ve bakışım, insanların en gerçek ve temel kaygılarından biridir. onlar da dizem (ritim) ve dil gibi çok eskiden beri ilgi çekiyor, ve neredeyse her kültürde ortaya çıkıyorlar..”, demiş. örüntüler ve kümelendirmeler (karolajlar) en çok süsleme sanatlarında kullanılıyor. burada bakışım ve yineleme (simetri ve tekrar) ön planda.   örüntüler de kimi zaman görsel yanılsamalara yol açabiliyor. bunun figür-zemin algılamasına ilişkin bir örneğine daha önce değinmiştik. bir başkası ise derinlik algılamasına bağlı olarak ortaya çıkıyor. bize yakın olan bir örüntü ayrıntılarıyla algılanabilirken bizden uzaklaştıkça küçülüp önce bir dokuya, sonra da bir renge dönüşüyor. bu gizlemece (kamuflaj) açısından da önem taşıyan bir yanılsama. kimi zaman hayvanların üstünde raslanan albenili örüntüler onlar uzaktayken yeterince açık bir biçimde algılanamıyor, bu da onlara bir gizlenme sağlıyor.   bu olgu çeşitli sanatlarda kullanılıyor. resim, mozaik, fotomozaik, cam resmi (vitray) gibi sanatlar görüntü bizden uzaklaştıkça ya da küçüldükçe (kimi zaman görece soyut) ayrıntılarının birbiriyle kaynaşması ve ortaya (görece daha somut) bir resim çıkmasından yararlanıyorlar. bu olgu bilgisayar gibi sayısal görüntülükleri (dijital ekranları) olan aygıtlarda da kullanılıyor. onların gösteremediği renk ya da renk tonları buna dayanarak elde ediliyor. bu yöntemin adına “dithering” deniyor.                        örüntüler sanatçıların olduğu kadar bilim adamlarının da ilgisini çeken bir olgu. özellikle matematikçiler pek çok örüntü türünün özelliklerini incelemiş, yeni türler bulmuşlar. bunların arasında daha önce adını anmış olduğumuz roger penrose da var, bulduğu bir örüntü türü gene onun adıyla anılıyor. bu baklava biçimindeki eşkenarlı dörtgenlerden oluşan bir örüntü. kümelendirme (karolaj) gibi kullanıldığında bir yüzeyi boşluk bırakmadan örtebiliyor. penrose bu örüntüyü 1973’de bulmuş.   şimdi bu örüntüyle ilgili ilginç bir gelişmenin öyküsü geliyor: peter j. lu adlı fizik dalında doktora yapmakta olan bir harvard öğrencisi gezmek için özbekistan’a gitmiş. oradaki tarihsel yapılar üstündeki süsleme örüntülerini hayranlıkla izlerken bunların penrose örüntülerine çok benzediğini görmüş. yanılmadığından emin olmak için bunları daha yakından incelemeye başlamış ve gerçekten öyle olduklarını belirlemiş. araştırmalarını sürdürerek islam kültürünü benimsemiş öteki ülkelerde de benzer süslemelerin olduğunu görmüş. gözlemleriyle araştırmalarının sonucunu 2007 yılında princeton üniversitesi profesörlerinden paul j. steinhardt ile birlikte hazırladıkları yazıda yayınlamışlar.   bu tür süslemelere “girih” deniyor, anlamı düğüm ya da bağ. iran’daki isfahan kentinde bulunan ve yapımına karakoyunlular döneminde başlanan darb-ı imam türbesinde girihler kullanılmış. bu yapının 1453 yılında yapıldığı düşünülürse islam sanatçılarının penrose’dan beşyüz yıl önce bu örüntüyü ve onunla yapılan kümelendirmeleri (karolajları) bildikleri ve süslemeci amaçlarla kullandıkları anlaşılıyor. türkiye’de de bursa’daki yeşil caminin sultan mahfilinin girişindeki kemerlerde aynı örgeye (motife) raslanıyor, yapım tarihi 1424.</Page><Page Number="62">62  baştan beri görsel yanılsamaların sanatsal açıdan olduğu kadar bilimsel açıdan da ilginç yanlarının olduğunu söylüyoruz. bunun eskiden beri böyle olduğu anlaşılıyor. sanatçılar her zaman yeterli matematik bilgisine sahip olmuyorlar, onun için de bu bilimle uğraşan kişilerin çalışmalarını izleyerek ya da onlara danışarak onların kuramsal bilgilerinden yararlanıyor, bunları yapıtlarında uyguluyorlar.   mimarlık tarihçisi alpay özdural (1944-2003) bu konuda ilginç bilgiler veriyor. bu araştırmacı islamlığı benimsemiş kültürlerde yapı ustalarının zaman zaman matematikçilerle birlikte toplantılar yaptığını, kimi sorunlarını onlara götürerek çözüm istediklerini belirlemiş. yapısal pek çok sorunun bu yolla çözümlenmiş olduğunu, hatta asıl adı gıyaseddin eb'ul feth ömer ibni ibrahim'el hayyam olan ünlü iranlı ozan, düşünür, matematikçi ve gökbilimci ömer hayyam’ın bile (1048-1131) bu yolla mimarlık sorunlarıyla ilgilenmiş olabileceğini düşünüyor. bütün bunlar aslında çok doğal, eskiden sanatlarla bilimler arasında bugünkü gibi kesin bir ayrım yapılmazmış, dahası, matematik bir sanat dalı sayılırmış.   örüntülere doğal oluşumlarda da raslanıyor. insanlar tarafından yaratılanlar arasında serbest biçimlere dayananlar olduğu gibi geometrik şekillere dayananlar da var. en temel olanlarının eşkenar üçgen, kare ve altıgenlerle oluşturulduğu görülüyor. bunlarla bir yüzeyi delik bırakmadan kaplama olanağı var, o zaman da kümelendirmelerden (karolajlardan) söz ediyoruz.       örüntüler çeşitli şekillerin düzenli bir biçimde yan yana gelmesiyle oluşuyor. bu da genellikle bakışım ve yinelemeye dayanıyor. ama bir aşama sırası (hiyerarşi) ya da dizem (ritim) gibi kaygılar gözetilerek oluşturulanları da var. kimi görsel yanılsamalar ise bir biçimde soyutlaştırılmış, yani olabilen en yalın biçimine indirgenmiş olabiliyorlar. özellikle geometrik olarak adlandırılanlar böyle.   geometrik yanılsamalar da şekillerden oluştuğuna göre onlarla örüntüler kurma olanağı var. gerçekten de kimi sanatçıların o şekilleri kullanarak örüntüler oluşturduğu görülüyor. hatta bunları süslemeci amaçlar doğrultusunda düzenleyerek kullanmak, yani kumaş, duvar ve paket kağıdı gibi yüzeylere ilgi çekici desenler olarak uyarlamak olası. bunun çeşitli örneklerine raslanıyor.   örüntülerin üç boyutlu olabileceğine de değinerek bu bölümü bitirelim. bunlar süslemeci amaçlarla da kullanılabiliyorlar. en başarılı örneklerine gene islam kültürünü benimsemiş toplumların sanatında raslanıyor, yani mukarnaslarda. mukarnas mimarlıkta kullanılan ve birbirinden farklı iki yüzey ya da yapı öğesi arasında bağlantı sağlayan bir geçiş öğesi. onun için daha çok sütun başlıkları, köşeler, ana yapıyla kubbenin birleşme noktaları, giriş ve mihraplarda kullanılıyor.   mukarnas yalın bir geometriye dayanan bir kaç temel biçimin bir araya getirlmesiyle oluşturuluyor. değişken görünüşü ve yarattığı gölge-ışık oyunları nedeniyle sevilen bir süsleme öğesi olarak öyle yaygınlaşmış ki, ortaya çıktıktığı 11. yy’ı izleyen dönemlerden bu yana neredeyse vaz geçilmez bir yapı öğesi olup çıkmış. kimi zaman strüktürel bir işlev yüklendiği de oluyor ama genellikle sarkıt-dikitleri (skalaktitleri) anımsatan biçimleriyle uzamsal bir süsleme oluşturan görsel bir öğe olarak kullanılmış.</Page><Page Number="63">63    yapı sanatını matematikle buluşturan en ilginç öğenin mukarnas olduğunu söylemek çok yanlış değil. matematikçilerin süsleme sanatçıları, mimarlar ve yapı ustaları için hazırladıkları uygulamaya yönelik kitapları var. abu al wafa al buzjani (949-997/8) adlı iranlı matematikçi ve gökbilimcinin kitab fima yahtaju ilayhi alsani min a mal al-handan adlı yapıtı bunun bilinen en eski örneklerinden biri. 10. yy’da yazılmış olan bu kitapta mukarnaslarla ilgili bilgi de var.</Page><Page Number="64">64   kümelendirmeler  ister doğada bulunsun, isterse insanlar tarafından yaratılmış olsun, örüntüler üç temele dayanıyor: bir birim örgenin (motifin), şeklin olmasına, yinelemeye ve bakışıma. kimi hayvan postları üstünde raslananlarda olduğu gibi düzensiz, daha gevşek bir biçimde örgütlenmiş de olabiliyorlar. buna karşılık birim örge ya da şekiller düzenli ve sıkışık oldukları ve bir yüzeyi arada boşluk kalmayacak bir biçimde örttükleri zaman kümelendirmelerden (karolajlardan) söz edebiliyoruz, tıpkı fayans duvar karoları ya da ahşap (parke) yer kaplamaları gibi. onların da pek çok türü var ve örüntüler gibi görsel yanılsamalara neden olabiliyorlar. alttaki resimde solda bir örüntü, sağda da bir kümelendirme görülüyor.     geleneksel olarak kullanılan on bir kümelendirme var. bunların her biri düzgün çokgenlerle oluşturulduğu için matematikçilerin de ilgisini çekiyorlar. onlara başta islamlığı benimsemiş olanlar olmak üzere pek çok kültürün süsleme sanatlarında raslamak olası.    bir de düzgün olmayan (ya da yarı düzgün olarak adlandırılan) kümelendirmeler var.</Page><Page Number="65">65                               kümelendirmeler öncelikle sanatçıların ilgisini çekmiş. çeşitli şekilleri çok eski çağlardan beri pek çok kültür tarafından duvar ve yer süslemesi olarak kullanılmış. geometrik şekiller kümelendirmeler oluşturmaya yatkın olduklarından bir araya gelme biçimlerine ilişkin ilkeler matematikçilerin ilgisini çekiyor, onlar da pek çok değişik kümelendirme türleri bulup çıkarmışlar.   burada bütün kümelendirme türlerine değinmemize olanak yok, onun için görsel açıdan ilginç olan figürlü örnekler üstünde biraz duracağız. ilk figürlü kümelendirmeyi 1899’da koloman moser (1868-1918) adlı avusturyalı bir sanatçı yapmış. ama hollandalı kazı ve baskı resim sanatçısı maurits cornelis escher onları başarıyla uygulayıp tanınmalarını sağlamış olduğundan daha çok onun adıyla anılıyorlar.   escher ilk figürlü kümelendirmesini 1922’de yapmış. bu çeşitli insan başlarından oluşan bir kümelendirme. resimdeki figürler tıpkı bir yap-boz parçalı bulmacası gibi birbirinin içine geçerek bütün bir yüzeyi boşluk bırakmadan örtüyorlar. bunların bir bölümü resme düz bakarken algılanıyor, bir bölümünü seçmek için resmin baş aşağı çevrilmesi gerekiyor.   kümelendirmeler genel olarak belli bir bakışıma dayanıyorlar. türkçe sözlük bakışımı “..1. iki ya da daha çok şey arasında konum, biçim ve belirli bir eksene göre ölçü uygunluğu, 2. (matematikte) eksen olarak alınan bir doğrudan, benzer noktaları karşılıklı olarak aynı uzaklıkta bulunan iki benzer parçanın birbirine göre olan durumu, tenazur, simetri..”, biçiminde açıklıyor. buna göre bakışımsız sözcüğü de bakışıklığın olmadığı “asimetriyi” belirtiyor.   bakışımı pek çok doğal olguda gözlemek olası. ayrıca neredeyse bütün sanatların yararlandığı bir düzenleme ilkesi, denge duygusu uyandırdığı için yeğlenmiş. görsel sanatlarda, özellikle de mimarlıkta oldukça sık kullanılıyor. bir yapının bakışık yapılması onun taşıyıcı dizgesinin daha iyi çalışmasını sağlıyor, ona etki yapan güçler bu yolla daha kolay denetim altına alınabiliyor.   bu düzenleme ilkesinin kimi zaman simgesel anlamlar yüklendiği, sağlamlık ve dengenin yanı sıra düzenliliği, gücü, yetkeyi (otoriteyi), yetkinliği (mükemmeliği), sıkıdüzeni (disiplini), varsıllığı da simgelediği görülüyor. bu nedenle tarih boyunca dinsel yapılar, saraylar, savunma yapıları, askerler ya da devlet için yapılan yapılarda,</Page><Page Number="66">66  hatta güçlü ve varsıl olan (ya da öyle gözükmek isteyen) kişilerin konutlarında bu tür düzenlemeler oldukça sık kullanılmış, hala da kullanılıyor.   1930’lu yıllarda macar kökenli matematikçi george polya (pólya györgy, 1887-1985) en çok 17 bakışım türü olabileceğini belirlemiş. bunlara ilişkin olarak hazırladığı bir çizimin altına da sanatçıların bunlardan yararlanabileceğini yazmış. escher bu çalışmayı görmüş, bunlara uygun kümelendirmeler yapmaya başlamış.   değişik bakışım türleri kaydırarak yer değiştirme, ya da birden çok nokta ya da eksene göre döndürme gibi işlemler sonunda ortaya çıkıyor. bir kümelendirmede yer alan bir şekil ya da örgeye (motife) yer değiştirtmenin dört yolu var: kaydırma, yansıtma, kaydırarak yansıtma ve döndürme. bunlardan escher de söz etmiş.   bir de “ters bakışım” var. burada bakışık olarak düzenlenmiş şekiller değişe değişe birbirine zıt renklerle boyanıyorlar. bu da sevilen bir süsleme öğesi olarak kullanılıyor.        bakışım da sanatçıların, matematikçilerin yanı sıra çeşitli bilim dallarının ilgisini çeken bir olgu. davranış bilimlerinde ilginç bir kullanımı var. isviçreli bir psikiyatrist olan hermann rorschach (1884-1922) ona dayanarak bir test geliştirmiş. bu test bir parça kağıt üstüne rasgele damlatılmış boya lekelerine dayanıyor. kağıt katlanınca lekeler karşı yüze çıkıyor, böylece aynı zamanda bakışık olan soyut görüntüler elde ediliyor. bu yöntemle hazırlanmış bir dizi kart hastaya gösterilerek ondan bunları yorumlaması isteniyor.   psikiyatristler hastanın yorumlarında öncelik verdiği şeylere bakarak onun kişiliğine ilişkin ipuçları elde ediyorlar, hatta rahatsızlığına bir tanı (teşhis) koyabiliyorlar. rorschach’ın ilk kez 1921’de kullandığı bu test daha ilerde geliştirilerek çeşitlendirilmiş. başarılı bir ambigramcı olan john langdon’un rorschach mürekkep lekelerine benzeyen resim ve şekiller kullanarak grafik düzenlemeler kurmaya, böylece sanatsal bir etkinlikle bilimsel bir uygulamayı kaynaştırmaya çalıştığını da söyleyelim.   yeniden kümelendirmelere dönecek olursak, figürlerin iç içe geçecek biçimde düzenlendiği kümelendirmelerde bunların kolayca görülebilmesi için bu tür resimler başta siyah-beyaz yapılmışlar ama daha sonra renkli olanları da ortaya çıkıyor. başka bir deyişle, bunlar figür-zemin ilişkisine dayanıyor. aynı figür kullanılarak yapılanların yanı sıra farklı figürlerle kurulanları da var.   escher kümelendirmeleri düzenlemek görece zor, buna karşı olağanüstü bir çekiciliklerinin olduğu anlaşılıyor. bundan dolayı olsa gerek, pek çok sanatçı bu alanda denemeler yapmış, aralarında oldukça başarılı olanlar var. okulların sanat eğitimi veren derslerinde alıştırma ödevi olarak yaptırılıyor. onları oluşturmak için hazırlanmış bilgisayar yazılımları var, bu alanda yapıt verenler arasında yarışmalar düzenleniyor. hatta iki boyutlu canlandırmalar biçiminde hazırlananlarına bile raslamak olası.   fotoğraf görüntüleri de içinde olmak üzere çeşitli gereçler kullanılarak yapılabilen kümelendirmeler üç boyutlu olarak da gerçekleştirilebiliyor. kimi oymacı ve yontucuların bu alanda ilginç yapıtları var. islamlığı benimsemiş ülkelerdeki en başarılı uygulamaların yanı sıra çeşitli kültürlerin süsleme sanatları da kümelendirmeleri kullanmışlar.  escher gençliğinde bir kaç kez ispanya’ya gitmiş ve granada kentindeki elhamra sarayında bulunan süsleme amaçlı örüntü ve kümelendirmeleri (karolajları) incelmiş, onlardan etkilenerek resimlerini çizmiş. yani yapıtları arasında ağırlıklı olarak bu tür çalışmaların bulunması tümüyle raslantı değil.</Page><Page Number="67">67  escher neredeyse tutkuya dönüşen bir ilgiyle kümelendirmeler üstünde çalışmış, pek çok örneğini üretmiş. ilkini 1937, ikincisini 1939-40, üçüncüsünü de 1967-68 yıllarında yaptığı metamorphosis ı, ıı ve ııı (başkalaşım 1, 2 ve 3) başlıklı yapıtları, figürleri aşama aşama değişip bir başkasına dönüşen kümelendirmelere dayanıyor. tahta baskısı olarak hazırlanan bu yapıtlar sırayla 19,5 x 90,8 cm; 19,2 x 389,5 cm; 19 x 680 cm gibi uzunlamasına gelişen çizimlerden oluşuyor. onun yapıtlarına öykünen, bunları geliştiren, renklendiren sanatçılar var, öyle ki, çoğunu escher’in özgün çalışmalarından ayırmak zor.   bu çalışmanın çeşitli yerlerinde islamlığı benimsemiş uygarlıkların süsleme sanatlarında örüntü ve kümelendirmelerin kullanıldığını söylemiştik. türklerin de onların arasında bulunduğunu söylemeye gerek yok. aralarında batılıların da bulunduğu pek çok araştırmacı bu örnekleri incelemiş, onları çözümleyen, betimleyen, belgeleyen yapıtlar ortaya koymuş.   batılı kaynaklar türklerin katkısını pek vurgulamıyor, ona islam kültürü içinde değinip geçiyorlar. buna karşı türklerin, tıpkı mimarlıkta ve güzel yazı sanatında olduğu gibi, süsleme sanatlarında, dolayısıyla örüntü ve kümelendirmelerin oluşturulmasında, özgün katkıları var. bu konuyu inceleyen çeşitli kitaplar bulunuyor. bunlardan biri hüseyin kılıçkan’ın (1933) bir yapıtı. bu kitap orta asya’da başlayan bir geleneğin günümüze kadarki uzantılarını çok sayıda görsel örnekle özetleyen bir çalışma.   kılıçkan hem orta asya’dan anadolu’ya türk bezeme sanatı ve örnekleri adlı bu kitabında hem de tarih boyunca bezeme sanatı ve örnekleri adlı yapıtında üç boyutlu olanları da kapsadığı için daha geniş anlamda kullanılan süsleme (tezyinat, dekorasyon) sözcüğü ile iki boyutlu olan bezeme (tezyin, ornament) sözcüğü arasında bir ayrım yapıyor ve çeşitli bezeme türleri ile bu alanda kullanılan terimleri kısaca açıklıyor. bezeme çalışmalarında örgelerin (motiflerin) bir yüzeyde uygulanışı için yedi düzenleme biçimi bulunduğunu söylüyor. bunları,   1. yineleme (örgelerin yan yana dizilmesi),  2. atlama (ikiden fazla örgenin birer atlayarak yan yana dizilmesi),  3. ulama (örgelerin birbirine bağlı olarak uzayıp gitmesi), 4. büyütme (örgelerin aşamalı olarak büyütülüp küçültülmesi), 5. katlama (örgelerin kendi çevrelerinde katlanması), 6. kaydırma (ilk sırada yan yana dizilen örgelerin ikinci sırada kaydırılarak yerleştirilmesi), 7. serpme (örgelerin serbestçe dağıtılması),   olarak vermiş, yüzey bezemesi örneklerinin yanı sıra halı, kumaş ve giysi, çini, ağaç ve taş oymacılığı, sedef ve fildişi kakmacılığı, cam resmi (vitray) işleri, güzel yazı, ebru gibi türk sanatlarından olduğu kadar başka kültürlerin yaratı alanlarından aldığı örneklerle açıklamış.   kümelendirmelerle ilgilenenlerden biri ünlü alman matematikçisi david hilbert (1862-1943), 1900 yılında düzenli kümelendirmeler sorununu (problemini) dile getirmiş. alman matematikçisi heinrich heesch de (1906-1995) 1932’de en çok 28 düzenli kümelendirme olabileceğini ortaya koymuş. 1963’de aynı konu üstünde çalışan mühendis otto kienzle ile birlikte yazdıkları kitapta bunu ayrıntılı olarak anlatmışlar. escher’in 28 düzenli kümelendirme türünün 27’sini bildiği anlaşılıyor, 26’sını da yapıtlarında kullanmış.   süsleme sanatlarında örüntü ve kümelendirmelere yakın başka türler de var, bunlar düğümler ve örgü örgeleri (motifleri). en eski örneklerine kelt sanatlarında raslandığı için bu kültürün adıyla anılmalarına karşın kümelendirmelerin çizgileri kalınlaştırılmışı olarak nitelendirilebilecek bu düğümler ile örgü örgeleri islam kültürünü benimsemiş ülkelerde de yaygın biçimde kullanılmış. onlara kenar süslerinde olduğu kadar bağımsız bir biçimde pek çok elişi ve dokumada raslanıyor.   günümüzde escher benzeri figürlü kümelendirme çalışmaları yapan sanatçılar arasında david annal, robert fathauer, makoto nakamura, yoşi araki, andrew crompton, craig kaplan, chirs ewards, hans kuiper, william (bill) e. wenger, seth bareiss (sethness), guy cousineau, peter raedschelders gibi adlar bulunuyor. michael albers kümelendirmelerini düzgün üç boyutlu geometrik şekillerin üstüne gelecek biçimde de düzenliyor. kümelendirmeler oluşturmaya yarayan bilgisayar yazılımları hazırlanıyor, onları kullanıp ilginç düzenlemeler yapanların katılacağı yarışmalar düzenleniyor. aralarından biri de türkçe olan escher ve yapıtlarıyla ilgili çok sayıda kitap ve gene çok sayıda internet site ve sayfası var.   geometri yalnız iki boyutlu şekilleri değil aynı zamanda üç boyutlu olanları da inceliyor. bunların arasında çok yüzlü şekiller de var. bunlara batı dillerinde “polyhedra” deniyor, o da eski yunanca poly çok, hedra taban</Page><Page Number="68">68  sözcüklerinden oluşturulmuş. bir bölümünün yüzleri eşkenar üçgen, kare, eşkenar altıgen gibi şekillerden oluşuyor. en bilinen örneği küp.   küp örneğinden anımsayacağınız gibi, çok yüzlü geometrik şekilleri açılmış olarak kağıt gibi iki boyutlu bir düzlem üstüne çizmek, sonra da onları katlayarak istenen çok yüzlüyü oluşturmak olası. kümelendirmeler bir yüzeyi boşluk bırakmadan kaplama özelliğini taşıdığından bu tür görüntüler açık bir çok yüzlü üstüne aktarıldıktan sonra katlanırlarsa onun da bütün yüzlerini boşluksuz olarak kaplamış oluyorlar. joost elffers ile andreas landshoff farklı escher kümelendirmelerine bu yöntemi uyarlayıp iki boyutlu bu görüntüleri çeşitli üç boyutlu nesnelere dönüştüren bir çalışma hazırlamışlar. doris schattschneider ile wallace walker da 1987’de yazdıkları m.c. escher kaleidocycles (m. c. escher yansımalı çevrimleri) adlı kitapta bu tür çalışmalara yer vermişler.                                 burada yer alan figürlü kümelendirmeler amerikalı david annal ile seth bareiss adlı sanatçıların hazırladıkları arasından seçildi. sethness takma adını kullanan bareiss’in internet sitesi yanında çocuklar için hazırladığı bir kitabı var, ayrıca çeşitli üç boyutlu kümelendirme çalışmaları da bulunuyor.   sanatsal yaratılar arasında kümelendirmeler, özellikle de figürlü olanlar, matematiğe yakınlıklarıyla da ilgi çekiyorlar. ama onları oluşturmak için matematik bilgisinden çok yaratıcı bir düş gücüne sahip olmak daha önemli. başka ülkelerde örüntüler, bakışık düzenlemeler, aralarında türk örgelerinin de bulunduğu kümelendirmeler sanat eğitiminde olduğu kadar matematik eğitiminde de kullanılıyor, onlarla hazırlanmış boyama kitapları çocuklara olduğu kadar büyüklere de sesleniyor.   çoğu düzenli bir geometriye dayandığı için kümelendirmeleri yapmak zor değil. gene de ilginç düzenlemeler bulmak sanatçıları zorlayabiliyor. bunun aşmanın bir yolu kağıt katlama sanatına başvurmak. bir parça kağıt katlanıp açıldığı zaman ilginç örüntüler ortaya çıkarıyor. japon kağıt katlama sanatında “origami kümelendirmeleri” olarak anılan dal başlı başına bir yaratı alanı. aralarında yassı olduğu kadar üç boyutlu olanlar da var. katlanmış biçimler, bunların fotoğrafları, ön ya da arka yüzlerinin resimleri, katlama çizgilerini gösteren çizimler çok değişik ve ilginç örüntüler verebiliyor. aralarında eric gjerde, andrea russo, benjamin parker, joel cooper gibi adların bulunduğu pek çok sanatçının süslemeci amaçlarla da kullanılabilecek çok güzel yapıtları var.   görüyor musunuz, görsel yanılsamalar konusu bizi nerelere getirdi. belki de bu bölümün adı “süsleme sanatlarında görsel yanılsamalar”, olmalıydı. neyse, artık böyle kalsın.</Page><Page Number="69">69</Page><Page Number="70">70   görsel yanılsamaları kullanan sanatlar  resim ve grafik sanatları  resim önemli bir sanat çünkü hem belgeleyici bir nitelik taşıyacak kadar gerçekçi olabiliyor, hem de bir duyguyu, düşünceyi iletmek amacıyla gerçeği istediği gibi değiştirip çarpıtabiliyor. eski bir öykü bunu çok iyi bir biçimde betimlemiş. bir gözü kör, bir ayağı topal ve kambur bir kral varmış. bu kusurlarını göstermeyecek bir resminin yapılmasını istermiş ama bir türlü bunu başarabilen biri çıkmazmış. günün birinde bir ressam bunu yapabileceğini söyleyerek işe koyulmuş. yaptığı resmi kral çok beğenmiş ve onu ödüllendirmiş.   ressam burada bakış açısına ve modeline verdirdiği poza dayanarak onun kusurlarının görülmesini engellemiş. tablosu kralı diz çöküp elindeki tüfekle nişan alan bir avcı olarak görüntülüyormuş. böylece bir ayağının topal olduğu, eğilip nişan aldığı için de kambur ve bir gözünün kör olduğu anlaşılmıyormuş. bu bir öykü ama ustaca kullanıldığında resim sanatının gerçekleri nasıl etkili bir biçimde değiştirebileceğini çok iyi anlatıyor.   bu sanatın tarihi boyunca iki kaygı hep ön planda olmuş: gerçeği olduğu gibi yansıtmak, ya da onu simgesel bir biçimde anlatmak. başka bir deyişle, sanatçılar soyut ile somut arasında gidip gelmişler. her ikisinde de görsel yanılsamalardan yararlanılmış. görünen nesne ya da varlıkların gerçekmiş gibi resimlerini yapmak kolay bir iş değil, onun için bunu başarabilen sanatçılar her zaman ilgi çekmiş. bu yaklaşımın insanı bile aldatacak kadar abartılı olanlarına fransızca “trompe l’oeil” (okunuşu: tromp loy) deniyor, yani göz kandırmacası. biraz bizim “göz boyamak” deyişimizi anımsatıyor.   eski yunan söylenceleri arasında o dönemin ressamları ile ilgili olan bir öykü bunun ilginç bir örneğini anlatıyor. iö 5. yy’da yaşamış iki ressam olan heraklea’lı zeuxis ile efes’li parrhasius arasında geçen bir olayı. bu sanatçılar kimin daha başarılı olduğuna karar vermek üzere aralarında bir yarışma düzenlemeye karar vermişler. en gerçekçi resmi kim yaparsa yarışmayı o kazanacakmış.   yarışmanın bitiminde zeuxis yaptığı duvar resminin üstündeki örtüyü kaldırmış, altından üzümleri gösteren bir resim ortaya çıkmış. bu üzümler o denli canlı duruyorlarmış ki, çevrede uçuşan kuşlar kendilerini alamayıp onları gagalayabilmek için duvarın üstüne konmuşlar. zeuxis yarışmayı kazandığından emin bir tavırla parrhasius’dan resmini örten örtüyü kaldırmasını istemiş. “..hangi örtü?..”, diye sormuş parrhasius. örtü mörtü yokmuş, onun resmi yalnızca bir örtü gösteriyormuş.   yarışma zeuxis’in yenilgiyi kabul etmesiyle sonuçlanmış. onun daha sonra “..ben kuşları kandırdım ama parrhasius da zeuxis’i kandırdı..”, dediği söyleniyor. başka bir deyişle birinin yapıtı kuşları yanıltırken ötekininki bir sanatçının gözünü aldatmayı başarmış.   romalıların da duvar resimlerinde benzer bir yaklaşım uyguladıkları biliniyor. onlar için bir kaynak “..pompei yakınlarındaki boscoreale villasında olduğu gibi, roma duvar resimleri uzamsal yanılsamalar yaratıyordu.. ..onlara bakarken sanki açık bir pencereden kente bakılıyormuş gibi oluyor, bu da roma evlerinin odalarına daha iç açıcı bir görünüm kazandırıyordu..”, demiş.   başka dönemlerde de bu tekniği kullanan ressamlar var. cimabue (1240-1302) takma adıyla ünlü bir italyan ressam var, cenni di pepo (giovanni), bencivieni di pepo ya da günümüz italyancasında benvenuto di giuseppe adlarıyla da biliniyor. bir seferinde öğrencisi olan ünlü giotto di bondone’nin (1267-1337) bir resmi üstüne konmuş bir sineği kovmak istemiş. ancak sinek kaçmayınca bunun oraya yapılmış bir resim olduğunu anlamış.   sanatçılar trompe l’oeil yöntemini kullanarak yapıtlarını gizliyorlar, ya orada olmayan bir nesneyi oradaymış gibi gösteriyor, ya da duvar gibi var olan bir nesneyi ortadan kaybedebiliyorlar. rönesans resim sanatında görsel algılama sorunlarını inceleyen michael kubovy ile christopher tyler bir kaç tür trompe l'œil olduğunu söylüyorlar. bunları da “..a) kesip çıkarma, b) şömine görüntüleri ve c) her hangi bir yüzey üstüne yapılmış nesne resimleri..” olarak ayırmışlar. kesip çıkarma resim yüzeyinden önde gibi görünen nesne resimlerine deniyor. bunlar arkalarındaki zemine yansıttıkları gölgeleri aracılığıyla öne çıkmış gibi algılanıyorlar. şömine görüntüleri ise yazın kullanılmayan bir ocak ya da şöminenin içinde yer alan nesne resimlerini anlatıyor. 17. ve 18. yy fransa’sında sevilerek kullanılmışlar. sonuncular ise gerçek gibi görünen resimlere deniyor.</Page><Page Number="71">71  roma’da (eski adı villa chigi olan) villa farnesina adlı bir yapı var. onun içindeki salonlardan biri “derinlikçizimler salonu” olarak anılıyor, duvar resimlerini de mimar ve ressam olan baldassare tommaso peruzzi (1481-1536) yapmış. bu sanatçı salonun düz bir sağır duvarını öyle boyamış ki, sanki orada içinde mermer sütunların bulunduğu bir balkon var da oradan roma kentinin bir bölümü gözüküyormuş gibi bir izlenim uyandırıyor. resmin gerek düzenlenişi ve derinlikçizimi, gerekse ayrıntıları ile gölgelendirilmeleri büyük bir ustalıkla bu izlenimi uyandıracak biçimde yapılmış.   michelangelo merisi da caravaggio (1571-1610), samuel van hoogstraten (1627-1678), adriaen van der spelt (1630-1673), frans van mieris (1635-1681), jan van der vaart (1647-1721), cornelis n. gysbrechts (gijbrechts, 1610-1676), borrell del caso (19. yy), william michael harnett (1848-1892), otis kaye (1885-1974) bu tür yapıtları bilinen ressamlar, doğal olarak başkaları da var. avrupa’da barok dönemi de göz aldatıcı resimleriyle ünlü. özellikle iç uzamın sınırlarını ortadan kaldırmaya yönelik pek çok duvar resmi uygulanmış.   bohemya’da, cesky krumlov kentideki krallık sarayında yer alan “maskeli balo salonu”nun duvar resimlerini 1748’de yapan avusturyalı rokoko biçemi ressamı josef lederer (18. yy) bu yapıtının neredeyse her ayrıntısında göz aldatıcılık özelliklerini kullanmış.                      daha ilerki dönemlerde trompe l’oeil tekniğini kullanan sanatçılar bu yanılsamayı belli bir etki uyandırmak, belli bir olguyu vurgulamak, belli bir duygu ya da düşünceyi iletmek amacıyla kullanıyorlar. teknolojik gelişmeler de bu alanı etkiliyor. 1960’ların sonuyla 1970’lerin başında “air brush” adlı boya püskütme tekniğini kullanan ressamlar neredeyse bir fotoğrafı anımsatacak yapıtlar oluşturmuşlar. adı da zaten “foto gerçekçilik” (ya da foto realizm). bu ressamlar yapıtlarını gerçek fotoğraflardan yola çıkarak oluşturuyorlar, kimi zaman bunları fotoğraflardan ayırt etmek olanaksız.   çağdaş türk ressam ve fotoğrafçısı burhan doğançay’ın (1929) kimi yapıtları da bu özellikleri taşıyor. bunlar sanki resim yüzeyinden yırtılmış ama tam koparılmadan sarkıyor gibi bırakılmış tuval parçalarını ya da değişik renklerdeki şeritlerle yapılmış yapıştırma resimleri (kolajları) anımsatıyorlar. sanatçı bu soyut örgelere (motiflere) eklediği gölgelerle düzenlemelerine bir derinlik duygusu kazandırıyor ve trompe l’oeil tekniğini çağdaş bir biçimde yorumluyor. bu çalışmalarının hat sanatını çağrıştıran bir etkisi de var, hatta biri kaligrafi başlığını taşıyor. doğançay ayrıca yapıştırma resim (kolaj, fotomontaj) ve duvar karalaması (grafiti) tekniklerini kullandığı resimler de yapmış. babası da ressam olan sanatçı 2004’de istanbul’da kendi adını taşıyan bir müze kurmuş.</Page><Page Number="72">72  çalışmalarında görsel yanılsama tekniklerini uygulayan en önemli türk grafik sanatçılarından biri hiç kuşkusuz selçuk demirel (1954) olmalı. kimi zaman gerçeküstücü bir yaklaşımla ele aldığı yapıtları 1973 yılından beri türkiye’de ve başka ülkelerde yayınlanıyor ya da sergileniyor. karikatür tadındaki bu çalışmalar kitap kapağı ve dergi resimlemelerinden, asılara (afişlere, posterlere) kadar uzanan geniş bir çeşitlilik gösteriyor. ingiliz sanat eleştirmeni john berger (1926) onun çalışma biçiminden şöyle söz ediyor:   “..selçuk çoğu zaman cebinde küçük bir defter taşır.. ..bir şey gözlemlediği zaman, defterini çıkarıp onu çizer.. ..ama burada gözlemlemek ne anlama geliyor? bu pek ender olarak önünde durup bir şeye bakmaktır. bu bir düşünce de değildir. onun gözlemlediği şey iki ya da daha çok görüntünün imgeleminde buluşmasıdır. bu buluşmalar da empedokles’in ‘garip canavarlar’ dediği şeyi yaratır..”   bu sözler selçuk demirel’in sanatını çok iyi anlatıyor. o da bu yolla kurduğu koşutluklar, yakaladığı zıtlıklarla bir benzerlik ya da çelişkiyi ortaya koyarak vermek istediği iletinin altını güçlü bir biçimde çizebiliyor.   tablo, ası (afiş) gibi görece küçük ölçekli çalışmaların yanı sıra duvar resmi gibi büyük ölçekli çalışmaları olan çağdaş sanatçılar da var. amerikalı ressam john pugh bunlardan biri. tüm duvarı kaplayan gerçekçi resimleriyle görenlere oldukça etkili bir yanılsama yaşatabiliyor.    resim sanatında kullanılan bir başka görsel yanılsama türü de “anamorfik” resimler. eski yunanca “ana  yeniden” ve “morfe biçim” sözcüklerinden oluşturulmuş bu terim ilk bakışta ne olduğu anlaşılmayacak biçimbozmalarına uğratılmış çizim ya da resimler için kullanılıyor. bunların bir bölümü ancak üstünde bulundukları ortama belli bir açıdan bakıldığında alışıldık figürlere dönüşüyor. bir bölümünü görmek için ise ortalarına ya da bir yanlarına silindirik ya da konik aynalar koymak gerekiyor. daha seyrek olarak piramit ya da küre biçiminde aynaların kullanıldığı da oluyor.   anamorfik resimler batı resim sanatında ortaçağdan beri biliniyor, rönesansdan bu yana da çeşitli zamanlarda kullanılmış. en bilinen örneklerden biri alman ressamı genç hans holbein’in (1497-1543) yaptığı büyükelçiler adlı tablosunda bulunan kuru kafa görüntüsü. anamorfik resimlerin yapılmasında resim büyütmede de kullanılan ızgara yönteminden yararlanılıyor. var olan çizim ya da resim bir ızgara oluşturacak biçimde karelere bölünüyor. sonra da ne tür bir anamorfik resim isteniyorsa ona uygun biçimde hazırlanmış başka bir ızgara üstüne aktarılıyor. böyle hazırlanan resimler onlara belli bir açıdan ya da aynalar kullanılarak bakıldığında düzgün bir görüntü veriyorlar.                       günümüzde de bu tür yapıtlar üreten sanatçılar var, özellikle duvar ve kaldırım resimleri yapan julian beaver, kurt wenner, tracy lee stum, eduardor relero, edgar müller / manfred stader, jenny mccracken gibi sanatçılar anamorfik resim yapma kurallarından yararlanıyorlar. kelly m. houle de bu alandaki yapıtları ve kitaplarıyla tanınan bir sanatçı. profesör james hunt ile ressam allan mackay ise kanada’nın ontario eyaletindeki kitchener kentinde bir ağacı sarcak büyüklükte silindirik bir aynaya yansıyan bir görüntü gerçekleştirmişler.</Page><Page Number="73">73             anımsayacak olursanız başlarda küçük şekiller uygun bir biçimde bir araya gelirse birbirlerine bitişik olmasalar bile büyük bir bütün olarak algılanıyorlar, demiş, şablonlarla yapılan resimleri, yazılan yazıları örnek göstermiştik. bunun resim sanatında da örnekleri var. bu resimlerde figürler dış çizgileri ve ayrıntıları olmayan karaltılar (silüetler) gibi gözüküyorlar. izleyici onları kafasında tamamlayarak ne tür bir bütün oluşturduklarını anlıyor. bu resimlere “gouaches découpees” adı da veriliyor.   dekupaj sözcüğü fransızca oyarak kesip çıkarmak anlamındaki decouper’den geliyor. guaj da gene bu dilde suda eriyebilen ama suluboyadan farklı bir tür boyanın adı. ikisi birlikte kullanıldığı zaman renkli kağıtların kesilerek bir zemin üstüne yapıştırıldığı ve üstüne vernik gibi koruyucu bir gerecin katmanlar biçiminde sürüldüğü resim tekniği anlatılmış oluyor. böyle yapılmış resimler artık yapıştırma resim gibi değil de boyayla yapılmış gibi görünüyorlar. (bu da onların başka bir tür yanılsama oluşturmasını sağlıyor.) ünlü ressamların bu tür çalışmaları var. örneğin fransız ressamı henri matisse’in (1869-1954) kimi yapıtları böyle.   resim sanatındaki görsel yanılsamalardan söz ederken çağdaş iki akıma değinmemek olanaksız. bunlardan biri gerçeküstücülük (sürrealizm), öteki de optik sanat. gerçeküstücülük sanatçının düş dünyasına ilişkin görüntüler oluştururken ölçek bozmaları ya da çok görünümlülük gibi olgulardan yararlanıyor. en önemli temsilcilerinden biri olan  ispanyol ressamı salvador dali (salvador domingo felipe jacinto dalí y domènech, 1904 -1989) birden çok biçimde yorumlanacak düzenlemeleriyle tanınıyor. bunların en ünlüsü de voltaire’in büstü ya da köle pazarı adlı yapıtı.   bir başka gerçeküstücü sanatçı olan belçikalı rene magritte de (1898-1967) alışılagelen görme biçimlerini zorlayan, hatta onları tepetaklak eden bir ressam. magritte büyük bir gerçekçilikle yaptığı bir pipo resminin altına “..bu bir pipo değildir..”, diye çelişkili bir tümce yazıp bu yapıtın bir resim olduğunu vurgulayarak her resimde gerçekçi görütüler arayanlara bir ders vermek istemiş. daha ilerki dönemlerde bu sanatçıları izleyen başka gerçeküstücü ressamlar da var. polonyalı rafal olbinski (1945) ile jacek yerka (1952), rus vladimir kush (1965) onların arasında.   kısaca “op art" olarak anılan optik sanat ise doğrudan görsel yanılsamalara dayanan bir akım. sanatçıları iki boyutlu bir düzlemde üç boyutluluk ya da devinim izlenimi oluşturmak, olanaksız derinlikçizimler kurgulamak gibi pek çok etkiyi kullanıyorlar. öncüleri ve en başarılı sanatçıları arasında macar kökenli fransız victor vasarely (vasarhelyi gyözö, 1908-1997), ingiliz bridget riley (1931), amerikalı richard anuszkiewicz (okunuşu; ağnuskiyeviç, 1930), alman kökenli amerikalı joseph albers (1888-1976) gibi adlar var. daha pek çok sanatçı da aynı doğrultuda çalışmış ve çalışıyor.             görece yeni sanatsal yaklaşımlar var, bunlar saykedelik sanat (psychedelic art), sapkın sanat (deviant art), acayip (garip) sanat (grotesque art), “steampunk”, gibi adlar alıyorlar. bu akımlar doğrultusunda yapıt veren sanatçılar da görsel yanılsamalardan yararlanıyor. figürlü dışavurumculuk (figurative expressionism) akımı içinde sayılan çağdaş ingiliz ressamı francis bacon’un (1909– 1992) kimi çalışmalarını da bu kapsam içinde görmek olası.</Page><Page Number="74">74   resim ve grafik sanatlar alanındaki en önemli ad hiç tartışmasız m. c. escher olmalı. hollandalı bu sanatçı yaşamı boyunca taş baskı, ahşap oyma ve kazı resim türünde 448 yapıt vermiş, arkasında da 2000’den fazla resim ve taslak bırakmış. neredeyse her yapıtında görsel algılama sınırlarını zorlayan yanılsamalardan yararlanmış. 1946’da yaptığı balkon adlı yapıtıyla ilgili olarak şöyle demiş: “..arkasından yumruk atarmış gibi yaparak kağıdın düzlüğünü değiştirmek istedim. ama kağıt düz kaldı, ben de bir yanılsamanın yanılmasanı yaratmış oldum..”   onun bir yüzeyi boşluk bırakmadan kaplayan ve figür-zemin ilişkisine dayanan figürlü kurgularıyla, yani kümelendirmeleriyle (karolajlarıyla) ünlü olduğunu söylemiştik. derinlikçizim (perspektif), olanaksız nesne ve figürler, ışık-gölge, görüntüleri üst üste bindirme gibi konularda yapıtları var. bu özellikleriyle pek çok sanatçıyı etkilemiş, hala da etkilemeyi sürdürüyor. büyük bir olasılıkla yapıtları hem bilim adamları hem de sanatçılar tarafından en çok incelenen 20. yy ressamlarından biri. ona öykünen, yapıtlarını onun yaklaşımları uyarınca düzenleyen, düşüncelerini ileri götürmeye çalışan pek çok sanatçı var ama çok azı onun yaratıcılık düzeyiyle anlatım gücüne erişebiliyor.   kanadalı ressam rob gonsalves (1959) aynı resim içinde kesintisiz olarak bir görüntüden ötekine geçen yapıtlarıyla tanınıyor. onun resimlerinin “büyülü gerçekçilik yanılsamaları” adıyla anıldığı da oluyor.             sanat akımlarından söz edilirken “adhokçuluk” (adhocsizm) deyişiyle de karşılaşılıyor. büyük bir olasılıkla latince’den batı dillerine geçmiş olan “ad hoc” geçici, bir kereye özgü anlamına geliyor, genellikle de belli bir amaç için kısa süreli olarak kurulan komite, komisyon gibi şeyler için kullanılıyor. sanat yapıtları için kullanıldığında ise alışılageldik gereçlerin dışındaki gereçlerle oluşturulmuş çalışmaları anlatıyor.   bunun en çarpıcı örneklerinden biri pablo picasso’nun yaptığı bir boğa başı. sanatçı burada bir bisikletin oturulacak yerini (selesini) baş gibi kullanmış, yöneltecini de (gidonunu da) boynuzların yerine yerleştirmiş. ortaya çıkan yapıt bir boğa başına benziyor, ama alışıldık gereçlerle yapılmamış, bir kereye özgü ilginç bir anlatım yakalanmış.   bu yaklaşımın klasik resim sanatındaki en ünlü örnekleri italyan rönesansı ressamlarından olan guiseppe arcimboldo (1527-1593) tarafından yapılan resimler. arcimboldo ürettiği portreleri hayvan, bitki ya da öteki nesnelerle kurgulamış. uzaktan bakılınca bir insan yüzü (portresi) gösteren bu resimlere biraz yaklaşıp ayrıntılara yoğunlaşılınca burun yerine bir fil, göz yerine bir çiçek gibi şeylerin iç içe geçerek o resmi oluşturduğu görülüyor. böylece nasıl picasso’nun düzenlemesi hem bir boğa başı hem de değilse, arcimboldo’nun yapıtlarını da hem öyle hem böyle, bir öyle bir böyle yorumlamak olası. başka bir deyişle bütün bu örnekler bir çok görünümlülük ya da kararsızlık içeriyor. yapıştırma resimler (fotomontajlar, kolajlar) ya da bilgisayarların “photoshop” adlı yazılımlarıyla hazırlanan resimler adhokçuluğun günümüzdeki uzantıları arasında sayılabilir.  bir tablo kendisine belli bir açıdan bakıldığı zaman bir, buna ters başka bir açıdan bakıldığında ise değişik görüntü verecek biçimde de düzenlenebiliyor, hatta bunlara karşıdan bakıldığı zaman gene değişik olan bir üçüncüsü eklenebiliyor. bunu yapmak için resmin üstünde yer alacağı zemin ona dik yerleştirilmiş birbirine koşut düşey şeritlerle bölünüyor. resimler de hem tablo üstüne, hem de bu şeritlerin iki yüzüne yapılıyor. doğal olarak bunu fotoğraflarla gerçekleştirme olanağı da var.</Page><Page Number="75">75                      böyle bir resme yanlardan bakılınca yalnızca şeritlerin üstündeki resimler görülüyor, karşıdan bakıldığında ise hem şeritler hem tuval üstündeki resim algılanıyor. böylece bir tabloya üç resim sığdırılmış oluyor. bu da başka bir çok görünümlülük türü. bir 17. yy ispanyol ressamı bu tekniği uygulayarak çeşitli hıristiyan ermişlerinin resimlerini yapmış. israil kökenli ressam yaacov agam (1928) da bu tür yapıtlarıyla ünlü. zaman zaman atatürk’ü ya da hat sanatı örneklerini gösteren böyle tablolara türkiye’de de raslanıyor.                  sanatçılar çeşitli nedenlerle görsel algılama sınırlarını zorlayan çok görünümlü resimler oluşturuyorlar. “tuvalet masası önünde bir kadın ya da kuru kafa” türü resimler bunun örnekleri arasında, onları öyle ya da böyle görmek olası. amerikalı ressam charles allan gilbert (1873-1929) bunların en bilinenlerinden biri olan all is vanity (her şey gurur) adlı resmi 1892’de yapmış. gilbert’in çağdaşı olan ve çoğu kez onunla karıştırılan george a. wotherspoon da bu tür yapıtlarıyla tanınıyor.   ünlü ressamların da bu konuda denemeleri yaptığı oluyor. yapıtlarında görsel yanılsamaları kullanan salvador dali bunlardan biri. onun yedi çıplak kadın figürünü kullanarak oluşturduğu bir kuru kafa karalamasını fotoğrafçı philippe halsman gerçek modellerle kurgulayarak görüntülemiş, dali de bunun önünde poz vermiş.   çok görünümlülük ya da belirginsizlik uygun resim öğelerinin başka öğeler tarafından ortaklaşa kullanılması ile de elde edilebiliyor. bunlardan biri üç tavşan örgesi (motifi). bu örgede bir üçgen oluşturacak biçimde düzenlenmiş üç tavşan oluyor. her birinin iki kulağı bulunmasına karşın resimde altı değil üç kulak gözüküyor. bu örgeye en eskisi 6. yy’dan sonra çin’de olmak üzere doğudan batıya kadar çeşitli kültürlerde raslanıyor. çeşitli kültürlerin sanat yapıtlarında benzer denemeler var. çok görünümlü resimler olanaksız nesnelerden sonra görsel yanılsamaların en sevilen türlerinden biri, bulmaca olarak düzenlendikleri de oluyor.</Page><Page Number="76">76  resim sanatı öteden beri görsel algılamanın sınırlarını zorlamış bir yaratı alanı. kimi zaman derinlik duygusu uyandırmak, devinimi yansıtmak istemiş, kimi zaman kararsızlık yaratacak ya da aldatmaca oluşturacak yöntemlere başvurmuş, kimi zaman da yeni bir görme biçimi geliştirmeye çalışmış. burada hemen 20. yy başlarında ortaya çıkan iki akım akla geliyor: kübizm ve fütürizm (gelecekçilik).   kübist ressamlar nesnelerin ve kişilerin tek bir bakış açısından görüntülenmesine karşı çıkıyorlar, bunun durağan bir bakış biçimi olduğunu, oysa insanların nesneleri devinim içindeyken algıladığını söyleyerek bunun resme yansıması gerektiğini söylüyorlar. bunu sağlamak için de bir kişi ya da nesnenin hem önden hem de yandan görüntüsünü aynı resim üstünde göstermeye çalışıyorlar. bu tür resimler bakanları yadırgatsa bile arkasında böyle bir düşünce yattığı öğrenilince daha iyi anlaşılıyor. bu akımın iki öncüsünden biri daha önce adını andığımız pablo picasso, öteki de georges braque (1882-1963). onları izleyen başkaları da olmuş.   fütürist ressamlar ise nesnelerin ya da kişilerin durağan bir biçimde görüntülenmesini yanlış buluyorlar. onların devinim içinde olduğunu, bunun da resimlerde gösterilmesi gerektiğini düşünüyorlar. bir italyan ozanı olan filippo tommaso emilio marinetti (1876-1944) fütürizmle ilgili düşüncelerini açıkladıktan sonra pek çok sanatçı bu doğrultuda yapıtlar oluşturmuş. bunlardan biri de marcel duchamp’ın (1887-1968) merdivenden inen çıplak adlı tablosu. uzun poz verilmiş bir fotoğrafı anımsatacak bir biçimde devinimi yansıtıyor.   bu tür resimler hindu kültürünü benimsemiş ülkelerin resim, minyatür, yontu ve kabartma sanatlarını anımsatıyor. bunlarda da kimi tanrı ve tanrıçalar çok kollu ya da bacaklı olarak gösteriliyorlar. doğal olarak onlar görsel bir etki yaratmak amacıyla yapılmamış, daha çok simgesel amaçlarla oluşturulmuşlar. ama dans eden bir tanrıçanın ya da bir savaşım sırasında gösterilen bir tanrının görüntüleri bir devinim izlenimi de uyandırıyor.   resim sanatının başka dönemlerinde de benzer yaklaşımlara raslamak olası. eski mısır resimleri insanı hem önden hem yandan gösteriyorlar. islam kültürünü benimsemiş ülkelerin minyatürleri zaman içinde gelişen bir öyküyü ayrı ayrı değil de tek bir görüntü içine yerleştirme yöntemini kullanmış. kısacası resim sanatı her zaman bir yanıltmaca bulup uygulamış.   genellikle resim sanatından, özellikle de görsel yanılsamaları kullanan türlerinden söz ederken ağırlıklı olarak  başka kültürlerin örneklerine değiniyoruz. bunun bir kaç nedeni var. bunlardan biri onların resim sanatını daha çok kullanmış olmaları. örneğin batı kültürleri bu sanatla ilgili pek çok deney yapmış, ona ilişkin olarak sayısız kuram geliştirmiş. bir başka neden de öteki kültürlerin resim sanatının daha çok incelenmiş ve yayınlanmış olması.   islam kültürünü benimseyen toplumlar ise figürlü resim sanatına pek sıcak bakmamış, hatta kimi zaman bunun yasak olduğunu bile düşünerek öteki sanatlara daha çok ağırlık vermişler. doğal olarak bu onlarda hiç resim yapılmamış anlamına gelmiyor. islam kültürlerinde sanatsal amaçlarla resim kullanılmış, ama gerçekçi betimlemelerden çok simgesel anlatımlar, belgeleyici olmaktan çok süslemeci görüntüler benimsenmiş. bunun en iyi örnekleri de minyatürler.   bir osmanlı minyatür sanatçısı var, adı matrakçı nasuh ( ? -1564). onun çok yönlü bir insan olduğu anlaşılıyor. lobut benzeri sopalarla oynanan ve bir tür savaş oyunu olan matrak adlı spordaki ustalığından dolayı “matrakçı” takma adıyla (lakabıyla) anılıyor. değişik silahları kullanmakta usta olduğu, geometri ve matematik alanında çalışmalar yaptığı, tarih kitapları yazdığı biliniyor. müzikle de ilgilenmiş. aynı zamanda da minyatürcü. bir bakıma tam o sıralarda italya’da egemen olan rönesans düşüncesinin tanımladığı “üstün nitelikleri kendine toplayan (ideal) kişi”, yani “homo universalis” (evrensel insan) kimliğinde biri.   matrakçı nasuh 1. süleyman’ın (kanuni) 1534’deki ırak seferi ile 1538’deki karaboğdan seferine katılmış, barbaros hayrettin paşa komutasında fransa’ya giden donanmada da bulunmuş. bunlarda gördüğü kentlerin, limanların resimlerini, pardon, minyatürlerini yapmış. konumuz açısından ilginç yanı ise yapıtlarında kendine özgü bir biçem kullanmış olması. bu minyatürler kentleri ve üstünde bulundukları toprak parçalarını kuş bakışı olarak görüntülüyorlar. buna karşılık onların içinde yer alan yapılar karşıdan görünecek biçimde çizilmiş. başka bir deyişle, nasuh yapıtlarında hem harita ya da plan, hem de görünüş (cephe) tekniklerini aynı görüntüde birleştirmiş. bu bir ikili görünüm değilse nedir?</Page><Page Number="77">77   tersine derinlikçizim, zaman içindeki olayları üst üste bindirme, aynı görüntüde hem plan hem görünüş teknikleri kullanma, ortak bir öğeyi değişik figürlerde kullanma, bunların hepsi görsel yanılsamalar kapsamına giren şeyler. hamzaname adlı yapıtta yer alan bir iran minyatüründe de duvarlar çizgi kalınlığında... bunların hepsi aranırsa islamlığı benimsemiş kültürlerin resim sanatında başka görsel yanılsamaların bulunabileceğinin kanıtları.   görüldüğü gibi, görsel yanılsamalar sanatsal yaratılar açısından önem taşıyor, onlar tarafından pek çok biçimde ve belli amaçlar doğrultusunda kullanılıyorlar. sanat tarihçisi ernst hans josef gombrich’in (1909-2001) art and ıllusion adını taşıyan bir yapıtı var. bu çalışma sanat ve yanılsama – resim yoluyla betimleme başlığıyla türkçeye kazandırılmış. ne yazık ki, o da islam kültürlerindeki resim sanatına hiç değinmiyor.                                   resim sanatında görsel yanılsamaya dayanan tekniklerin kullanılmasıyla ilgili son gelişmelerden biri kanada’lı sanatçı lewis lavoie tarafından geliştirilen yöntem. bu ressam “mozaik duvar resimleri” (mural mosaics) adını verdiği yapıtlar üretiyor. bunlar tek tek küçük panolar üstüne yapılan çok sayıdaki resimlerin bir araya getirilmesiyle oluşturulan düzenlemeler. genel tasarımı lavoie tarafından yapılan bu büyük boyutlu çalışmalara başka sanatçılar da yapıtlarıyla katılıyorlar. bunların bir bölümü belli bir yerde sergilenten sonra açık arttırmayla satılıyor, geliri kamu yararına çalışan bir hayır kuruluşuna bağışlanıyor. böylece hem ressamlar değişik bir toplu etkinliğe katılmış oluyorlar, hem de yapıtları yararlı bir amaca hizmet ediyor.</Page><Page Number="78">78  başka nesnelerin üstü boyanarak onları farklı bir şeymiş gibi göstermeden, yani maskelemeden söz etmiştik. bunu bir düşkü (hobi) olarak yapan sanatçılar arasında oldukça başarılı olanlar var. bu tür resimler kimi zaman öylesine gerçekçi oluyor, üstüne yapıldıkları nesneyi öyle değiştiriyorlar ki, neredeyse onu kaybedip sanki resmi yapılan varlığın kendisi oradaymış gibi gözüküyorlar. en sevilen türlerinden biri taş üstüne yapılanlar. bunları da bir görsel yanılsama türü olarak görmek olası, aralarında oldukça sevimli olanlar bulunuyor.</Page><Page Number="79">79   asılar  asılar, yani afişler, posterler grafik sanatların içinde ayrı yeri olan bir yaratı alanı. bunlar daha çok özel bir ileti vermeye, duyuru yapmaya yarayan düzenlemeler. onun için içlerinde yazı öğesi de bulunuyor. pek çok sanatçı bu alandaki yapıtlarıyla ün kazanmış. asılar duyuru, tanıtmaca (reklam). yaymaca (propaganda) amaçlarıyla da üretiliyor. tiyatro ve sinema asılarına ise eskiden beri özen gösterilmiş. doğal olarak onlarda da görsel yanılsamaların kullanıldığı oluyor. böyle çalışah sanatçıları arasında ıstvan orosz, rafal olbinski gibi adlar var. selçuk demirel’in de asıları bulunuyor. ıgnition print adlı tasarımcılar grubu tarafından hazırlanan prenomition (önsezi) adlı filimin asısı 2007’de sinema asıları ödüllerinden birini kazanmış.</Page><Page Number="80">80  adlarında doğrudan doğruya “yanılsama” ya da “yanılsamalar” sözcüklerini kullanan, adlarında bu sözcüklerin yer aldığı filimler de var. bunların en eskilerinden biri sinemanın öncülerinden fransız filim yapımcısı georges melies tarafından 1898’de yapılan ıllusions fantasmagoriques (olağanüstü yanılsamalar) adlı filim. aynı yapımcının bir de ıllusions funambulesques (harikulade yanılsamalar) adlı 1903 yapımı bir filimi daha var. bu kısa filimlerin yanı sıra uzun ve konulu filimler de adlarında bu sözcükleri kullanmışlar. daha yakın dönemdeki örneklerden ise 1992’de televizyon için hazırlanan 2002 yapımı ıllusions adlı filim. doğal olarak onların asılarında görsel yanılsamalar kullanılmış.</Page><Page Number="81">81   çağdaş sanat akımları  bu bölümün başında resim sanatının temelde iki kaygısı bulunduğundan, bunların da gerçeği olduğu gibi ya da simgesel bir biçimde yansıtmak olduğundan, başka bir deyişle, sanatçıların soyut ile somut anlatımlar arasında gidip gelmiş olduğundan söz etmiştik. 19. yy’da gerçekçi görüntülerin elde edilmesini sağlayan fotoğrafın ortaya çıkması resim sanatının değişmesine yol açıyor. sanatçılar gerçekçi görüntülerden çok bunların kendilerinde uyandırdığı izlenimleri yansıtmaya, gerçeküstü (ya da dışı) konulara yönelmeye başlıyorlar. aralarında tümüyle soyut düzenlemeleri yeğleyenler de var. böylece pek çok yeni akım ya da yaklaşım ortaya çıkmaya başlıyor. konumuz açısından bunların önemli olanlarına değindik.   akımların hemen hepsi ele aldıkları konuyu ışık, renk, biçim, derinlik, devinim gibi açılardan işleyerek yeni bir anlatım dili oluşturmaya, değişik bir bakma-görme-algılama biçimi yaratarak insanlar üstünde etki uyandırmaya çalışıyor. aşağıdaki tablo bunların belli başlılarını yaklaşık başlama tarihlerini ya da en yoğun oldukları dönemi belirtiyor. anılanlar bu konular üstünde daha çok duran olan batı resim sanatında ortaya çıkmış, belli bir etki yaratmış olan akımlar. önemli bir bölümü çeşitli ülkelerin sanatçıları tarafından benimsenerek uygulanmış. bunların yanı sıra daha az etkili olanlar olduğu gibi onlardan bağımsız olarak çalışan sanatçılar da bulunuyor. yeryüzünün değişik yerlerindeki kültürlerde de resim ve grafik sanatçılarının olduğu unutulmamak gerekiyor. onlardan ve yaratılarından pek çok şey öğrenmek olası.    akımın adı dönemi akımın adı dönemi  izlenimcilik (empresyonizm) 1860-1900 yeni gerçekçilik 1920-1933 noktalamacılık (pointillism) 1880-1900 gerçeküstücülük (sürrealizm) 1924’den   sonra simgeselcilik (sembolizm) 1880-1900 toplumcu gerçekçilik 1950’den sonra yeni sanat (art nouveau) 1890-1910 fantastik gerçekçilik 1950’den sonra dışavurumculuk  (ekspresyonizm) 1900-1920 yeni gerçekçilik 1955-1960 fovizm 1905-1907 renk lekeciliği (taşizm) 1945-1960 kübizm 1907-1925 popüler sanat (pop art, yeni dada) 1958-1975 gelecekçilik (fütürizm) 1910-1914 optik sanat (op art) 1960-1975 orfizm 1910-1920 en azcılık (minimalizm) 1965 soyut resim 1910’dan sonra video sanatı 1960’dan sonra yapımcılık (konstrüktivizm) 1913-1933 bilgisayar sanatı 1965’den sonra süprematizm 1915-1925 arazi sanatı 1968’den sonra dadacılık 1916-1925 karalamacılık (graffiti) 1969 arıcılık (pürizm) 1918 foto-gerçekçilik (photorealism) 1970’ler bauhaus 1919-1933 çoğulculuk (pluralizm) 1980’den sonra   dikkat: görsel yanılsama !                 yatay çizgilerin hepsi birbirine koşut</Page><Page Number="82">82   fotoğraf  fotoğraf özel bir görüntüleme yöntemi. bu ad eski yunanca phos ışık ile graphis çizgiyle anlatım anlamına gelen sözcüklerle oluşturulmuş. ışığın bir yüzeye değişmeyecek, kalıcı bir biçimde geçirilmesi, yazılması (kaydedilmesi) anlamına geliyor. günümüzde bu amaca yönelik makinalarla oluşturulan görüntüleri anlatıyor. bu yöntem 19. yy’da fizik ve kimya alanındaki çeşitli buluşların bir araya getirilmesiyle geliştirilmiş. çağdaş fotoğraf fransız joseph nicephore niepce (1765-1833) ile louis-jacques-mande daguerre (1787-1851), ingiliz william henry fox talbot (1800-1877) ile john herschel (1792-1871) gibi araştırmacıların çalışmalarına dayanıyor. önceleri foto-mekanik olarak kaydedilen ve cam ya da kağıt üstünde sabitleştirilen görüntüler günümüzde elektro-manyetik olarak kaydedilebiliyor ve bilgisayar ya da televizyon görüntülükleri (ekranları) üstünde gösterilebiliyor.   fotoğrafla elde edilmiş bir resmin gerçeği olduğu gibi yansıttığını düşünürüz. oysa bu çoğu kez onun küçük bir kopyası, yansıması. bunu bildiğimiz için görüntülenen nesneyi gerçek boyutlarıyla gözümüzde canlandırabiliyoruz. dünyanın uzak bir köşesinde yaşayıp bu tür resimleri hiç görmemiş olan insanların kendilerine gösterilen fotoğrafların ne olduğunu anlayamadıkları gözlenmiş. bu da ne denli gerçekçi olurlarsa olsunlar bu yöntemle elde edilen görüntülerin yorumlanmasının öğrenilen bir şey olduğunu gösteriyor.   fotoğraf için geliştirilmiş o kadar çok teknik donanım var ki, hangisinin ne tür bir yanılsamaya neden olduğunu kestirmek bile güç. geniş ve dar açılı (tele) objektifler, bunların önüne takılabilen çeşitli filtreler, yakın, uzak, panoramik çekimler, uzun ve kısa süreli poz verdirmeler ilk akla gelenler. bunlara başkalarını da eklemek olası. fotoğrafçılıkta uygulanan bakış açısına bağlı ölçek bozmaları da yanılsamalar oluşturabiliyor.   yüksek bir yapının yakından fotoğrafının alınmasının derinlikçizimsel biçimbozulmalarına neden olduğu biliniyor. böyle bir görüntüde düz olan bir yapı yukarı doğru küçülüyormuş, bir yana doğru eğik ya da eğrilmiş gibi gözüküyor. bunları düzeltmeye yarayan özel objektifler bile var. fotoğrafçılar bütün bunları kullanarak etkileyici olduğu kadar aldatıcı da olabilen görüntüler yaratabiliyorlar, hepsini burada tek tek anmak bile neredeyse olanaksız.   bir görüntünün üstüne dizi biçiminde başka görüntüler getirerek ya da bir biri ardına görüntüler çekerek fotoğrafta devinim izlenimi uyandırmak oldukça eskiden beri bilinen bir yöntem. buna fotoğrafta “stroboskopi” deniyor. fotoğrafçılıkta “ardışık fotoğraflar dizisi” olarak adlandırılan bu yöntemi ilk kez eadweard james muybridge (edward james muggeridge, 1830 -1904) adlı ingiliz fotoğrafçısı uygulamış.   anlatılanlara göre eski bir politikacı olan amasa leland stanford (1824-1893) at yarışlarıyla ilgileniyormuş. arkadaşlarıyla yarış sırasında atların dört ayağının yerden kesilip kesilmediği konusunda tartışırmış, muybridge’i atların ayaklarının yerden kesildiğine ilişkin savını kanıtlamak için görevlendirmiş. o da kendi buluşu olan bir yöntemle koşu sırasında atların dizi resimlerini çekerek stanford’un haklı olduğunu göstermiş. muybridge’in resimlerini hızla arka arkaya izlemek de, tıpkı sinemada olduğu gibi devinim duygusu uyandırıyor.   buna koşut ilginç bir olay daha var. bir fransız bilim adamı olan etienne-jules marey de (1830-1904) aşağı yukarı aynı yıllarda hayvanlarda devinim olgusunu inceliyormuş. bu amaçla kağıt üstüne çizimler yapan mekanik araçlar geliştirmiş, 1874’de bu konuyu ele alan bir kitap yayınlamış, bu yapıt muybridge’in çalışmalarını etkilemiş. onun 1878’de yayınlanan fotoğrafları ise marey’in çalışmalarını etkilemiş, çünkü marey fotoğrafın kendi çalışmaları için uygun bir araç olmadığını düşünürmüş.    fotoğrafçılıkta kullanılan bir başka yöntem de çok hızlı poz verdirmeye dayanıyor. bu yolla gözün göremeyeceği kadar hızlı devinen nesnelerin fotoğrafları çekilebiliyor. bunun örneklerinden biri bir kurşunun bir elmayı delip geçmesini gösteren resimler. onlarla da ilginç etkiler yaratmak olası. amerikalı fotoğrafçı alan sailer (1955) bu tür fotoğraflarıyla tanınan bir sanatçı. ayrıca mor ötesi ya da kızıl ötesi ışıklara duyarlı filimlerle görüntüler elde etmek, üç boyutlu (streoskopik) fotoğraflar çekmek, çeşitli filtreler kullanarak görünen şeyleri görünmez, görünmeyenleri de görünür kılmak olası.   rötuş ve yapıştırma resim (fotomontaj, kolaj) teknikleri de bunlara eklenebilir. rötuş fotoğrafçılıkta resimler basılmadan önce üstlerinde yapılan düzeltme işlemine verilen ad. fotoğraf çekilirken oluşan aşırı mat ya da parlak yerlerin, istenmeyen ışık yansımalarının, açıklık-koyuluk dengesinin düzeltilmesi gibi işlemler için kullanılıyor. portre fotoğrafçılığında yüzdeki iz, leke, ben, çil, kırışıklık gibi görüntülerin azaltılması ya da ortadan</Page><Page Number="83">83  kaldırılmasına yarıyor. yıpranmış, kırışmış, kirlenmiş, lekelenmiş eski fotoğrafları bu yolla onarıp yenileştirmek olası. bilgisayar gibi sayısıl (dijital) araçlarla siyah-beyaz fotoğrafları renklendirme olanağı da var.   genellikle belgelik (vesikalık) fotoğrafların yeni, örneğin son altı ay içinde çekilmiş olması istenir. bunun amacı da görüntülediği kişiyi en son durumunda göstermesidir. ama bu tür fotoğrafları çekenler kimi zaman onların üstünde öylesine rötuşlar yapar ki, görüntülenen kişi neredeyse on yaş gençmiş gibi gözükür. bu da bu tür bir belgelemeye her zaman güvenilemeyeceğinin bir kanıtı.   yapıştırma ise var olan resim ya da fotoğrafların (ya da belli bölümlerinin) başka bir zemine, bir resim ya da fotoğraf üstüne yapıştırılmasıyla oluşan yeni görüntülere verilen ad. resim sanatında olduğu kadar fotoğrafçılıkta da kullanılıyor. buna “illüzyonizm” dendiği de oluyor. böylece, diyelim ki, stüdyoda çekilen bir insan görüntüsü niyagara çağlayanı önüne monte edilerek o kişinin resmi orada çekilmiş gibi gösterilebiliyor. bunun için geliştirilmiş çeşitli yöntemler var, fotoğrafçılık da bunları neredeyse bulunduğu günden beri uyguluyor. isveç kökenli ingiliz fotoğrafçısı oscar gustave rejlander (1813-1875) ile ingiliz henry peach robinson (1830-1901) bu tekniği ilk uygulayanlar arasında anılıyorlar. robinson çalışmalarını “birleştirilmiş baskı resimler” diye adlandırmış. bugün bu tür işlemleri bilgisayarların görüntü düzenlemeye yönelik yazılımları aracılığıyla çok daha kolay ve inandırıcı biçimde yapmak olası.   yapıştırma resim tekniği 1910’lu yıllarda kübist ressamlar tarafından uygulanmış. 1920’li yıllarda dadacılık akımına bağlı sanatçılar da onu oldukça yaygın bir biçimde kullanmışlar. daha ilerde değineceğimiz tanıtmaca (reklam) ve yaymaca (propaganda) da geniş ölçüde ondan yararlanıyor. ingiliz grafik sanatçısı richard hamilton (1922) 1950’li yıllarda yaptığı yapıştırma resimlerle bu sanatın yeniden ilgi odağı durumuna gelmesini sağlamış.   fotoğraflarla yapılan yapıştırma resimlerin günümüzdeki uzantılarından biri fotomozaikler. bunlar küçük fotoğrafları bir araya getirip daha büyük bir figürü, diyelim ki ünlü birinin portresini oluşturmaya dayanıyor, dolayısıyla onlar da ikili bir görüntü oluşturuyorlar.    önemli tören ya da spor gösterilerinde değişik bir mozaik türünün uygulandığını gözlemişsinizdir. burada izleyicilerin bir bölümü zaman zaman kendilerine verilen bir işaret üzerine oturdukları yerin altına yerleştirilmiş pankartları kaldırıp ellerinde tutarlar. bunların yan yana gelip birleşmesinden de bir im, yazı ya da resim görüntüsü ortaya çıkar, canlı bir mozaik uygulaması gerçekleştirilmiş olur.</Page><Page Number="84">84  kimi zaman fotoğrafçılar benzer bir kurgulamayı çok sayıda insanı model olarak kullanarak hazırlıyorlar. bu resimlerde insanlar bir mozaiğin parçaları gibi bir araya getirilerek uzaktan bakılınca anlam taşıyan bir görüntü ortaya çıkarıyorlar. amerikalı arthur mole (1889-1983) bu tür fotoğrafların öncülüğünü yapmış. birinci dünya savaşı sırasında binlerce kişiyi kullandığı resimlerine “yaşayan fotoğraflar” adını vermiş. fotoğrafçı eugene omar goldbeck de (1892-1986) bu tür çalışmalarıyla tanınıyor. benzer yapıtları olan amerikalı fotoğrafçı spencer tunick (1967) ise model olarak kullandığı insanların hepsini çıplak olarak görüntülemesiyle ünlü. sanatçı 2007’de meksika’nın başkenti mexico city’de yaklaşık 18 bin gönüllü katılımcının çeşitli pozlarda resimlerini çekmiş.   fotoğrafta yapıştırma resim (fotomontaj, kolaj) tekniğine benzer başka bir uygulama da değişik yer ve zamanlarda alınmış görüntülerin üst üste bindirilmesi. bunu ya fotoğraf çekilirken aynı kare üstüne resim almak ya da basılırken iki filimi üst üste bindirerek gerçekleştirmek olası. böylece aralarında görsel yanılsamalara yol açanlar da olmak üzere pek çok etki oluşturulabiliyor, örneğin bir insanı yüksek bir yerden aşağı atlarken, ya da yabanıl bir hayvanla birlikte göstermek gibi.   hem amatör hem de profesyonel fotoğrafçıların görsel yanılsama oluşturmak için severek kullandıkları tekniklerden biri de “maskeleme”. bu tür resimlerde fotoğrafçılar iki ayrı görüntüyü üst üste bindiriyorlar, birinin ötekinin bir bölümü örtmesini sağlayarak ilginç ve yanılsama oluşturan resimler elde ediyorlar. örneğin modellik yapan kişi bir dergide yer alan bir resmi kendi yüzünün bir bölümünü kapatacak biçimde tutuyor ve resmi çekiliyor. iki görüntü birbirine karıştığı için de ilk anda modelin dergideki resmin yaptığı işi yapıtığı izlenimi uyanıyor.   eski fotoğrafçılar üstüne bir resim yaptırdıkları bir perdeyi arka plan olarak kullanırlarmış. modelleri de bunun üstünde açılan deliklere başlarını sokarak “askerlik hatırası”, “istanbul hatırası” gibi başlıklar altında resim çektirirlermiş. bu da bir başka maskeleme biçimi. antik dönemlerden kalan kafası kopmuş yontulara başını dayayarak resim çektirmek de öyle.   michael hughes maskelemeyi biraz daha ileri götüren bir yaratıcı. fotoğrafını çektiği nesneleri elinde tuttuğu o yere özgü anı niteliğindeki posta kartı ya da biblo gibi şeyleri kullanarak maskeliyor. böylece de resimlerinde ikili bir görünüm, bir kararsızlık yaratıyor. fotoğrafları gerçekçi görüntüleri yansıtıyor ama göstermek istediği şeyin yerinde, ona bezese bile başka bir nesenenin görüntüsü yer alıyor.                   fotoğrafçıların severek kullandığı aldatmacalardan biri de düzlemler arasında kaydırma yaparak bir şaşırtmaca, yanıltmaç kurgulamak. bunlarda yatay ve düşey resim düzlemleri üstüne nesne ya da modeller öyle yerleştiriliyorlar ki, bir terslik, gerçeğe aykırılık ortaya çıkıyor. kimi zaman da yatay düzlem üstünde gerçekleştirilen bir kurgu yukardan (üstten) yapılan bir çekimle sanki düşey düzlem üstündeymiş gibi gösteriliyor, böylece de olanaksızmış gibi gözüken bir sahne görüntülenmiş oluyor.</Page><Page Number="85">85  özel objektifler kullanılarak anamorfik fotoğraflar oluşturmak da olası. doğal olarak kendiliğinden ortaya çıkan çelişkili, yanıltmaç içeren, göz aldatıcı görüntüleri yakalamak bir fotoğrafçılık becerisi. buna karşılık hazırladığı kurgularla doğrudan görsel yanılsamaları görüntüleyen fotoğrafçılar da var. bunlardan biri walter wick. bu fotoğrafçı stüdyosunda hazırladığı görüntüleri daha sonra kitap biçiminde bir araya getiriyor. steven n. meyers, bert myers, nick veasey gibi sanatçılar x (röntgen) ışınlarını kullanarak ilginç fotoğraflar çekiyorlar.                  fotoğraf makinası olmadan da fotoğraf çekilebileceğini bilir miydiniz? bu tür görüntüleri oluşturmak için fotoğraf kağıdı gibi ışığa duyarlı bir gereç üstüne yerleştirilen nesneler bir süre doğal ya da yapay ışık altında tutuluyorlar. işlemin sonunda kağıdın ışık almayan yerleri beyaz kalırken ışık alan yerleri siyahlaşıyor. doğal olarak yarı geçirgen bölgeler de gri tonları oluşturuyorlar. böylece ortaya bir tür negatif görüntü, ya da kağıt üstüne konan nesnelerin gölge resimleri çıkıyor. bu tür görüntülere “fotogram” adı verilmiş.   bu tür resimler alma yöntemi fotoğrafın ilk dönemlerinden beri biliniyor. bir ingiliz bitkibilimcisi ve fotoğrafçısı, fotoğraflardan oluşan ilk kitabın da hazırlayıcısı olan anna atkins (1799-1871) bu alandaki ilk deneyleri yapanlardan biri. fotoğrafın gelişmesine katkıda bulunan william henry fox talbot’un da çok sayıda bu tür resim oluşturduğu biliniyor. 20. yy’da ise öncü çalışmalarıyla ünlü amerikalı fotoğrafçı man ray (emmanuel radnitzky, 1890-1976) bu tekniği yeniden canlandırmış. alman ressam ve yontucusu max ernst (1891-1976), macar ressam ve fotoğrafçısı laszlo moholy-nagy (1895-1946), ispanyol kökenli fransız ressamı pablo picasso (1881-1973), rus grafik tasarımcısı aleksander mikhailovich rodchenko (1891-1956) gibi sanatçıların da bu alanda çalışmaları var.   kimi zaman raslantısal olarak oluşan bir görüntüyü yakalamak ya da öyle bir görüntüyü kurgulayarak fotoğrafa aktarmak da olası. internette divriği ulucamisini görüntüleyen iki fotoğraf buna bir örnek. burada caminin pencerelerinden birinde oluşan bir gölge sanki oraya bir insan gölgesi vuruyormuş izlenimini uyandırıyor. pencerelerdeki mukarnaslar ile girintili çıkıntılı süslemeler bu görüntünün oluşmasına neden oluyorlar, fotoğrafçı da bunu gözlemiş, ikinci bir resim daha çekmiş.</Page><Page Number="86">86  fotoğraftaki son gelişmenin sayısal (dijital) kameralar olduğu biliniyor. bunlar, başka pek çok şey gibi, derinlik ayarlamasını da otomatik olarak yapıyorlar. gene de üstüne odaklanılan nesnenin önünde ya da arkasında kalan yerler hafif bulanık çıkabiliyor. odaklanma sorunu resimde de var. kimi dönem ya da akımlarda resmin ön ile arka planları arasında bir netlik ayrımı yapılmıyor, resimde her ikisi de aynı keskinlikte gösteriliyor. buna karşılık hava derinlikçiziminin (atmosferik perspektifin) bulunduğu rönesansdan sonra bu konu üstünde titizlikle duran ressamlar var ve bu olguyu daha gerçekçi resimler oluşturmak için kullanıyorlar.   isveç’li bir optik uzmanı olan sven-ake afsenius aynı görüntüde birden çok noktaya odaklanma olanağı sağlayacak buluşuyla bu teknolojiye katkıda bulunmuş. onun “focoz” adını verdiği yöntemi kullanan kameralarla ön, orta ve arka planda bulunan bütün nesneler aynı netlikte görüntülenebiliyor. afsenius buluşunun fotoğrafa yeni bir olanak sağladığını, özellikle kimi tanıtmaca (reklam) fotoğraflarında bu yöntemin yararlı olabileceğini söylüyor. gerçekten de “piza kulesini eliyle iten adam”, “kola şişesi üstünde duran kız” gibi fotoğraflarda bu yöntemin iyi sonuç vereceği anlaşılıyor.                  fotoğrafın en büyük özelliği görüntülediği sahnelerin gerçekçi olması, yani görüntü çerçevesine (kadrajına) giren her şeyi olduğu gibi yansıtması. ama fotoğrafçılıkta da gerçeküstücülük var. bu tür fotoğrafları çekmek için resmi alınacak kişi ya da nesnelere özel biçimde poz verdirmek gerekiyor. portre çalışmalarıyla ün yapmış letonya kökenli amerikalı fotoğrafçı phillipe halsman (1906-1979) 1941 yılında gerçeküstücü ressam salvador dali ile tanıştıktan sonra bu yaklaşımı fotoğraflarında uygulamaya başlamış. her iki sanatçı 1940’lı yılların sonunda birlikte çalışmalar yapmışlar. bunlardan biri dali atomicus adını taşıyor. bu resimde uçuşan kediler, havada duruyormuş gibi gözüken sular var. ünlü ressam ise tam sıçradığı bir anda görüntülenmiş. bu tür anlık görüntülere “zamanı durdurmak (ya da dondurmak)” adının verildiği de oluyor.                             fotoğrafın anlık bir görüntüyü yakalayabilmesi olanaksızmış gibi görünen bu tür resimlerin çekilmesini sağlıyor, bu tekniğe “zamanı durduma (ya da dondurma)” adı da veriliyor. phillipe halsman bu tekniği daha sonra portre fotoğraflarında kullanmış, resmini aldığı ünlü kişileri zıplarken görüntülemiş. bu tür fotoğraflarından oluşan</Page><Page Number="87">87  bir albümünde özellikle ünlü kişilerin sıçrama sırasında bu eyleme yoğunlaştıkları için böyle resimlerin onların insanca, hatta çocuksu yanlarını daha iyi ortaya çıkardığını anlatmış.</Page><Page Number="88">88   üç boyutlu görüntüleme  her türlü resim bir düzlem üstünde yer alıyor, yani iki boyutlu bir olgu. ama biz doğal koşullar altında çevremizi üç boyutlu olarak algılıyoruz. bunu, yapay olarak da olsa, iki boyutlu görüntülerle sağlama olanağı var mı? bu sorunun yanıtı evet. stereoskopi adı altında geliştirilmiş yöntemler buna olanak veriyorlar.   stereoskopi sözcüğü eski yunanca’dan alınan sözcüklerle oluşturulmuş bir deyim. “stereos” bu dilde katı anlamına geliyor, genişletilmiş olarak da üç boyutluluğu, uzamsallığı (mekansal oluşu) anlatmak için kullanılıyor. “skopein” ise görmek demek. stereoskopi de üç boyutlu görmeyi anlatıyor. stereo sözcüğünün arkasına görüntü anlamına kullanılan “gram” ya da “graf” sözcükleri geldiğinde ise bu yöntemle hazırlanmış resimler anlaşılıyor.   stereoskopi konusu eskilerden beri insanların ilgisini çekmiş. bilimsel olarak araştırılması 19. yy’da başlıyor. bu yüzyılda fotoğrafın geliştirilmesi onun bu alana da uyarlanarak sınırlarının genişlemesine yol açmış. ingiliz araştırmacısı charles wheatstone (1802-1875) çeşitli buluşlarıyla bu alandaki çalışmaların öncüsü sayılıyor.   en yalın biçimiyle stereoskopi yan yana iki resmin bir arada görülmesine dayanıyor. hani bir yere bakarken başımızı oynatmadan aynı yere bir sağ bir sol gözümüzle baktığımızda iki görüntü arasında küçük bir fark olduğunu algılarız ya, buna “binoküler (her iki gözle ilgili) paralaks (farklı iki yerden çok uzaktaki bir noktaya yönelmiş iki doğru arasındaki açı)” deniyor. eğer bir görüntü gözler arasındaki bu bakış açısı değişimini gözetecek biçimde yan yana iki resim biçiminde hazırlanırlarsa, onları üç boyutluymuş gibi algılama olanağı var. bunun için ya gözleri hafifçe şaşılaştırarak resimleri üst üste bindirmek, ya da onları üst üste getiren bir gözlükle bakmak yetişiyor. başka bir deyişle, bir görsel yanılsama oluşturarak beyni aldatmak, onu üç boyutlu bir görüntü algıladığına inandırmak gerekiyor.   böyle görüntüler, her birinin kendine özgü hazırlanış ve izleniş yöntemi olmasına karşın, hem çizim ve resim, hem durağan fotoğraf hem de devinen filimlerde oluşturulabiliyor. bunlar özel bir bakma biçimi gerektirdiğinden onları ayrı bir görsel yanılsama kümesi olarak ele almak yanlış sayılmaz.    stereoskopik görüntüler oluşturmak için çeşitli yöntemler bulunmuş, bunları göstermek için de çok sayıda aygıt geliştirip kullanmış. bugün bunların önemli bir bölümü çeşitli adlar altında müzelerde sergileniyor, özel derlemlerde yer alıyor. aralarında hala üretilip kullanılanları da var. bu tür resimler kitap ya da albümler biçiminde de yayınlanmış. bunlar resimlerin görülmesini sağlayan gözlükler de veriyorlar.     anaglifler  görüntüler tek bir düzlem üstünde ama iki farklı renkle hazırlanırsa buna “anaglif” deniyor. bu tür resimleri üç boyutlu olarak algılamak için iki renkli gözlükler kullanılıyor. anaglif eski yunanca’dan alınmış ana üst, yukarı ile gluphein oymak anlamına gelen sözüklerle kurulmuş, bulunduğu düzlemin üstüne çıkan, kabartma anlamına geliyor, böylece bir tür üç boyutluluğu anlatıyor. bunlarda binoküler paralaks gözetilerek çizilmiş ya da, eğer fotoğrafsa çekilmiş, iki resim biri mavi-yeşil, öteki de turuncu-kırmızı gibi renk tonlarıyla hazırlandıktan sonra üst üste getiriliyor. çıplak gözle bakıldığı zaman bir biri üstünden kaymış iki görüntü gibi gözüken bu resimlere renkli camları olan gözlüklerle bakıldığı zaman bir derinlik algılaması oluşuyor.</Page><Page Number="89">89   anagliflerin bulunması 19. yy’ın ortalarına raslıyor. w. rollman 1853’de çizimlerde kullanılabilecek ilkeleri belirlemiş. iki fransız araştırmacısı joseph d’almeida ile louis ducas du hauron’un da 1858’de başlayan deneyleri var. hauron ilk basılı anaglifleri kullanmasıyla tanınıyor. amerikalı william friese-green ise 1889’da anagliflere dayanan ilk filmi yapmış, bu filim 1893’de izleyicilere gösterilmiş. özellikle 1920’li yıllarda sevilen bu tür filimlere “plasticon”, “plastigram” gibi adlar veriliyor. günümüzde böyle filimler çift renkli değil polarlanmış (polarize edilmiş) gözlüklerle izleniyor. anaglifler genellikle iki renkli yapılmalarına karşın onları dört renkli olarak düzenleme olanağı da var.                stereogramlar  bu tür görüntüleri fotoğraflarla da elde etme olanağı var, bu yöntemi uygulayan özel fotoğrafçılık dalına “üç boyutlu (ya da stereografik) fotoğrafçılık” deniyor. görüntüleri uygun bir bakış açısıyla iki filim karesi üstüne aktaran özel fotoğraf makinaları var ama streoskopik resimleri sıradan bir makinayla oluşturmak da olası. bunun için seçilen görüntünün resmi çekildikten sonra yana doğru bir adım atıp aynı resmi bir kez daha çekmek gerekiyor. eğer polaroid marka makinalarda olduğu çekilen resmi hemen basılı olarak veren bir makina kullanılıyorsa daha da kolay. bundan sonraki iş iki görüntüyü yan yana getirmek ve onlara ya gözler gerektiği gibi odaklanarak, yani biraz şaşılaştırılarak, ya da bu amaçla hazırlanmış bir gözlükle bakmak. böyle resimleri çekmek ve onları izlemek için uygun bir görüş açıları yakalanıncaya kadar biraz deney yapmak gerekiyor.   üç boyutlu görüntüleri göstermek için geliştirilen aygıtlar arasında en tanınanlardan biri “viewmaster” olarak bilineni. iki gözle bakılan dürbünü anımsatan bu aygıt, içindeki mercekler aracılığıyla, ön bölümüne yerleştirilen bir disk üstündeki saydam resimleri derinlik duygusu uyandıracak bir biçimde gösteriyor. bunlar her hangi bir yere ait manzaralar olabildiği gibi bir öykünün belli aşamalarını anlatan görüntüler de olabiliyor. viewmaster’in bulucusu alman kökenli amerikalı william (wilhelm) b. gruber (1903). buluşunu harold graves ile birlikte 1938’de üretmeye başlamış, günümüze kadar da geliyor. başta çocuklar düşünülerek hazırlanmamış olmasına karşın</Page><Page Number="90">90  bugün daha çok onlara seslenen bir oyuncak durumuna gelmiş olan viewmaster’lerin değişik ülkelerde çok çeşitli benzerleri de üretilmiş.   şaşı-bak-şaşırlar  okuyucularımız bir ara bu ad altında yayınlanan resim-bulmacaları anımsayacaktır. onlar da bir tür stereogram. raslantısalmış gibi düzenlenen siyah-beyaz noktalar ya da renkli benek, leke ve örgelerle (motiflerle) hazırlanan bu resimlere bakılırken ne olduğu anlaşılmayan, soyut bir görüntü algılanıyor. ama gözler şaşılaştırılarak resim yüzeyi dışındaki bir noktaya odaklanınca içine saklanmış olan gizli görüntü algılanabilir duruma geliyor.   günümüzde bu tür stereogramları üretenler arasında gene levine, stefan van den bergh, yury krashnikov, kazuhiko kondo gibi adlar var. aşağıdaki renkli stereogram bu etkinliğin sanatsal bir uğraş olarak görülmesi gerektiğini savunan g. levine tarafından hazırlamış. siyah-beyaz olan ise bulunması gereken gizli resim.          levine internet sitesinde onlara nasıl bakılırsa gizli resimlerin daha kolay görüleceğini de anlatıyor. bunlardan biri onun “katı” olarak adlandırdığı gözleri şaşılaştırarak bakma. “yumuşak” bakmada ise gözler şaşılaştırılmadan uzaklara dalıp gitmiş gibi bakılıyor. her ikisinde de resimleri gözlere yaklaştırıp uzaklaştırarak gizli görüntülerin yakalanacağı uzaklığın bulunması gerek. bu yapılırken insanın kendini gevşek bırakması öneriliyor. resimlere nasıl bakılacağı bir kez öğrenilince sonraki izlemeler daha kolay oluyor.</Page><Page Number="91">91   stereoskopik resimlerin uzay araştırmalarından tıbbi araştırmalara kadar çeşitli kullanım alanları var. tanıtmaca (reklam) amacıyla hazırlandıkları, gazete ve dergiler tarafından armağan olarak verildikleri de oluyor. en yaygın uygulama alanı ise hava fotoğraflarını üç boyutlu görüntülere dönüştürmek, daha sonra da bunlara dayanarak resmi alınan bölgenin topografik haritasını çıkarmak. bu etkinlik fotogrametri, stereofotogrametri gibi adlar alıyor. o da mimarlık, mühendislik, üretim, nitelik denetlemesi (kalite kontrolü), polis araştırmaları, yerbilim (jeoloji), kazıbilim (arkeoloji), hava bilgisi (meteoroloji) gibi çeşitli alanlarda kullanılıyor. filim yapımcılığında da kamerayla çekilen görüntüler ile bilgisayar aracılığıyla üretilen görüntülerin birleştirilmesinde ondan yararlanılıyor.   bir de melez (karışık, hibrid) olarak adlandırılan görüntüler var. bunlar yakından bakınca bir, uzaktan bakınca başka bir görüntü veren resimler. burada gözler aynı görüntü düzlemine odaklanıyor ama onların resme yakın ya da uzak oluşu bakış açısını değiştirdiğinden bu tür resimler birbirinden farklı iki görüntü veriyorlar. antonio torralba ile aude oliva bu tür resimler hazırlamışlar.                          hologramlar  oldukça yeni, dolayısıyla yaygın olmayan bir tür üç boyutlu görüntüleme biçimi de hologram. bu sözcük eski yunanca holos bütün ve grafe yazmak, çizmek (kaydetmek) sözcüklerinden oluşuyor.türkiye bilimsel ve teknik araştırma kurumu (tübitak) tarafından yayınlanan bilim ve teknik dergisinin internet sayfasında hologramla ilgili şu bilgiler yer alıyor:   “..hologram, eşevreli lazer ışınlarının kullanılmasıyla elde edilen resime verilen ad. hologram elde etmek için uygulanan yöntemse holografi olarak adlandırılır.  holografi normal fotoğraf tekniğinden bazı farklılıklarla ayrılır. her ışık dalgasının üç özelliği vardır: dalga yüksekliğiyle tanımlanan şiddeti, dalgaboyu uzunluğuyla tanımlanan rengi ve doğrultusu. gümüşlü levha üzerine çekilen ve siyah beyaz fotoğraflarda, ışıktaki şiddet değişiklikleri kaydedilirken, renkli fotoğraflarda dalgaboyu değişiklikleri de kaydedilir.  hologramdaysa, ışığın şiddetiyle birlikte, ışık dalgalarının doğrultusu da kaydedilerek bir cismi üç boyutlu görmemiz sağlanır. bu, tek renk hologramlar için geçerli olsa da renkli hologramlar için ışığın her üç özelliği de kaydedilir.  üç boyutlu bir görüntü elde edebilmek için, kaynaktan yayılan ışığın fotoğrafını çekmek gerekiyor. ışığın hareket eden ve bu sırada çeşitli tepe ve çukur noktaları oluşturan dalgaları bir an için dondurulup fotoğraflanabilirse, ışığı yansıtan cismin üç boyutlu özelliklerini taşıyan dalga örneği yeniden oluşturulabilir. bu noktadan hareket edilerek, cisimden yansıyan lazer dalgalarının genlikleri ve fazları kaydedilip hologram elde edilebilir..”</Page><Page Number="92">92  bu teknolojinin geliştirilip yaygınlaştırılması üç boyutlu görüntüleme konusunda yeni oluşumlara yol açacak gibi gözüküyor. onu televizyona, sinemaya uyarlamak için çalışmalar yapılıyor.                   dikkat: görsel yanılsama !                                               kitap biraz arkaya eğilip şekle gri noktadan ve tek gözle bakılınca üç boyutluymuş gibi gözüküyor.  bu resim 1870’de j. w. schwenck tarafından yapılmış.</Page><Page Number="93">93   sahne sanatları  opera, operet, tiyatro, sözsüz oyun (pandomim) ve bale gibi sahne sanatları kendi başlarına birer yanılsama. sınırlı bir uzamda, yani sahnede, sınırlı bir süre içinde, belli bir amaç doğrultusunda hazırlanmış fiziksel ortamlarıyla bir imgelem (düş dünyası) yaratıyorlar. oyuncular rolleri gereği başka karakterleri canlandırıyor, inandırıcı olmak için oyunun gerektirdiği giysileri giyiyor, gerekirse makyajla yüzlerini değiştiriyorlar. ışık, müzik, ses efektleriyle desteklenen düşsel bir oyun sergiliyorlar. bunu yaparken de güzelduyu (estetik) ilkelerini gözetiyorlar.   sahne sanatları her zaman gerçekçi olmuyor. dekorsuz, kostümsüz oyunlarda olduğu gibi zaman zaman sınırları zorlayıcı deneyler de yapılıyor. eugene ıonesco (eugen ıonescu, 1909-1994), bertolt brecht (1898-1956), samuel beckett (1906-1989) tiyatrolarında olduğu gibi gerçeküstücülük, yabancılaştırma, saçma sapanlık (abzürdlük) etkilerini kullanan girişimler var. biz bunların yapay ve yapmacık olduğunu bile bile onları izliyor, bunların gerçekleştirilişindeki beceri ve başarıdan etkilenip keyif alıyoruz.   doğal olarak bu sanatlar da bir etki yaratmak ya da bir şeyi vurgulamak için görsel yanılsamalardan yararlanıyorlar. 19. yy’da sahnede ruh ya da hayalet görüntüsü canlandırmak istendiğinde aynalar kullanılırmış. böylece gerçek oyuncular, diyelim ki, kılıçlarıyla ona saldırdıklarında bu görüntüye bir zarar veremediklerinden uyandırılmak istenen etki pekişir, gerçekmiş gibi algılanırmış. kimi göstericilerin tek başına böyle sunuşlar yaptığı biliniyor.   benzer bir etkiyi ışıkla da yaratmak olası. oyuncular hamlet oynarken bundan yararlanıyorlar. ingiliz yazar ve ozanı william shakespeare’in (1564-1616) bu ünlü yapıtının bir sahnesinde prensin cinayete kurban giden babası hayaleti görünüyor. bu sahnenin etkili olması için ruh izleniminin inandırıcı olması gerek. sahne karanlık bir gecede geçiyor, onu oynayan oyuncu da siyah bir pelerin giyiyor. bunun içinde seyircilere belli etmeden tuttuğu bir el feneri oluyor, ışığı da alttan oyuncunun yüzüne vuruyor. böylece yalnızca yüzün aydınlanmasıyla kalınmıyor, aynı zamanda ışık tersten de geldiği için oldukça etkileyici bir hayalet görüntüsü ortaya çıkıyor.    oyuncuların yüzlerinin daha belirgin bir biçimde görünmesi için sahne sanatları eskiden beri yüz boyamadan (makyajdan) yararlanıyorlar. eski yunan tiyatrosunda daha büyük görünmek için oyuncular maske takar, yüksek tabanlı ayakkabılar giyermiş. benzer olgular öteki kültürlerin geleneksel tiyatrolarında da var. palyaçolar, soytarılar da makyajdan yararlanıyorlar. zaten tiyatronun simgesi de biri gülen biri ağlayan iki maske değil mi?   abartılı giysilerle farklı bir görüntü verme olgusuna öteki gösteri sanatlarında da raslanıyor. örneğin palyaçolar çok büyük ayakkabılar giyiyor, sirk cambazları uzun sırıklar üstünde yürüyorlar.   sözlü anlatımdan çok yüz ve beden devinimlerine (mimik ve jestlere) dayanan sözsüz oyun (pandomim) sanatı da görsel algılamaya, dolayısıyla yanılsamalar yaratmaya ağırlık veriyor. pandomim sanatçıları (ya da mimciler) boş bir sahnede sanki bir kafese kapatılmış gibi davranıyor, bir merdivene tırmanıyormuş gibi yapıyor, olmayan bir şeyi varmış gibi göstererek gözümüzde (beynimizde) sanal bir imge (imaj) yarattıktan sonra bir olayı anlatıyor, bir durumu canlandırıyorlar.   orta oyunu gibi geleneksel ve günümüzdeki deneysel tiyatro örnekleri de çok az dekor kullanmalarına karşın belli bir ortamın imgesini yaratabiliyorlar. pandomimin en ünlü sanatçısı fransız marcel marceau (1923-2007). türkiye’de de karikatürcü oğuz aral (1936-2004) ile erdinç dinçer bu sanatın başarılı uygulamacıları arasında olmuşlar.   sahne bu fiziksel ortamın sınırlarını belirliyor. onun nitelikleri ise dekorlar ve aksesuar adı verilen ve dekor gereği kullanılan eşyalar da yaratılan imgeleme katkıda bulunuyorlar. bunlar uyandırmak istedikleri izlenime göre gerçekçi uçtan soyut uca kadar uzanabiliyorlar. onların hazırlanmasında, kullanılmasında, değiştirilmesinde makinalar kullanılıyor. tiyatro yapılarının mimarlığını bile etkiliyorlar, yan ve arka sahneler, dönen, inip kalkan sahneler bu amaçla yapılıyor. biz de orada sunta, kontrplak hatta karton üstüne boyanmış taş ve derz görüntüsünü değil, örneğin bir şatonun kalın duvarlarını görüyoruz.</Page><Page Number="94">94   sahne sanatlarının görsel etkiler yaratmak için makinalardan yararlandığı da oluyor. bunların arasında insanları sahnenin bir ucundan öbürüne uçuran, birden bire ortadan kaybeden, rüzgar estiren, sis ya da duman yaratan, kar yağdıran çeşitli düzenekler var. sahnede doğal öğeler yer alıyormuş gibi göstermek olası, örneğin çiçekler, ağaçlar olabiliyor. uzakta dağlar gözükebiliyor. suyun varlığı duyumsatılabiliyor. bütün bunlar ses ve ışık düzeniyle destekleniyorlar.   ışıkla sahnede ilginç etkiler yaratmak olası. bunlardan biri kesik kesik görüntüler oluşturma. bilindiği gibi sessiz sinema döneminden kalan filimler, bu teknoloji henüz bugünkü kadar gelişmemiş olduğundan, devinimleri yumuşak bir akıcılıkta değil de kesik kesik gösterir. canlı olarak böyle bir görüntü yaratılmak istendiğinde bir oyuncu o dönemin ünlü oyuncularından birinin, örneğin şarlo’nun (charlie chaplin, 1889-1977) kılığına girip sahnede onun gibi yürümeye başlıyor. onun üstüne kısa aralarla yanıp sönen bir ışık verildiğinde eski filimlerde olduğu gibi devinimleri kesik kesik algılatan bir görüntü oluşturuluyor.   tiyatro ışık-gölge ilişkisine dayanan etkileri de kullanıyor. ama bu etki daha çok perde tiyatrosunda önem taşıyor. uzak doğu ülkelerinde ortaya çıkan perde tiyatrosunun bizim kültürümüzdeki uzantısı ise karagöz. burada saydamlaştırılmış manda, sığır ya da deve derisinden yapılan figürlerin renkli gölgeleri bir perdeye yansıtılıyor ve bir öykünün kurgusuna uygun biçimde oynatılıyor.    karagöz figürlerine resim anlamına da gelen “tasvir” adı veriliyor, oynatıldığı beyaz perdeye "ayna" ya da “hayal perdesi” deniyor. oynatanlara da “hayali” denmesi boşuna değil, çünkü onlar kurmaca bir imgelem (düş dünyası) yaratıyorlar. son dönem karagöz oynatıcılarının en ünlüsü hayali küçük ali takma adını kullanan mehmet muhittin sevilen (1886-1974) olmuş. oynatıcılığının yanı sıra kitapları ve bir bölümünü kendi hazırladığı karagöz tasvirleri derlemleri (koleksiyonları) ile de tanınıyor. o da hem hayali hem de derlemci olan emin şenyer’in internet sitesinden karagöz ve hacivat figürleri ısmarlamak olası.                     başlarda andığımız richard block’un sinemayla ilgili olarak yaşadığımız işitsel yanılsamayı anlatan sözlerini anımsayacak mısınız? benzer bir yanılsamanın karagöz’de de olduğunu söyleyelim. yok, yok, orada sesler doğru yerden, yani perdenin arkasından geliyor. bu, öykünmeye (taklide) dayanan bir yanılsama. karagöz’deki kadınlı erkekli tipler osmanlı imparatorluğda yaşayan farklı etnik gruplara bağlı insanlardan oluşuyor. onları oynatan kişi de onların ağzıyla, konuşma biçimleriyle konuşuyor. biz bunu aynı kişinin yaptığını bilsek bile her seferinde onu o sırada perdede görüntüsü olan kişiye ait farklı bir ses gibi algılıyoruz.   dilerseniz buna kuklaları da ekleyebiliriz. başlarda bir yerde söylediğimiz gibi, kuklacılık da yanılsamalardan yararlanan bir gösteri dalı. parmağa ya da ele takılarak, ip ya da sopalar kullanılarak oynatılan, yalın ya da karmaşık hazırlanmış çok çeşitli tür ve boyda kukla var. hangisi olursa olsun, hepsi sanal bir canlandırma yaratmak için kullanılıyor.   kukla da, karagöz gibi, sinema ve televizyonun etkisiyle önemini yitirmeye yüz tutan bir yaratı alanı. gene de bu geleneği sürdüren sanatçılara raslanıyor. türkiye’de ibiş’le memiş, ingiltere’de punch ve judy, almanya’da</Page><Page Number="95">95  kasperle kukla tiyatroları hala çekiciliklerini koruyorlar, özellikle çocuklar arasında. çin kukla tiyatrosu uzun süre sevilirliğini korumuş bir gösteri sanatı olmuş.   çekler de kuklacılıkta ün yapmışlar, onu sinema, televizyon gibi çağdaş iletişim türlerine uyarlayacak yöntemler üstünde çalışmaları var. en ünlü çek kuklacı olarak bohemya doğumlu jiri trnka’nın (okunuşu: yerşi trinka, 1912-1969) adı anılıyor. kukla yapımcısı da olan bu sanatçının tek tek kamera çekimleriyle elde edilen kareleri art arda getirmeye dayanan canlandırma tekniğiyle üretmiş olduğu filimler var. kuklaların televizyon gösterilerine uyarlanmasının en ünlü örneği “muppets” adlı dizi. bu dizinin karakterlerini amerikalı kuklacı ve televizyon yapımcısı james maury "jim" henson (1936-1990) yaratmış. en ünlü kukla ise hiç kuşkusuz carlo collodi takma adını kullanan italyan yazar carlo lorenzini (1826 -1890) tarafından 1883’de yaratılan pinokyo (pinocchio) olmalı.   japonlar "bunraku” ya da “ningyo joruri" adlı tiyatrolarıyla kukla sanatı içinde özgün bir yer alıyorlar. burada bir sahne oluyor, onun arkasında yer alan bir korkuluğun gerisinde duran üç kuklacı insan boyunun yarısı büyüklüğünde ve oldukça gerçekçi biçimde yapılmış kuklaları oynatıyorlar. sahnenin yanında ise öyküyü anlatan kişi ile müzik yapanlar bulunuyor. oyunları içinde gerilimli insan ilişkilerinin bulunduğu (dramatik) öykülere dayanan bu tiyatroda kuklaları oynatmak oldukça deneyim gerektiren bir iş.   bunraku dışındaki kukla tiyatrolarında kuklacılar genellikle gözükmüyor. buna karşılık oyunun sonuna doğru bir neden yaratıp sahnede göründüklerinde ise birden ortaya çıkan ölçek değişimiyle o zamana kadar oyunun gidişine kapılıp gözlerini kukla ölçeğine ayarlamış olan izleyicilerin üstünde büyük bir şaşkınlık yaratıyorlar.</Page><Page Number="96">96   sinema  sahne sanatları için söylediklerimiz sinema için de geçerli. o da çok çeşitli yöntemler kullanarak bir imgelem (düş dünyası) yaratma etkinliği. sinemanın yanılsamalardan yararlandığına daha önce de değinmiştik.   görsel algılamada “görüntünün sürekliliği” (persistance of vision) adı verilen bir olgu var. buna göre durağan nesnelerin aşama aşama değişen görüntüleri, aralarına kısa bir ara yerleştirilip art arda izlendiği zaman gözde sürekliliği olan bir devinim görülüyormuş gibi bir etki uyandırıyor, çünkü her resim ağ katmanı üstünde kısa süreli bir iz bırakıyor.   aralarında sinemanın bulunduğu dizi resimlerin art arda izlenmesinin bir devinim algılanmasına yol açtığını ilk kez 1824’de peter mark roget adlı bir ingiliz araştırmacısı açıklamış. çek kökenli amerikalı psikolog max wertheimer (1880-1943) 20. yy’ın başlarında bu konuyla ilgilenmiş, karanlık bir odada duvara yansıttığı bir ışık noktasını söndürüp çeşitli hızlarla çeşitli uzaklıklara yeniden yansıtmış. bir süre sonra hız ve uzaklık aralıklarında ışık noktasının kesintisiz bir devinim yapıyormuş gibi gözüktüğünü gözlemiş. 1912 yılında durağan görüntülerin birbiri ardına gösterilmesinin devinim izlenimi yattığını yazmış, bunun bir görsel yanılsama olduğunu belirterek onu “fi (phi) olgusu” diye adlandırmış.  sinema saydam bir filim şeridi üstüne getirilmiş tek tek resimleri bir perde üstüne yansıtıp çok kısa aralarla art arda göstermeye dayandığından bunların uç uca eklenerek bir araya getirilişi, üst üste bindirilebilmesi ve filme çekilip gösterilme biçimleri pek çok aldatmaca yaratmaya elverişli.   sinemanın yararlandığı aldatmacalara “filim (sinema) hileleri”, “özel efektler” gibi adlar veriliyor. “efekt” sözcüğü dilimize fransızcadan girmiş, radyo ve televizyon yayınlarında, tiyatro oyunlarında veya film seslendirmelerinde, hareketlerle birlikte oluşması gereken seslerin doğal kaynaklarının dışında, optik, mekanik, kimyasal yöntemlerle gerçekleştirilmesi anlamına geliyor, yani daha çok işitsel olanları anlatmak için kullanılıyor. ama görsel efektler de var ve bizi onlar ilgilendiriyor. sinema henüz emekleme çağındayken bile onları kullanmaya başlamış. ilk filim yapımcılarından biri olan fransız george melies’in (1861-1938) bu tür filimleri var. bunların arasında ortalıktaki bir nesnenin herkesin gözü önünde kaybolması, pompayla şişirilen bir başın büyüyüp patlaması gibi efektler bulunuyor.   hızlı ya da ağır çekimler özel bir anlatım için kullanılıyorlar. geri çekimler kimi olanaksız durumları canlandırmaya yarıyor, örneğin bir mızrağın gelip bir insana saplandığını gösterebiliyor, ya da birini içinde olduğu havuzdan gerisin geriye daha önce üsünde bulunduğu tramplene çıkarmış gibi gösteriyor. bir ileri bir geri çekim kullanılarak yapılan kurgular belli bir dizem (ritim) öğesi içerdiğinden, müzikle de desteklenerek, o görüntüde yer alan kişi ya da nesneleri dans ediyormuş gibi gösteriyor. görüntünün bulanıklaşması ya da birden çok duruma gelmesi ise baş dönmesi, göz kararması gibi durumları yansıtıyor. dürbünden görülüyormuş izlenimi veren görüntüler gerçekte normal çekimlerin sonradan maskelenmesinden başka bir şey değil.   bilim kurgu filimlerini izleyenler bilir, kimi zaman bunlar bir nedenle devleşen böcekleri konu alır, filimin kurgusu da onlarla baş etmeye çalışan insanlar çevresinde gelişir. aslında böcekler devleşmiyor, gerçekçi biçimde yapılan maketlerin içinde ya da önünde görüntülendikleri için böyle bir izlenim uyandırıyorlar. bunun tersinin yapıldığı da oluyor, oyuncular alışılmıştan daha büyük eşyalar arasına yerleştirilerek küçülmüş gibi gösteriliyorlar. ölçek değiştirme ve nesnelerin oranlarını bozma da yanılsamalara neden oluyor.   sinema “mavi perde” adı verilen bir teknikle de bizi aldatıyor. burada stüdyo ortamında mavi bir perde önünde çekim yapılıyor. daha sonra başka ortamda yapılan çekim ilk çekimin üstüne bindirilerek zemin ya da arka planın oluşması sağlanıyor. bir oyuncunun ikizi varmış gibi gösterilmesi de aynı kişinin farklı zamanlarda ama aynı yerde yapılmış çekimlerinin üstü üste bindirilmesine dayanıyor. eklenen bu tür bir görüntüyü küçültüp büyütmek, sayısını çoğaltmak olanağı da olduğundan bunlar kimi özel anlatımlarda işe yarıyorlar.   eklemelerin yanı sıra görüntülerden çıkarma yapma olanağı da var. görünmez adam filimleri bu işleme dayanıyor. ayrıca bir görüntüye saydamlık ya da bulanıklık vererek arkasında kalan zemin ya da geri planın gözükmesi sağlanırsa bu bizim görebildiğimiz ama filimdeki oyuncuların</Page><Page Number="97">97  göremediği bir hayalet gibi algılanabiliyor. kameraların objektifi önüne takılan filtreler gündüz yapılan çekimleri gece görüntüsü gibi gösteriyorlar. sinema bunlar gibi daha pek çok yanılsamadan yararlanıyor.   prag’da “laterna magica” (büyülü fener) adlı bir sahne var, o da tiyatro ile sinemayı karıştırarak her ikisine özgü yanılsamaları kullanmasıyla ünlü. burada sahneye bir (ya da daha çok) beyaz perde yerleştirilmiş oluyor. ona yansıtılan görüntüde, diyelim ki, bir oyuncu perdenin bir yanından öteki yanına doğru geliyor, tam çıkıp kaybolacakken aynı oyuncu bu kez canlı olarak perdenin arkasından çıkıyor, oyununu dekorları ona göre düzenlenmiş olan gerçek sahnede sürdürüyor. ölçek ve zaman eşleştirmesinin çok önem taşıdığı bu kısa oyunların izleyiciler üstünde olağanüstü bir etki yarattığını söylemeye gerek yok.   bu yöntemin türkiye’de de bir uygulaması olmuş. korhan atay ile figen kumru akşit ünlü karikatürcü oğuz aral ile ilgili kitaplarında bunu aşağıdaki gibi anlatıyorlar. (bilindiği üzere, oğuz aral (1936-2004) karikatürün yanı sıra sahne sanatlarıyla da ilgilenmiş olan bir sanatçı.)   “..1965 yılında gen-ar tiyatrosu’nda sermet çağan, aziz nesin’in öyküsünden oyunlaştırdığı “ah biz eşekler”i sahneye koyuyordu.. ..dekoru oğuz aral üstlendi.. ..dekorun belirli bir yerinde bir boşluk, yanında da sinema perdesi vardı. oğuz, ilhan arakon’un desteğiyle, oyuncuların öykünün dış sahnelerindeki oyunlarını filme çekti. öyle ayarladı ki, filmin karesinden çıkan oyuncular yandaki boşluktan sahneye giriyor ve oyun hiç kesilmeden devam ediyordu. öykü gerektirdiğinde, oyuncular tekrar aynı boşluktan filme geçiyor ve oyun orada da aksamadan sürüyordu. tiyatro ve sinemanın yani sahne ve perdenin böylesine senkronize işbirliği türkiye’de ilk kez deneniyordu. oyun ve uygulama müthiş başarılı oldu. basın günlerce oyunun haberleriyle çalkalandı..”  sinemanın kullandığı tek tek görüntülerin birbiri ardına göze gelmesiyle oluşan devinim izleniminin değişik bir uygulamasını istanbul metrosunda, gayrettepe istasyonuna gelmeden hemen önce vagonun penceresinden gözleme olanağı var. burada metro tünelinin duvarına bir dizi resim getirilmiş, her biri bir öncekine göre biraz farklı. metro belli bir hızla onların önünden geçerken vagonlardan gelen ışıkla görünür duruma gelen bu resimler de canlanıyormuş gibi gözüküyorlar, genç bir hanım elini kolunu sallayarak metro vagonuyla birlikte koşuyormuş izlenimi uyandırıyor. böylece dikkatleri üstüne çektikten sonra bir ürün tanıtmacası (reklamı) bu görüntüleri noktalıyor. görenler ne olduğunu anlayıncaya kadar vagon istasyona giriyor.   sinema derinlik yanılsamasından da yararlanıyor. dekor olarak kullanılan kapı, pencere gibi nesneler gerçekte oldukları gibi dikdörtgen biçiminde değil hafif yamuk olarak hazırlanıyorlar. kamera da bu sahneyi uygun bir açıdan çekecek biçimde yerleştiriliyor. böylece kapıdan geçen ya da pencerenin önünde duran filimin baş kahramanı yanında kendisiyle aynı boyda olan birine göre daha uzunmuş gibi gösteriliyor. gerçek oyuncuların insana benzeyen yaratıkları canlandırdıkları lord of the rings (yüzüklerin efendisi, 2001-2003) adlı filimlerde ise farklı boylarda olması gereken kişilerin aynı zaman ve yerde yapılan çekimlerinde ames odası yönteminden yararlanılmış.                      oyuncuların bir duvar üstünde yürümesi günümüzde bilgisayarla yapılmış canlandırmalar aracılığıyla sağlanan bir olgu, artık yadırganmıyor bile. daha önce bu tür sahneler nasıl çekilirmiş biliyor musunuz? bütün ayrıntılarıyla bir oda hazırlanıyor. odanın özelliği döndürülebilir olması. içindeki eşyalar da oda döndürüldüldüğü zaman devrilip yuvarlanmayacak biçimde bulundukları yere tutturuluyor. oyuncu önce odanın normal görüntüsü içinde gösterildikten sonra oda yavaş yavaş döndürülüyor, böylece onun odanın duvarlarından biri üstünde, hatta tavanında yürüyormuş gibi görüntülenmesi sağlanıyor. müzikal filimleriyle ünlü amerikalı oyuncu fred astaire</Page><Page Number="98">98  (1899-1987) 1951’de çekilen royal wedding (krallık düğünü) adlı filimde böyle bir odanın duvarında dans ederek izleyicileri şaşırtmış.   duvar deyince, kimi filimlerde oyunculardan birinin düz bir duvar ya da kayalara tırmandığını görüp heyecanlanırız. bu da bir filim hilesi ile sağlanıyor. bunun için özel bir dekor hazırlanıyor, duvar örgüsüne ya da kaya dokusuna benzeyen taşlar bir zemin üstüne yerleştiriliyor, oyuncu bunun üstünde tırmanıyormuş gibi yaparak sürünüyor. uygun bir açıdan yapılan çekim ise onu bir duvar ya da kayaya tırmanıyormuş gibi gösteriyor.   üstün yetenekleri olan süpermen de filimlerinde uçuyormuş gibi gözüküyor. onu canlandıran oyuncunun insan olduğunu bilmemize karşın onu beyaz perdede gördüğümüzde arka plandaki görüntünün bir yana doğru kaydığını, ya da süpermen’in görüntüsünün küçülüp büyüdüğünü düşünmüyor, onu uçuyormuş, uzaklaşıp yakınlaşıyormuş gibi algılıyoruz. bunun nedenleri arasında yalnızca ona odaklanmış olmamızın yanı sıra 1938’de çizgi roman kahramanı olarak yaratılan çelik adamın uçabileceğine inanmamız (ya da inanmak isteyişimiz) de bulunuyor.   benzer biçimde bir filimde oyunculardan birine güçlü bir silahla ateş edildiğinde onun geriye doğru fırlamasının beline bağlı bir ipin çekilmesi sonucu olduğunu düşünmüyoruz. bu ipi görmeyişimizden olduğu kadar ateşli silahtan çıktığını varsaydığımız merminin etkisiymiş gibi düşünmemizden kaynaklanıyor. doğal olarak bütün bu özel efektler ustaca yapılmış düzenlemelere, kurgulara, kamera kullanımlarına dayanıyor.   bir filim yapıyorsunuz, çetin doğa koşulları içinde geçiyor. ama böyle bir yer bulamadınız, ya da çok uzaklarda bir yerde olduğu için gitmenize olanak yok. ne yaparsınız? kolay. kameranıza bir “anamorfik objektif” takar, yakınlarda bir yerdeki manzarayı çekersiniz. objektif görüntüyü düşey yönde biçimbozmasına (deformasyona) uğratıp büyüteceği için de zorlu doğa parçası kendiliğinden filminizde yer alıverir.   sinema yalnızca görsel ve işitsel efektlere dayanmıyor, o da tıpkı tiyatro gibi inandırıcılığı sağlamak için dekor (sahne düzenlemesi), kostüm (kılık, kıyafet), aksesuar (bir sahne içinde yer alan ve oyuncuların oyun gereği kullandığı çeşitli eşyalar) ve yüz boyama (makyajdan) gibi şeylerden yararlanıyor. daha önce de değindiğimiz yüz boyama her zaman oyuncuların yüzünü güzelleştirmek, yüz devinimlerini (mimikleri) vurgulamak amacıyla kullanılmıyor, onları daha yaşlı, çirkin, hasta, yaralanmış gibi göstermeye de yarıyor. hatta rolleri gereği bambaşka bir kişiliğe bürünmelerini bile sağlıyor.   bütün bunlar o işlerin uzmanı olan kişiler, takımlar, hatta şirketler tarafından büyük bir titizlikle hazırlanıp uygulanıyor. bu alanlarda çalışan kişiler yaptıkları işi hem bir sanat hem de bir bilim olarak nitelendiriyorlar, böylece onun hem tasarıma dayananan sanatsal, hem de bilgi ve deneyime dayanan teknik yanlarının olduğunu anlatmak istiyorlar. çeşitli yöntemler kullanan çok sayıda özel efekt var, yenileri de sürekli olark onlara katılıyor.   görsel efektlerden biri de anamorphosis’e yakın “morphing” sözcüğüyle anılıyor, yani biçimlendirme. burada bir biçimi kesintisiz olarak bir başkasına dönüştürme anlamında kullanılıyor. önceleri mekanik olarak, yani filim üstündeki görüntünün yavaş yavaş soluklaşıp kaybolması ve öteki görüntünün onun yerini alması yoluyla yapılan morfing, 1990’lardan bu yana giderek geliştirilen bilgisayar yazılımlarıyla daha kolay ve etkili bir biçimde yapılabiliyor.   en bilinen örneklerinden biri michael jackson’un 1991’de seslendirdiği ırk ayrımcılığına karşı black and white adlı şarkısı. şarkının klibinde çeşitli ırklara bağlı insan yüzleri kesintisiz olarak birbirlerine dönüşerek değişiyorlar. aynı yöntem son zamanlarda internette dolaşan women through the ages (çağlar boyunca kadın) adlı bir videoda da kullanılmış. burada batılı ressamların resimlerinden alınmış kadın yüzleri morfing tekniği ile kesintisiz olarak birbirini izliyor ve etkileyici bir görüntüler bütünü oluşturuyor. videonun eggman tarafından hazırlandığı belirtilmiş. bu teknik filimlerde de kullanılıyor. eriyen, patlayan, yanan görüntüler benzer yöntemler uygulanarak gerçekleştiriliyor. internet sanatçısı mark napier’in bu tür dönüştürmeler kullanan yapıtları var.</Page><Page Number="99">99  doğal olarak morfing’i elle yapılan çizimlerle de gerçekleştirme olanağı var. özellikle eski karikatürlerde bunun örneklerine raslanıyor. bunu yapmak için birbirine dönüşecek iki nesne seçmek, sonra da aşama aşama birinin çiziminden ötekine geçerken gerekli değişiklikleri yapmak yetişiyor. buradaki örnek susan lorraine weselnick tarafından hazırlanmış. m. c. escher’in de metamorphosis başlıklı yapıtlarında (ı, 1937; ıı, 1940; ııı, 1967-68) bu tekniği uygulayarak bir görüntüden ötekine geçiyor.   konulu filim sinemasının kurgusu içinde doğrudan bir görsel yanılsamaya yer verdiği de oluyor. yönetmeni jim henson olan 1986 yapımı labyrinth (labirent) adlı filimde olduğu gibi. burada jennifer connelly’nin canlandırdığı filimin baş kahramanı sarah, david bowie’nin canlandırdığı bir cin olan goblin king (gulyabaniler kralı) jareth’in sarayına giriyor ve kendisini m. c. escher’in tahtabaskısı resimlerinden biri olan relativity (görecelik) adlı yapıtına çok benzer bir ortamda buluyor.                                 sinemanın gözümüze oynadığı oyunları bitirip tüketmek neredeyse olanaksız, hep yeni bir şey çıkıyor insanın karşısına. burada son olarak onun kullandığı teknolojik yenilikleri anımsatmak istiyoruz. bunların ayrıntılarına girmeye gerek yok, genel olarak hepsi genişletilmiş beyaz perde kullanma yöntemlerine dayanıyor.</Page><Page Number="100">100  normal bir filimde görüntünün eni ile boyu arasındaki oran yaklaşık 1/1,37 iken sinemaskop gibi bir görüntüde bu yaklaşık 1/2,66’ya kadar çıkıyor. amacı daha etkileyici, daha inandırıcı olabilmek. nedeni de gözlerimizin yatay görme açısının düşey olana göre daha geniş olması.   amerika’da bulunan national ınstitute for rehabilitation engineering (rehabilitasyon mühendisliği ulusal enstitüsü) tarafından hazırlanan ve insan gözünün özelliklerini anlatan bir çalışma bu konuyla ilgili olarak şunları yazıyor:   “..insan görüşü bütün öteki canlı türleri arasında tektir ve bize onlarda olmayan pek çok üstünlük sağlar. başka hayvanlarda olduğu gibi bizim de (yaklaşık 175 derecelik) geniş bir görüş açımız var, bu bizi saldırılardan, çarpışmalardan ve kazalardan korur. öteki hayvanlarda olmayan özelliğimiz ise açık ve keskin (net) üç boyutlu bir görüntü sağlayan 85-95 derece genişliğindeki görüş açımızdır. gözlerimizin öteki hayvanlarınkine benzemeyen bir başka özelliği de bizim bütün renkleri ve renk tonlarını görebilmemizdir. gene onlardan farklı olarak iki gözümüzle üç boyutlu bir görünüş algılayabiliriz, bu da bizim derinlik ve uzaklık kestirme yeteneğimizin daha gelişmiş olduğu anlamına gelir. öteki hayvanların çoğunda olduğu gibi ağ katmanımızda çubuk biçimindeki ışık algılayıcı sinir uçlarının bulunması da, geniş bir görüş açısı sağlamasının yanı sıra bize çok az bir ışıkta bile görme olanağı verir..”   öteki sanatlar gibi sinema da, başka başka adlar altında kullandığı teknikler aracılığıyla, görme özelliklerimizden yaralanarak bize seslenmeyi amaçlıyor.</Page><Page Number="101">101  bu tekniklerin bir bölümü, “circarama” adıyla bilinende olduğu gibi, yalnızca gösteri düzeyinde kalmış, yani expo’larda (dünya sergilerinde) ya da disneyland, disneyworld gibi eğlence parklarında kullanılıyorlar, onlarla yapılan konulu filim sayısı çok az. bu biraz onların görece pahalı ve gerçekleştirmesi zor oluşundan biraz da izleyenlerin gözleri üstünde yorucu etkilerinin olmasından kaynaklanıyor. örneğin circarama’da dokuz büyük kamerayla çekilen görüntüler daha sonra silindir biçiminde yapılmış bir salonun duvarlarındaki beyaz perdelere yanısıtılıyor, seyirciler de ortada ayakta durarak 360 derecelik bir görüş açısıyla bunu izliyorlar. böylece yalnızca karşılarındakini değil, yanlarındaki ve arkalarındaki görüntüleri de görebiliyorlar. gözlükle seyredilenler ise baş ağrısı yapabiliyor.</Page><Page Number="102">102   canlandırma   sinemadan söz ederken çizgi filimlere ya da canlandırma sinemasına, kısa da olsa, ayrı bir başlık açmadan geçmek olanaksız. ilke olarak onlar da bir dizi görüntünün art arda getirilerek gösterilmesine dayanıyorlar. sinemada bu görüntüler foto-mekanik bir biçimde, yani kamera çekimiyle elde edilirken canlandırmalarda her görüntü karesi elle hazırlanan çizim ya da maket kurgulamalarına dayanıyor. günümüzde ise bilgisayarlar kullanılıyor.   insanlar çok eskiden beri her hangi bir şeyi anlatmak için resim dizileri oluşturmuşlar. bunların bir bölümü belli devinim aşamalarını gösterecek biçimde yapılmış. bu tür yapıtların en eskisi iran’da, şahr-i sukte (yanık kent) adlı kazıbilimsel (arkeolojik) sit alanında bulunmuş. iö 3200 yıl öncesine kadar giden bir bronz dönemi yerleşmesine ait olan bu kazı alanında ortaya çıkarılan bir vazoda sıçrayan keçi görüntüleri var.   seyrek olarak benzer yapıtlara başka kültürlerde de raslanıyor. bu tür resim ya da kabartmaların canlandırma amaçlı olduğunu söylemek zor, çünkü onları böyle bir görüntü verecek biçimde izlemek olanaksız. canlandırma izleniminin oluşabilmesi için göze gelen görüntüler arasında kısa aralıklar olması gerekiyor. ama bu örnekler onları yapanların devinim görüntülemesi konusunda düşündüğünü, onun aşamalarını gözlemiş olduğunu anlatıyor. günümüz teknolojileri bu resimlerin art arda izlenmesini sağladığından onları gerçek canlandırmalar gibi algılama olanağı var.   durağan resimleri birbiri ardına göstererek devinim yaratan ve sinemanın öncülü olan pek çok aygıt canlandırma filimlerinin de öncülü sayılabilir. bu alandaki en önemli buluş fotoğraf olmalı, çünkü güç ve zaman alıcı olan elle çizilmiş dizi resimlerin yerini makinayla oluşturanların almasını sağlıyor. gene de çizimler kullanarak canlandırma yapma çekiciliğini yitirmemiş. bunlarda devinim aşamaları tek tek çiziliyor, sonra da göstermek amacıyla filme geçiriliyor.   iki boyutlu çizimlere olduğu gibi üç boyutlu nesnelere, örneğin kuklalara da birbirini izleyen pozlar verdirip kare kare resimlerini çekmeye ve bunları arka arkaya ekleyerek göstermeye dayanan tekniğe “stop motion” (devinimi durdurma) adı veriliyor. çeşitli gelişim aşamalarıyla bu teknik bilgisayar destekli görüntü oluşturma yöntemleri çıkıncaya kadar kullanılmış. ondan ayrıca sinema filimlerinde özel efektler yaratmak amacıyla da yararlanılmış. perde tiyatrosu (ya da gölge oyunu, karagöz), kil ya da hamur figürlerini kullanan canlandırmalar da aynı yöntemle hazırlanıyor. bu sonunculara ingilizce kil anlamındaki “clay” ve canlandırma anlamındaki “animation" sözcüklerinin karışımından oluşturulmuş “claymation” adının verildiği de oluyor.   en eski örnekleri 1910’lu yıllarda yapıldığı söylenen ilk canladırma filimleri günümüze kalmamış. pek çok ülkede eşzamanlı çalışmalar olduğu görülüyor. bu tür filimler ağırlıklı olarak çizimlere dayandığından, tıpkı çizgi romanda olduğu gibi, daha çok karikatürcülerin öncülüğünde gelişmişler. bu türkiye’de de çok değişik değil. cemal nadir güler’in (1902-1947) 1940’lı yıllarda çizgi roman kahramanı olarak yarattığı amcabey tipi için bir canladırma filmi hazırladığı ama bunun banyo için gönderildiği amerika’da kaybolduğu söyleniyor. daha sonra başka karikatürcüler de bu alana yönelmişler. kaynaklara göre bunların arasında yalçın çetin (1934-1977), ferruh doğan (1932-2000), oğuz aral (1936-2004), ve tan oral (1937) gibi adlar var. bunların bir bölümü, tonguç yaşar’ın (1932) amentü gemisi nasıl yürüdü adlı yapıtında olduğu gibi, deneysel nitelikte, bir bölümü ise tanıtmaca (reklam) amaçlı çalışmalar.</Page><Page Number="103">103  televizyonun yaygınlaşması ile tanıtmacılığın önem kazanması daha ilerde canlandırma filimlerinin gelişmesini etkileyen olgular arasında. levent elpen çizgi filimciler derneğinin internet sitesinde bu yaratı alanının türkiye’deki gelişmesiyle ilgili ayrıntılı bilgiler veriyor.   canlandırma sinemasının en ünlü adı karikatürcü olarak çalışmaya başlayan amerikalı walter elias disney (1901-1966) olmalı. onun kısıtlı olanaklarla hazırladığı ilk filimleri sessiz kısa filimler. asıl ününü 1928’de yaptığı steamboat willie (willie adlı buharlı gemi) filmiyle yapmış, bu filim aynı zamanda ilk sesli canlandırma filmi. en ünlü canlandırma filimlerinden biri olan 1940 yapımı fantasia da onun stüdyolarında hazırlanan bir filim. disney’in filimlerinde kullandığı bir kolaylık (ya da aldatmaca) var. baş karakteri olan miki fare’yi (mickey mouse’u) olabildiğince yuvarlak çizgilerle oluşturmuş. bu özellikle kulaklarda çok işe yarıyor, çünkü farklı açılardan bakıldığında bunların görüntüsünün aynı kalması çizimlerde büyük kolaylık sağlıyor.            canlandırma sinemasına “animasyon”, bu işle uğraşanlara da “animatör” dendiği de oluyor. bu sözcükler latince canlı anlamındaki “animare” den geliyor. walt disney’in animatörlerinden biri olan hamilton luske 1930’lu yıllarda “illusion of life” (yaşam yanılsaması) deyimini ortaya atmış. bununla canlandırma sinemasının izleyiciler üstünde inandırıcı bir izlenim bırakması için yarattığı görsel ortamın gerçek yaşamdakine benzer öğeler içermesi gerektiğini anlatmak istemiş. gene walt disney’in yanında çalışmış olan ollie johnston ile frank thomas da canlandırma sinemasıyla ilgili olarak 1981’de yayınlanan kitaplarının başlığı olarak bu deyişi seçmişler. bunlar canlandırma sinemasıyla uğraşanların yalnızca teknik olarak yetkin bir görsel yanılsama oluşturmanın yanı sıra izlenim olarak da inandırıcı bir kurgu yaratmaya çalıştıklarını gösteriyor.   derinlik konusunu ele aldığımız bölümde eski çizgi filimlerin derinlik etkisi yaratmak için kullandığı bir yöntemden söz etmiştik. hem çizimlerin, resimlerin hem de sinemanın olanaklarını kullanan bu yaratı alanı doğal olarak onlarda oluşan, kimi zaman da bir anlatımı vurgulamaya yarayan her türlü yanılsamayı içeriyor, kullanıyor.   bunlardan birine amerikalı karikatürcü ve prodüktör matthew abram groening (okunuşu: greyning, 1954) tarafından yaratılan televizyon dizisi simpsonlar’ın bir öyküsünde raslanıyor. dizinin bir bölümünde bu aile, labyrinth (labirent) filiminde olduğu gibi, m. c. escher’in relativity (görecelik) adlı yapıtına benzer bir ortama yerleştirilmiş.   görsel yanılsamaların tek tek ele alınıp canlandırmalar biçiminde sunulduğu oluyor. ama onlarla uzun filimler yapılmamış. bu tür etkileri seven salvador dali walt disney için 1945-46 yıllarında bir taslak hazırlamışsa da, senaryodan yoksun olduğu için olsa gerek, uygulanmamış. adı destino olan bu projeyi daha sonra, 2000 yılında disney’in yeğeni roy disney gerçekleştirmiş.   canladırma da sinema gibi çeşitli alanlardaki buluşların bir uzantısı, bir sonucu. önemli bir bölümü çizimlere dayandığından öncülleri sinemadan da önce ortaya çıkıyor. devinim aşamalarını birbiri ardına göstermeye yarayan çeşitli aygıtlar var. (bunlara görsel yanılsamaları kullanan aygıtlar ve düzenekler bölümünde değiniyoruz.) charles-emile reynaud (1844-1918) daha önce çeşitli adlarla üretilen bu aygıtlara 1877’de kendi buluşu olan “praxinoscope” ile katkıda bulunmuş bir fransız buluşçusu. yaptığı yenilik üstüne yarıklar açılmış silindirlere dayanan öteki aygıtlara aynalar takılmasına dayanıyor. bu da görüntüleri bozmadan daha parlak ve net bir biçimde izleme olanağı sağlıyor.   görüntüleri yansıtmak için geliştirilen araçlar, yani projeksiyon makinaları canlandırmaları gösterme amacıyla da kullanılmış. reynaud bu tür ilk gösterilerden birini 1892’de paris’de gerçekleştiriyor. “theatre optique” (görsel tiyatro) adıyla sunulan bu gösteriler büyük ilgi toplamış ama daha sonra sinemanın ortaya çıkışıyla gözden düşmüşler.</Page><Page Number="104">104   canlandırma filimleri oluşturmak için geliştirilmiş çeşitli yöntemler var. bunların hepsine burada değinmek olanaksız. ama önemli bir bölümü her biri bir öncekinden biraz değişik bir biçimde çizilmiş resimlerin, ya da bir devinimin aşamalarına göre düzenlenmiş nesnelerin teker teker filme alınmasına dayanıyor.   ilginç bir tekniklerden biri daha önce çekilmiş normal bir filim üstüne yerleştirilen saydam asetat kağıtlarına çizimlerin yapılmasına dayanıyor. başka bir deyişle bu normal filim çizgi filime dönüştürmeyi anlatıyor. bu yöntem galiçya kökenli amerikalı çizgi filim yapımcısı max fleischer (1883-1972) tarafından geliştirilmiş. onun bu iş için bulmuş olduğu bir de aygıt var. “rotoscope” adıyla bilinen bu yöntem normal filimlerde de kullanılıyor. örneğin star wars (yıldız savaşları) filimlerinde ışın kılıcıymış gibi gözüken silahlar oyuncuların ellerinde tuttukları sopalarla çekildikten sonra rotoskop canlandırma yöntemiyle ışık saçan görüntülere dönüştürülmüş.   gölgelerden, karaltılardan (gölge resim ya da silüetlerden) söz ettiğimiz bölümlerde onların da yanılsamalara yol açtığını anlatmıştık. özellikle karagöz gibi sınırlı da olsa devinim yapabilenleri canlandırma filimlerinde de kullanma olasılığı var. bu alandaki ilk geniş kapsamlı çalışmalar alman canlandırma filim yapımcısı ve yönetmeni charlotte (lotte) reiniger (1899-1981) tarafından gerçekleştirilmiş. bu hanım kağıttan kestiği figürleri, tıpkı karagöz’de olduğu gibi, eklem yerlerinden oynak bir biçimde birleştiriyor ve onları alttan ışıklandırılmış bir zemin üstüne yerleştiriyor. sonra her figürde küçük değişiklikler yaparak onları teker teker filime alıyor. bu görüntüler birbiri ardına gösterildiği zaman da devinim izlenimi uyandıran görüntüler oluşturuyorlar. reiniger’in bu çalışmalarından biri olan die abenteuer des prinzen achmed (prens ahmed’in maceraları) adlı filim konusunu 1001 gece masalları’ndan alan kısa bir filim, ilk kez 1926’da gösterilmiş ve onun günümüze kalan az sayıdaki yapıtlarından biri olma özelliğini taşıyor.                canlandırma filimleri büyük bir çeşitlilik gösteriyor, onların hepsine tek tek değinmek bu çalışmanın sınırlarını zorlayacak nitelik ve nicelikte. ama içlerinden biri özgün yaklaşımıyla ilgi çekiyor. bu, türkiye’de “bay meraklı” adıyla tanınan la linea adlı kısa filimler dizisi. yaratıcısı italyan canlandırmacı osvaldo cavandoli (cava). bu filimler renkli bir zemin üstünde tek bir çizgiden oluşuyor ve kahramanı olan çizgi adam bay meraklı’nın başına gelenleri anlatıyor. 1968’de tanıtmaca (reklam) olarak hazırlanmış, 1972’den sonra televizyon izlenceleri arasındaki boşlukları doldurmak üzere kullanılmaya başlaması onu her yerde sevilen bir çizgi filim durumuna getirmiş.   gerçek oyuncuları çizgi filim kahramanları ile birlikte göstermek bile olası. bunların en eskilerinden biri walt disney’in 1923-1927 yılları arasında hazırladığı alice in cartoonland (alis çizgi filim ülkesinde) adlı kısa filimler dizisinde görülüyor. bu filimlerde dizinin kahramanı alis’in gerçek filimdeki görüntüsü ile çizgi filim kahramanlarının görüntüleri birlikte yer alıyorlar. daha sonraki örnekler arasında mickey mouse’un fantasia’da orkestra şefi leopold stokowski (1882-1977) ile el sıkıştığı sahne var. 1945 yapımı anchors aweigh adlı filim amerikalı dansçı ve sinema oyuncusu gene kelly’i (1912-1996) çizgi filim dizisi tom and jerry’deki fare jerry ile birlikte dans ederken gösteriyor. uzun bir konulu</Page><Page Number="105">105  filimde canlandırma karakterlerin gerçek oyuncularla birlikte gözükmesine bir örnek ise 1988 yapımı who framed roger rabbit (masum sanık roger rabbit) adlı filim. 1996 yapımı space jam adlı filimde ise çizgi filim kahramanı olan bugs bunny ile arkadaşları ünlü sepet topu oyuncusu michael jordan (1963) ile birlikte gözüküyorlar.</Page><Page Number="106">106   radyo ve televizyon  buraya kadar çeşitli ortamlardan söz ettik ama ikisine, yani radyo ile televizyona pek değinmedik. bunun nedeni radyonun, “radyofonik skeç”, “arkası yarın” gibi programlarında olduğu gibi, daha çok işitsel efektlere dayanıyor olması. televizyon ise başta sinema olmak üzere öteki yaratı alanlarında görülen görsel yanılsamaları kullanıyor. gene de onun yapısına uygun olarak yaratılmış yanılsamalar var.   bunlardan biri görüntülük (ekran) üstünde beliren resimlere benzeyenler. özellikle televizyonun siyah-beyaz dönemi görüntülerini anımsatan bu resimleri bir tür gizli resim olarak yorumlamak da olası. bunlarda çok ince ve birbirine koşut, düşey ya da yatay noktalar, çizgiler oluyor. aralarından bir bölümü belli yerlerde biraz kalınlaşıyorlar. bu fark gözle algılandığı zaman ortaya bir resim çıkıyor. belli bir uzaklıktan algılanan bu resimler sanki eski bir televizyon görüntülüğü üstündeymiş gibi bir izlenim bırakıyorlar.   benzer bir olguyu eski gazete fotoğraflarında da gözleme olanağı var. onlar da çoğu kez beyaz üstünde siyah noktaların az ya da çok yoğunlaşmasıyla oluşuyorlar. bu onlara büyüteçle bakıldığı zaman daha belirgin bir biçimde görülüyor. zaman zaman bu yöntemleri uygulayarak görüntüler oluşturan sanatçılar oluyor. doğal olarak teknoloji geliştikçe bu tür görüntüler eskiyorlar. günümüzde televizyon görüntüleri görüntülük üstündeki noktalardan gelen renkli ışıklara dayanıyor.  televizyonun, özellikle de renkli televizyonun gelişmesi, insanlarda görsel algılama sorunlarının araştırılarak daha iyi anlaşılmasını sağlamış. renk ve devinim algılamasıyla onlara bağlı yanılsamalara ilişkin yeni buluşlar yapılmasına yol açmış.                  televizyonda sık kullanılan bir yanılsamayı burada anımsatabiliriz, bu da gösterilmekte olan bir görüntü üstüne başka bir görüntü getirmeye dayanıyor. özellikle canlı yayınlarda kullanılıyor. bir ara bir ayaktopu karşılaşması sırasında oyun alanının içinden bir kara panter geçer, arkasından da bir tanıtmaca gelirdi. günümüzde bu tür görüntüler sanki stadyumdaki tanıtmaca panoları üstündeymiş gibi gösteriliyor, oyun gereği oluşan aralarda gözüküyorlar. başka başka yerlerde çekilen görüntülerin aynı anda görüntülük üstünde gösterilmesi de bunlara katılabilir.</Page><Page Number="107">107   tasarım  tasarlamak yaratıcı bir etkinlik, en geniş anlamıyla ortaya işe yarayan yeni bir düşünce, yöntem ya da ürün koymak için yapılan her türlü çalışmayı anlatıyor. ürün tasarımı söz konusu olduğunda oluşturulan tasarımın üretilebilmesi için görselleştirilmesi gerekiyor, bu da için çizim, maket gibi araçlardan yararlanmaya götürüyor. hem bunlar hem de bitmiş ürünler görsel yanılsamalara yol açabiliyor ya da onları bilinçli olarak kullanıyorlar. pek çok şey tasarım konusu olabildiği için biz burada yapı, çevre ve nesne tasarımları üstünde duracağız.   yapı tasarımı - mimarlık  bu çalışma boyunca çeşitli başta görsel olanlar olmak üzere yanılsamaların çeşitli sanat dallarında nasıl kullanıldığına, hatta resim, tiyatro, sinema gibi örneklerde bu sanatların imgelemler (düş dünyaları) yarattığını, bu nedenle yapıtlarının bile bir tür yanılsama sayılabileceğini söyledik. mimarlık da bir sanat olduğuna göre onun öteki sanatların arasında nasıl bir yer aldığı konusunu irdelemek gerekiyor.   mimarlık yapıtlarının elle tutulur, gözle görülür somut gerçekler olduğunu, onların öteki sanat yapıtları gibi imgelemler oluşturmadığını düşünürüz. oysa bu tam böyle değil, alıştığımız için öyle olduğunu varsaydığımız bir yanılgı. mimarlık da, öteki sanatlar gibi, bir kurguya, kimi zaman da yeni bir senaryoya dayanıyor, yapay, hatta sanal imgelemler kuruyor.   dilerseniz bunu biraz açalım. içinde tanrıya yakarılacak dinsel bir yapı mı istenmiş, mimarlık onu gerçekleştiriyor. eğitim etkinliklerinin yer alacağı bir okul mu gerekli, ona uygun bir yapı kuruyor. sağlık hizmetleri verilecek bir sayrılarevine (hastaneye) mi gereksinim var, onu oluşturmaya çalışıyor. kısacası, yapay fiziksel çevreyi bu ve benzeri amaçlar doğrultusunda yeniden kurgulayıp düzenliyor. bunu yaparken yalnızca o yapının fiziksel işlevlerini gözetmiyor, aynı zamanda iç ve dış görünüşleriyle, uyandıracağı izlenimle de bunu sağlamaya çalışıyor. tıpkı bir tiyatro dekoru kurar gibi. tiyatro dekorundan ya da öteki sanatlardan ayrıldığı yan, onun yarattığı düzenlemelerin oluşturduğu uzamlarda (mekanlarda) insan etkinliklerinin daha uzun süreler içinde yer alıyor olması. kullandığı gereçler de daha dayanıklı, uzun ömürlü.               yukarki örneklerden görüleceği gibi, kimi yapıların en yalın görüntüleri bile onların ne olduğunu anlatmaya yetişiyor. onlara bakan hiç kimse ne işe yaradıkları konusunda kuşkuya düşmüyor. yarattıkları imgeyi (imajı) başka bir şeyle karıştırmak olanaksız. toplumlar tarafından benimsenerek zaman içinde pekişmiş bunlara benzer başka örnekler de var. bu nedenle yapıların fiziskel düzenlenişleri kadar iç ve dış görünüşleri, biçimsel özellikleri de önem taşıyor. yapıların vereceği iletinin doğru ve olumlu olması kadar göze hoş görünmesi, gerektiğinde çekici olması bekleniyor. itici, olumsuz, alışıldık simgelere ters düşen görüntüler yadırganıyor, hatta dışlanıyorlar.   biçimlerle uğraşan, görsel yanı bu denli güçlü olan bir yaratı alanının yanılsamaları kullanmaması söz konusu değil. yapı sanatı da bunu yapmış ve yapıyor, yani ya onları kullanarak olumsuz bir etkiyi ortadan kaldırmak ya da anlaşılması istenen bir duygu ya da düşünceyi belirtmek, vurgulamak için onlardan yararlanıyor. bunların ötesinde mimarlık görme duyusu dışındaki duyulara da seslenebilen bir yaratı alanı. onlar aracılığı ile oluşabilecek yanılsamaların olumsuz etkilerini de bilip bunların ortaya çıkmamasını sağlaması, gerektiğinde olumlu bir etki yaratmak için onları kullanması gerekiyor. biz burada daha çok görsel olanlar üstünde duracağız.   yapılar üç boyutlu nesneler, biçimleri ve renkleri oluyor. oluşturdukları iç ve dış uzamlarla derinlik duygusu veriyorlar. kitleleriyle denge belirtiyorlar. ışık, gölge, karaltı (silüet) etkileri yaratıyorlar. kimi zaman süslemeleri örüntülere dayanıyor. bütün bu özellikleriyle hem kendileri, hem de çizim ve fotoğrafları çeşitli görsel yanılsamalar oluşturabiliyor.</Page><Page Number="108">108  mimarlıkta gözlenen görsel yanılsamalara bilinen en eski örneklerden başlayalım. bunların arasında eski yunan ve roma tapınakları var. bu yapılar büyük olduğundan, kimi zaman da sütun dizileriyle çevrelendiğinden onları yapan mimarlar bunların ortaya çıkarabileceği yanılsamalara karşı önlemler almışlar. örneğin sütunlar düz çizgilerden oluşmuyor, ortalarına verilen hafif bir dışbükeylik onlara bir şişkinlik kazandırıyor.   “entasis” adı verilen bu önlemle sütunların hem daha güçlü bir görünüm kazanmaları, hem de düz yapılmaları durumunda yan yana geldiklerinde öyle değil de içbükey yapılmış gibi görünmeleri engellenmiş. araştırmacı george mansell kimi çin ve japon yapılarının kolonlarında da benzer ilkelerin uygulandığını söylüyor. bunların yanında sütunlar daha ince (narin) gözüksünler diye yivli yapılıyor, yani sütun gövdelerine eşit aralıklarla uzunlamasına oluklar açılıyor.   atina’da bulunan dor mimarlığının başyapıtlarından partenon bu tür uygulamaların en iyi örneklerinden biri. bu tapınağın sütunları hafifçe içe doğru yatık bir biçimde düzenlenmiş. üstüne oturduğu üsttemelin (subasmanın) basamakları, yapının silmeli çerçevesi (arşitravı) ve pervaz alınlıkları da düz değil, ortaları hafifçe yukarı doğru kalkık eğriler biçiminde yapılmışlar. böylece çok büyük olan bu yapının algılanması sırasında ortaya çıkacak derinlikçizimsel biçimbozulmaları engelleniyor. yatay çizgilerin hafif yukarı doğru eğri yapılması, bunların uzunluğu nedeniyle, düz yapılmaları durumunda aşağı doğru sarkıyormuş gibi gözükmelerini önlüyor.   rönesans öteki sanatlar için olduğu kadar yapı sanatı açısından da önem taşıyor, hatta onun nitelik değiştirmesine bile yol açmış. bunun nedeni bu dönemde derinlikçizim (perspektif) ilkelerinin, kurallarının belirlenmesi ve mimarların onları kullanmaya başlaması. bu da o zamana kadar ağırlıklı olarak taşçı ustalığından yetişen, yapılarını kafalarında tasarlayan ve onun nasıl olacağını bitmeden görme olanağına sahip olamayan mimarlar birer tasarımcı gibi çalışmaya, yani yapılarını önce kağıt üstünde tasarlamaya başlıyorlar. derinlikçizimler de onlara yapılarının yapılmadan nasıl gözükeceği konusunda bilgi veren bir araç oluyor.   bu dönemin mimarları da derinlikçizimleri kullandıkları kadar onun etkilerinden de yararlanmışlar. örneğin michelangelo buonarotti (1475-1564) roma’da kapitol tepesi üstünde düzenlediği bir alanda bu yola başvurmuş. alanın iki yanında yer alan yapıları arkaya doğru birbirlerinden uzaklaşacak bir biçimde yerleştirmiş. böylece uyandırdıkları derinlik duygusu etkisiyle görece dar olan bu alan gerçekte olduğundan daha genişmiş gibi algılanıyor. avrupa ülkelerinde kimi kilise kuleleri yukarı doğru genişleyecek biçimde yapılır, böylece aşağıdan bakıldığında daralıyormuş gibi gözükmeleri engellenirmiş.</Page><Page Number="109">109  islam kültürünü benimsemiş ülkelerin mimarlık baş yapıtlarından biri hindistan’ın agra kentindeki taç mahal. burada da belli etkiler uyandırmak amacıyla görsel yanılsamalar kullanılmış. büyük bir alan üstünde yer alan bir yapılar kompleksinin odağı olan asıl türbe giriş kapısından 275 m kadar uzakta yer alıyor. kaynaklara göre kapıdan içeri girince türbe küçük ve çok uzakta gibi gözüküyor. ama ona yaklaşıldıkça sanki giderek büyüyormuş izlenimi uyandırıyor, yanına gelindiğinde de tüm görkemli anıtsallığıyla insanları etkiliyor. özellikle yapının soğan biçimindeki kubbesi sanki yavaş yavaş şişiyor gibi bir izlenim bırakırmış.   islam kültürünü benimseyen ülkelerde yapılara süsleme amaçlı yazılar konduğu biliniyor. taç mahal’deki yazıların üst bölümlerde bulunanları alttakilere göre daha büyük tutulmuş, böylece küçük gözükmeleri önlenerek bütün yazıların aynı büyüklükteymiş gibi görülmesi sağlanmış.   bu yöntemin başka kültürlerde de bilindiği anlaşılıyor. örneğin eski yunan düşünürü eflatun (platon, iö 428/427-348/347) sophistes adlı yapıtında onun sanatçılar tarafından kullanıldığından söz ediyor. italya’ya gittiği zaman derinlikçizim kurallarını öğrenmiş olan ve o konuda çeşitli araştırmaları bulunan alman rönesansı ressamlarından albrecht dürer’in (1471-1528) bir çizimi de bu konuyu ele alıyor.   avrupa’da rönesansı izleyen barok dönemi mimarlığı resim sanatını süslemeci amaçlar doğrultusunda kullanan yaklaşımlardan biri. bu biçemin (üslubun) severek kullandığı yöntem ise iç uzamların düz ya da kubbeli tavanlarını resimlerle donatmak. bu resimler öyle yapılıyor ki, sanki yapı orada bitmiyor da yukarı doğru sürüyormuş, üstü de örtülü değil sanki göğe doğru açılıyormuş gibi bir izlenim uyandırıyorlar. bu da başka bir görsel yanılsama örneği, resim sanatından söz ederken andığımız trompe l’oeil, yani göz aldatıcı resim uygulaması.   bir yapının tavanına orada bir delik varmış gibi resim yapan ilk ressamlardan birinin yukarda adını anmış olduğumuz andrea mantegna olduğu söyleniyor. mantua dükü lodovico gonzaga’nın sarayının odalarından birinin tavanına böyle bir resim yapmış. roma’daki ermiş ignatius kilisesinin tavanı da ressam andrea pozzo (1642-1709) tarafından benzer bir resimle bezenmiş. bunun başka örnekleri de var.   cam yapı sanatında eskiden beri kullanılan bir gereç. ama üretimi zor olduğu için kullanımı sınırlı kalmış. dolayısıyla geleneksel mimarlıkta ayna da çok kullanılmıyor. az sayıdaki örnekler arasında fransa kralı 14. louis tarafından bugünkü durumuna getirilen versailles (okunuşu: versay) sarayında içinde çok sayıda ayna bulunan bir kabul salonu (la galerie des glaces) bulunuyor, bununla da kralın gücü, varsıllığı gösterilmek istenmiş. benzer yaklaşıma. iran’da, tahran’daki gulistan sarayında da raslanıyor.   günümüzde endüstriyel yöntemlerle büyük cam katmanlarını üretmek hem daha kolay hem de görece ucuz. onun için de yapılarda yansıtıcı olsun ya da olmasın geniş bir kullanım alanı buluyor. bir iç uzamda cam ya da ayna kullanmak onun daha geniş ve iç açıcı (ferah) görünmesini sağlıyor. asansörlerde ayna bulundurmanın amaçlarından biri de bu.   cam dış yüzlerde kullanıldığında ise karşısındaki yapıların görüntüsünü ya da gökyüzünü yansıttıkları için kimi zaman ikili bir görünüm elde etmeye, kimi zaman da saydamlık hatta görünmezlik etkisi uyandırmaya yarıyor. bu tür bir yapıya doğarken ya da batarken güneşin vurması renginin değişmesine neden oluyor. kimi zaman da güneş ışınlarının yansıması onların başka bir yönden geldiği izlenimi verip çelişkili bir görünüm oluşturuyor. her durumda görsel yanılsamalardan söz edebiliyoruz.   insanlar yansıma etkisini çok eskiden beri gözlemişler. su kıyısındaki bir yapı, önünde bulunan bir havuz gibi örneklerin o yapıyı görsel açıdan daha etkili kıldığını biliniyor, elden geldiğince kullanılıyor. daha önce sözünü ettiğimiz taç mahal’de de bu uygulanmış, üstüne görüntüsünün düştüğü önündeki havuzuyla çekilmiş resimleri ile belleklerde yer alıyor. bunun başka örnekleri de var, özellikle iran ve hint mimarlıkları bu yola başvurmalarıyla tanınıyorlar.   benzer uygulamalara çağdaş mimarlık yapıtlarında da raslanıyor. isviçre kökenli fransız mimarı le corbusier (okunuşu: lö korbüzye, charles-edouard jeanneret-gris, 1887-1965) düzenlemesini yaptığı hindistan’ın chandigarh kentindeki bir kamu yapısının önüne onu yansıtan uzun bir havuz yerleştirmiş. alman kökenli amerikalı mimar ludwig mies van der rohe ise (1886-1969) ülkesini uluslararası bir sergide temsil eden barcelona</Page><Page Number="110">110  pavyonunda su öğesini yapının içine alarak iç uzamların etkisini güçlendirmiş. bu tür örneklerin sayısını çoğaltmak olası.   yansımanın istenmediği durumlar da var. mağaza sergenleri (vitrinleri) gibi içlerinin rahatça görülmesi istenen yerlerde düz de olsa cam ister istemez yansımalar oluşturuyor. bunu önlemek için alınabilecek bir önlem onları gözle görülemeyecek kadar hafif bir biçimde (yani küçük bir açıyla) öne doğru eğik yapmak. böylece yansıyan görüntülerin doğrudan ona bakanların gözüne gelmesi engellenmiş oluyor.   kimi zaman örtüşmeler de mimarlıkta görsel yanılsamalara yol açabiliyor. bunlar sütunlu iç uzamları görüntüleyen çizim ya da fotoğraflarda ortaya çıkıyor. bu tür maskelemelerde kemerler uç uca bitişmiyormuş gibi gözükerek insanı şaşırtıyorlar               .  doğrudan bir görsel yanılsamayı yineleyen yapılar da var. avustralya’nın melbourne kentinde yer alan bir yapının yüzündeki yatay çizgiler düz olmalarına karşın dalgalıymış gibi bir izlenim uyandırıyorlar. bu olgu ingiltere’nin bristol kentindeki bir kafede gözlenmiş olduğundan “kafe yanılsaması” adını almış. tuğla ya da karo sıralarının şaşırtmacalı olarak iki renkli düzenlenmesi durumunda ortaya çıkıyor.   günümüzün tutumbilimsel (ekonomik) koşulları yapıların istendiği kadar büyük ve geniş yapılmasına olanak vermiyor. onların içinde yaşayacak insanların bu durumdan rahatsız olmamaları için ne yapmalı? mimarlar, davranışbilimcilerle birlikte çalışarak, bu konuyu araştırıp çözümler üretmeye çalışıyorlar. doğal olarak görsel yanılsamaların kullanılması da bunların arasında.   örneğin kimi renklerin ötekilere göre daha iç açıcı, daha sevimli bir etki bıraktığı biliniyor. eğer üstte, yani tavanlarda kullanılıyorlarsa sıcak ve açık renkler iç açıcı bulunuyor. yanlarda, yani duvarlarda kullanıldığında içtenlik, sıcaklık etkisi yapıyorlar. altta, yani zeminde ise ferahlatıcı, moral verici bir izlenim veriyorlar. sıcak ve koyu renkler üstte örtücü, kapatıcı bir etki yapıyorlar. yanlarda çevreleyici, altta olduklarında da sağlam, üstüne güvenle basılabilir etkisi yaratıyorlar. soğuk ve açık renklerin üstten aydınlık veren, ferahlık yaratan etkileri olduğu belirlenmiş. yanlarda kullanıldıklarında yönlendirici, altta da parlak, yürümeyi özendirici bulunuyorlar. buna karşılık soğuk ve koyu renkler üstte olurlarsa endişe verici, yanlarda soğuk ve üzüntü yaratıcı, altta kullanıldıkları zamansa rahatsızlık verici, aşağıya çeken bir etki uyandırıyorlar.   renkler düz kullanılmalarının yanı sıra çizgili ya da desenli oldukları zaman da belli etkiler yaratıyorlar. düşey çizgili duvar kağıtları odaları daha yüksekmiş gibi gösteriyor, durağan bir etki uyandırıyor. buna karşılık yatay çigilerin egemen olduğu durumlarda devingenlik izlenimi uyanıyor. tasarımcılar bunları gözeterek uyguluyorlar.</Page><Page Number="111">111  tarihsel gelişme süreci içinde mimarlık yapıtlarını geleneksel ve çağdaş olarak iki kümeye ayırmak olası. geleneksel mimarlık taş ve tuğla gibi yapı gereçlerini kullandığı için daha çok yığma (kagir) taşıyıcı dizgelere (strüktürlere) dayanıyor. onun için de görece daha kapalı, kalın ve ağır duvarları, sütunları, az sayıda ve küçük kapı ve pencereleri oluyor.   donatılı beton (betonarme) ya da çelik gibi yapı gereçlerini kullanan çağdaş mimarlık ise daha çok iskelet taşıyıcı dizgelere dayanıyor. bu da ona görece daha açık, ince ve hafif duvarlar, sütunlar kullanma, çok sayıda ve büyük kapı ve pencereler oluşturma olanağı sağlıyor. böylece yapılar, eskilere göre daha büyük olsalar bile görünüşleri daha hafifmiş izlenimi uyandırıyor. öyle ki, bütün yüzleri cam gibi taşıyıcı olmayan bir gereçle oluşturulabiliyor, ağırlıksızmış gibi gözükmeleri sağlanıyor.   geleneksel mimarlığın ağırlık ve dışa kapalılık etkisini azaltmak için başvurduğu önlem yapıların önüne, hatta eski yunan tapınaklarında olduğu gibi, bütün çevresine bir dizi sütun yerleştirmek. bu yarattığı ışık-gölge etkisi ile belli bir geçirgenlik, saydamlık duygusu uyandırıyor. ayrıca koşulların elverdiği yerlerde pencere dizileri kullanılarak da bu duygu sağlanmaya çalışılmış. örneğin ayasofya’nın kubbesinin kasnağında, yani alt bölümünde, böyle bir dizi pencere var, buradan içeri giren ışık kubbeye neredeyse yapıya değmiyormuşçasına hafif bir görünüm kazandırıyor.   çağdaş mimarlık kullandığı gereç ve taşıyıcı dizgeler aracılığıyla ağırlıksızlık duygusu uyandırabiliyor demiştik. örneğin kabuk strüktürler çok büyük bir yapının üstünü örtmelerine karşın oldukça ince olabiliyorlar. dalgalı ya da zikzaklı plaklar da aynı etkiyi yaratıyor. onları taşıyan sütunlar içte kalacak gibi düzenlenir, bu örtüler ile dış duvarlar arasına ince bir yatay pencere dizisi konursa, ağırlıksızlık duygusu daha da pekiştirilebiliyor.   daha önce anmış olduğumuz le corbusier bunu bir yapısında oldukça etkili bir biçimde kullanmış. bu fransa’da, ronchamp’da bulunan notre dame ziyaretgah şapeli (küçük kilisesi). mimar burada yaratmak istediği etkiyi şu sözlerle anlatmış: “..(yapının çatısını oluşturan) kabuk anlamsızca kalın gözükmesine karşın işlevsel olan duvarlar üstünde duruyor. bunların içinde donatılı beton kolonlar var. kabuk onlar tarafından taşınıyor ama duvarlara değmiyor. (aralarında bulunan) on santim kalınlığındaki ışık çizgisi ise hayranlık uyandıracak..”   çağdaş mimarlık bir ucu boşta duruyormuş gibi çıkmalar yapan konsol kirişler, döşeme plakları kullanıyor. bu da yapılara daha hafif, havada asılı duruyormuş gibi bir görünüm kazandırıyor. bunun en iyi örneklerinden biri amerikalı mimar frank lloyd wright (1867-1959) tarafından bir çağlayan üstüne yapılmış olan kaufmann evi.   iskelet yapım yöntemleri taşıyıcı olarak duvarlar yerine kolonlar kullandığından yapılara belli bir geçirgenlik, saydamlık kazandırabiliyor, geleneksel mimarlıkta olduğu gibi uzamlar arasındaki kesin ayrımı kaldırıp oluşan uzamlar arasında akıcı bir kaynaşma sağlıyor. bütün bu ve benzeri önlemler doğrudan görsel yanılsama olmasalar bile mimarlığın kullandığı izlenim yaratma, etki uyandırma yöntemleri.   çağdaş mimarlığın geliştirmiş olduğu iki taşıyıcı dizge daha var ki, hem görünüş olarak hem de gerçekten çok hafif yapı strüktürleri kurmaya olanak veriyorlar: uzay kiriş ve kafesler ile çekmeye çalışan strüktürler. uzay kiriş ve kafesler hepsi aynı olan çubuk ya da borularla oluşturuluyor, böylece çok geniş alanları arada başka taşıyıcıya gerek kalmadan örtüyorlar. çubukların arası hafif, saydam ya da yarı saydam gereçlerle kapatılabildiği için hafiflik izlenimi daha da pekişiyor. jeodezik kubbeler de onlara benzer biçimde eşit uzunlukları olan çubuklarla kuruluyor.   çekmeye çalışan strüktürlerde yapının üstüne gelen yükler, asma köprülerde olduğu gibi, kalın direklerin (pilonların) taşıdığı kablolardan oluşan bir ağ tarafından karşılanıyor. onları da hafif, saydam ya da yarı saydam gereçlerle kaplamak,</Page><Page Number="112">112  böylece bir tür çadır oluşturmak olası. bu tür yapılar çok büyük olabilmelerine karşın neredeyse ağırlıksızmış gibi duruyorlar. en başarılı örneklerinden biri almanya’nın münih kentindeki olimpik stadyum.   çekme strüktürlerden biri gergi kabloları arasına basınç yüklerini karşılayan çubukların yerleştirilmesine dayanıyor. bu çubuklar birbirine bağlanmadığı için de sanki üstlerine gelen yükleri taşıyamazlarmış gibi bir izlenim uyandırıyorlar. bu tür taşıyıcılara jeodezik kubbelerin bulucusu olan amerikalı mühendis richard buckminster fuller (1895-1983) ingilizce “tension”  gerilim ve “structural integrity” strüktürel bütünlük sözcüklerinden türettiği “tensegrity” adını vermiş. işin ilginç yanı, tensegrity’lerin amerikalı bir yontucu olan kenneth snelson (1927) tarafından bulunmuş ve ilk kez 1948’de açılan bir sergide gösterilmiş olması. taşıyıcı dizge olarak matematiksel çözümlenmeleri ise daha sonra, 1972 yılında gerçekleşmiş.   amerikalı mühendis david geiger (1935-1989) tarafından tasarlanan tensegrity kubbeleri 260 m'ye kadar genişliği olan alanları örtebiliyor. bu yöntemle oluşturulan ilk yapılardan biri abd'de, florida'da, st. petersburg'daki daire planlı suncast stadyumu. 1989’da biten yapının çapı 223 m ve 43000 seyirci alabiliyor. dizgenin adını koyan richard buckminster fuller’in de tensegrity’ler üstünde çalışmaları var.   bunlara mantar strüktürler de eklenebilir. açılmış bir şemsiye görünümündeki bu taşıyıcı dizgelerle de geniş alanların üstünü örtmek, yüzlerini cam gibi taşıyıcı olmayan gereçlerle kaplamak, dolayısıyla belli bir hafiflik izlenimi uyandırmak olanağı var. italyan mimar ve yapı mühendisi pier luigi nervi (1891-1979) böyle bir taşıyıcıyı torino’daki palazzo di lavoro (iş sarayı) adlı yapıda kullanmış.   sinemadan, fotoğraftan söz ederken ölçek değişikliği yaratmanın etkisine değinmiştik. bununla yan yana duran iki nesneden birinin ölçülerinin abartılması, böylece oluşturdukları ikili görünümle bir kararsızlık, şaşkınlık etkisi yaratmaları anlaşılıyor. ölçek yapı sanatı için de önem taşıyan bir olgu. mimarlıkta iki tür ölçek var. bunlardan birincisi çizim ölçeği. mimarlar tasarladıkları yapıların plan, kesit ve görünüşlerini çiziyorlar, bunların üstünde bulunan her şey belli bir ölçek uyarınca küçültülmüş olarak gösteriliyor. bu da oluşturulacak yapının hem bütününü hem de ayrıntılarını daha kolay görülebilir bir duruma getiriyor. daha sonra bu çizimleri okuyan ustalar onlara göre yapı ya da bölümlerini gerçek boyutlarında yapıyorlar.   ikincisi ise insan ölçeği. bir yapının ölçüleri insan vücudunun ölçüleri ile karşılaştırılabiliyor, onlarla bir biçimde ilişki ya da iletişim kurabiliyorsa, o zaman insan ölçeğinden söz ediliyor. yapılar büyük olgular, çok yüksek, geniş yapı kitleleri ya da iç uzamlar insanlar üstünde ezici bir etki yapabiliyor. mimarlar bu gibi durumlarda küçük ama etkili önlemler alarak bu sorunu çözmeye çalışıyorlar. eğer iç uzam ya da dış kütlelerde çok büyük ölçülerden kaçınılamıyorsa, bunu bir biçimde örtmeye, dikkatleri başka bir yöne, izleyenlerin insan ölçeğini bulabileceği noktalara çekmeye çalışıyorlar.   türk mimarlığında bu sorunun çözümü için iyi bir örnek var. insanlar anıtsal camilerin çok büyük ve geniş iç uzamları içinde yitip gitmişlik duygusuna kapılmasın diye yapı sanatçıları kandillerden yararlanmışlar. kubbelere asılı olan bu aydınlatma öğeleri büyük birer tekerleği anımsatan çemberler üstüne yerleştiriliyor, bunlar da camilerin tavanına, kubbeden daha aşağı bir düzeyde, yatay bir düzlem oluşturacak biçimde asılıyor. böylece bir tür alçak tavan etkisi yaratılmış oluyor. kandillerin arasından iç uzamı örten kubbenin yüksekliği tüm görkemiyle algılanırken, görece alçak olan bu sınır çizgisi insan ölçeği ile ilişki kurulmasını sağlayan bir yükseklik oluşturuyor.   aynı etkiyi başka yapı ve süsleme öğeleri ile de sağlamak olası. belli bir yüksekliğe yerleştirilen süsleme kuşakları (frizler), silmeler, bir pencere dizisi bu amaçla kullanılabiliyor. mimarlar resim, yontu ve kabartma biçiminde kullandıkları figür ve süslemelerle de insan ölçeği duygusunu verebiliyorlar. le corbusier kimi yapılarında ünlü kolunu havaya kaldırmış insan figürü kabartmasını kullanmış ve bununla belli bir ölçek duygusu iletmeye çalışmış.   geleneksel türk evlerinde tavanlar genellikle yüksek oluyor ama yemişlik adı verilen bir rafın odaları çepeçevre kuşatması odayı iki bölüme ayırıp daha önemli olan alt bölüma vurgulamanın yanı sıra uzanılabilir yükseklikte oluşuyla o uzama insan ölçeği duygusu da kazandırıyor.   bunun tersine de var, ölçeğin insanı ezmek amacıyla kullanıldığ da görülüyor. üstlerinde yukarda anlatılan türde ölçek belirleyici imler bulunmayan eski mısır piramitlerinden günümüzdeki gökdelenlere kadar pek çok yapıda bunu görmek olası. hitler’in baş mimarı olan albert speer (1905-1981) ise, tasarımını gerçekleştirdiği berlin’deki neue reichskanzlei (yeni başbakanlık) yapısında bunu</Page><Page Number="113">113  başka bir biçimde uygulamış. bu politikacının çalışma odasını çok büyük, tavanı da yüksek bir biçimde düzenlenmiş. içindeki eşyalar da gerekenden daha büyükçe tutulmuş. bununla ziyaretçilerin etkilenmesi, bu diktatörün karşısında kendilerini değersizmiş gibi duyumsamaları amaçlanmış.   hep böyle olmamış mı? padişah, imparator, sultan, kral, halife, papa... yani güç ve yetke (otorite) sahiplerinin tahtları hep yerden yüksekte yapılmış, huzurlarına kabul ettikleri insanlara tepeden baksınlar diye. eşitlikçiymiş gibi görünen günümüzde bile yüksek düzeydeki yöneticiler olabilen en büyük odaları seçiyor, yetkelerini, güçlerini simgeleyen büyük masaların arkasında oturuyorlar. konuklarının rahat etmesi için düşünülmüş gibi gözüken koltuklar ise onların oturdukları yerlere göre daha alçak oluyor, ağırladıkları kişilere yukardan bakabiliyorlar.   mimarlığın neden olduğu başka yanılsamalar da var. sokakta yürüyorsunuz, bir ara başınızı kaldırıp bakıyor ve gözlerinize inanamıyorsunuz. karşınızda bir yapı değil de ince bir duvar yükseliyor sanki. nasıl yani, diyorsunuz, bizim bildiğimiz yapılar üç boyutlu olur, oysa burada iki boyutlu kocaman bir yapı yüzü (cephesi) var, kim yapar ki böyle bir şeyi? bu tür görüntüler özellikle köşe yapılarında ortaya çıkabiliyor. biraz daha yürüyünce yapının öteki yüzlerini de görüyor ve onun üçgen bir arsa üstünde yer aldığını anlıyorsunuz ama olan oldu bir kere, yanılsamaya düştünüz. bunları fotoğraflarla da belgelemek olası.                yüzleri cam kaplı çelik ya da donatılı beton (betonarme) taşıyıcıları olan yapılardan söz etmiştik. kimi zaman bunlar bir ayna gibi karşılarındaki yapıları yansıtıyor, böylece tek bir yapıya bakılmasına karşın iki yapı yüzü algılanıyor. bu da bir yanılsama, ikili bir görünüm. bir yapı yüzünün tümüyle bir içbükey ayna oluşturacak biçimde düzenlenmesine ne dersiniz? fransa’da böyle bir yapı var. güneş enerjisiyle çalışan bir fırın olduğu belirtilen bu yapı çevresini bir de baş aşağı çevirerek yansıtıyor.   gökdelenler 19. yy’ın ikinci yarısında ortaya çıkmaya başlamış. genellikle tutumbilimsel nedenlerle, arsa ederlerinin yüksek olduğu büyük kentlerin merkezlerinde yer alıyorlar. onların bir yapı türü olarak ortaya çıkması yapıların algılanmasını da etkilemiş. o zamana kadar kural dışı kimi örnekler dışında yapılar iki kaçış noktalı derinlikçizim kurallarına uygun olarak algılanırken bu yapıların yüksekliklerinden dolayı üç, hatta daha çok, kaçış noktalı derinlikçizim algılaması da söz konusu olmaya başlamış. bu duruma ne kadar alışsak bile gene de kimi görüntülerle karşılaşınca şaşırmaktan kendimizi alamıyoruz, onlarda bir biçimbozulması varmış gibi düşünüyoruz. (derinlikçizim türleri için ek 2’deki ilgili bölüme bakabilirsiniz.)   mimarlıkta kullanılan görsel yanılsamaların bir başkası da yenileştirilmesi (restorasyonu) yapılan iki yapıda gözleniyor. bunlardan biri abd’nin missouri eyaletindeki kansas kent kütüphanesi. bu yapının yola bakan garajının yüzü sanki orada büyük kitaplar varmış gibi düzenlenmiş. ikinci yapı ise ingiltere’nin cardiff kentinde yer alan kütüphane. burada yapım işleri sürerken yapı geçici bir kılıf içine alınmış, üstüne de sanki orada kitaplar duruyormuş gibi bir görüntü getirilmiş. eleştirmenler “..ayol, bu kılıf yapının gerçek yüzünden daha iyi, keşke hep öyle kalsa..”, diye takılıyorlar.</Page><Page Number="114">114  mimarlığın kullandığı görsel etki uyandırma yöntemlerinden biri de beynin boşlukları tamamlama yetisine dayanıyor. bu yeti nedeniyle kimi zaman yalnızca sütun, kolon gibi dikmeler kullanarak bir uzamın sınırlarını belirlemek olası. bu mimar sinan’ın (1489-1588) başyapıtı olan edirne’deki selimiye camisinde de görülebiliyor. yapının dört köşesindeki minareler, göz aralarındaki boşluğu doldurduğu için, daha görkemli bir etki oluşmasını sağlıyorlar. böyle yapılmış başka örnekler de var.                      mimarlıkta da “droste” (ya da “mise en abyme”) etkisinin oluşabileceği çoğu kez akla gelmez. bu etki en güçlü olarak sarmal merdivenlerde yaşanıyor. onlara belli bir noktadan bakıldığı zaman sanki dipsiz bir kuyuya bakılıyormuş izlenimi uyandırıyorlar. kimi durumlarda dörtgen merdiven yuvaları da benzer bir etkiye yol açabiliyorlar.   ya bütün bir yapının bir sarmaldan oluşmasına ne dersiniz? daha önce anmış olduğumuz frank lloyd wright böyle bir yapıyı 1950’li yıllarda gerçekleştirme olanağı bulmuş. solomon r. guggenhem’ın derlemini (koleksiyonunu) barındıran new york’daki bu müze 1959‘da açıldığı zaman çevresinde yer alan dikdörtgenler prizması biçimindeki yapılar ile güçlü bir zıtlık oluşturmasıyla da dikkatleri üstüne çekmiş. doğal olarak iç uzamında güçlü bir droste etkisi yaşanıyor.               bu izlenimi çok katlı bir yapıda, örneğin bir gökdelende yaşamak ilginç olurdu. böyle örnekler de var, bunlardan biri çin’in şanghay kentindeki jin mao gökdeleni. asya anakarası üstündeki en yüksek yapı olan bu iş merkezi ve otel, bir bölümü boş olan yuvarlak bir çekirdek çevresinde oluşturulmuş. resimlerinde bile etkileyici bir derinlik, dolayısıyla da droste etkisi uyandırıyor, insan dipsiz bir kuyuya bakıyormuş gibi oluyor.   hem canlı hem cansız doğada örneklerine raslanan sarmal biçimi pek çok kültürde simgesel anlamlar yüklenerek kullanılan bir biçim, çeşitli özellikleriyle sanatçıların olduğu kadar matematikçilerin de ilgisini çekiyor. altın oran olarak bilinen 1,618 sayısı (ya da 1 / 1,1618; ( 5 1) / 2 oranı) doğada raslanan salyangoz kabuğu, boynuz gibi örneklerde ölçülen oranlara çok yakın. bu biçimin mimarlıkta eskiden beri kullanıldığı görülüyor. eski yunan mimarlığındaki iyon sütun başlıkları en bilinen örneklerinden biri. 20. yy’da le corbusier bu biçimle ilgilenmiş, sarmal bir müze tasarlanabileceğini düşünmüş. birazdan değineceğimiz bruce goff’un bavinger evi de bir sarmaldan oluşuyor.</Page><Page Number="115">115  resim sanatından söz ederken gördüğümüz adhokçuluğun mimarlıkta da örnekleri var. yapıları alışılmışın dışındaki gereçlerle, örneğin otomobil lastikleri, şişe ya da konserve kutuları, saman balyalarıyla kurmaya deniyor. bunların ve başka gereçlerin karışık olarak kullanıldığı da oluyor. yapı sanatçıları zaman zaman bu yolla ilginç yapılar oluşturuyorlar. en başarılı örneklerinden biri amerikalı mimar bruce goff (1904-1982) tarafından yapılmış olan oklahoma’daki bavinger evi.   mimarlıkta da kübizmden söz edilebiliyor ama bunun ilk akla geldiği gibi çarpık çurpuk ya da sözcüğün anımsattığı kutu kutu yapılar oluşturmakla bir ilgisi yok. daha çok yukarda sözünü etmiş olduğumuz cam ve donatılı beton gibi çağdaş yapı gereçleri ile iskelet strüktür gibi çağdaş taşıyıcı dizgelerin kullanılmasının bir sonucu. bunlarla bir yapının yüzlerinde büyük pencere açıklıkları oluşturulabiliyor, başka bir deyişle, yapıların hem dışı hem içi aynı anda gösterilebiliyor.   bunu ilk kez alman mimar walter gropius (1883-1969) 1914’de bir sergi nedeniyle köln’de yaptığı örnek bir üretimevinde (fabrikada) kullanmış. bu yapıda merdivenler iki yanda yer alan saydam merdiven evlerinde yer alıyor, yapı yüzünde de açıkça görülebilir kılınmışlar. geleneksel mimarlıkta kullanılan yığma taşıyıcı dizge ile böyle bir tasarım gerçekleştirme olanağı yok, onun için de merdiven gibi yapı bölümlerini dışardan görmek olanaksız. bu yaklaşım yapının hem dışını hem de içini gösterdiğinden ikili bir görünüm yaratıyor.   mimarlıkta tasarımlar daha önceki bir biçemin biçimlerine, anlatım diline dayanarak ve onun kimi öğelerini, simgelerini kullanarak kurulmuşsa buna “tarihsel yinelemecilik” deniyor. eğer tasarımlarda çeşitli biçemlerden derlenerek bir araya getirilen biçimler kullanılmışsa o zaman da “seçmecilik”den (eklektizmden) söz ediliyor. temelde her iki yaklaşım da bir tür biçimsel aldatmaca, o nedenle kimi zaman bu tür yaklaşımlar yapı sanatçıları tarafından eleştirilmiş, hatta dışlanmış. çağdaş mimarlar çelik taşıyıcı strüktürü olan bir yapının üstü kaplanarak taştan yapılmış bir yığma yapı gibi gösterilmesini dürüst bir davranış olarak görmüyorlar. bu tür örneklere özellikle 19. yy batı mimarlıklarında raslanıyor, hatta yapılara göstermelik yüzler bile takılmış. türkiye’de de 1910-1930 arasındaki birinci, 1940-1950 arasındaki ikinci ulusal mimarlık akımlarında benzer bir yaklaşım gözleniyor. çağdaş mimarlık ilkeleri yaygınlaştıktan sonra ise giderek gözden düşmüş.   bunun 20. yy’da da kimi uzantıları arasında 1930’lu yıllarda rusya’nın moskova ve st. petersburg kentlerindeki yeraltı trenleri için yapılan duraklar var. bunların her birinin içi belli bir biçem özelliğine öykünerek düzenlenmiş, öyle ki, insan bir metro istasyonunun değil de sanki bir barok sarayın içine girmiş gibi bir duyguya kapılıyor. bu yapıların dış görünüşleri de kimi zaman bu yaklaşımın izlerini taşıyacak biçimlerde tasarlanmış.   mimarlıkta yapıların görünüşü önem taşıyor. yapılar iç ve dış yüzleriyle ne tür bir işlev barındırdıklarına ilişkin iletiler verebildikleri gibi gene onlar aracılığıyla belli bir duygu ve düşünce iletebiliyorlar. düz duvarlar, sütun ve kolonlar, kemerler, kapı ve pencere gibi delikler, yani çeşitli yapı öğeleri kullanılırken dolu-boş, açık-kapalı, figür-zemin, sığ-derin, yüksek-alçak, açık-koyu, girinti-çıkıntı, geçirgen ya da saydam olup olmama, düz ya da eğik / eğri olma, ışık-gölge gibi bir yapı yüzünde uygulanarak olumlu etkiler uyandıraca, onun çekici olmasına katkıda bulunacak pek çok düzenleme ilkesi var, hepsi de görsel yanılsamalar oluşturma gizilgücü (potansiyeli) içeriyor.  çağdaş mimarlar kimi geleneksel mimarlık akımlarını yapı gereçlerini kullanırken dürüst davranmamakla suçlamışlar, onları başka gereçlerle kaplayıp boyayarak olduklarından farklı bir şeymiş gibi göstermelelerini eleştirmişler. bundan söz ederken akla yapı sanatında ortaya çıkan bir yanılsama türü geliyor. dıştan bakıldığı zaman pek çok yapının kaç katlı olduğu kolayca görülür. ama eğer o yapıda “giydirme yüz (cephe)” uygulanmışsa, yani yapının dış yüzü kendi ağırlığını taşıyamayan bir gereçle kaplanmışsa, onun kaç katlı olduğunu kestirmek olanaksızlaşabiliyor, çünkü yapı yüzü bir perde ile örtülmüş gibi oluyor. bir yapının kaç katlı olduğunu dış yüzüne yansıtmama yaklaşımı daha önceki dönemlerde de uygulanmış ama giydirme yüzler çağdaş yapılara özgü bir yapım yöntemi. bu da yarattığı kararsızlıkla bir görsel yanılsama oluşturabiliyor. bu yöntemi uygulayan pek çok mimar olmuş, hala da var. bu alandaki son gelişme ise televizyonlarda kullanılan led (light emitting diodes, ışık yayan diyotlar) teknolojisini uygulayarak yapı yüzünün tümünü bir görüntülük (ekran) gibi düzenlemek ve onun üstünde istenen her hangi bir görüntüyü oluşturmak, başka bir deyişle dört dörtlük bir görsel yanılsama kurmak.</Page><Page Number="116">116  kimi yapıların yüzünde dışa açılan pencereler olması istenmiyor. duvarları dümdüz sağır olarak bırakmak da güzel değil. bu tür yapılar düşünülerek geliştirilmiş küçük yapı birimleri var. bunlar bilgisayar denetiminde açılıp kapanma, dönme gibi küçük devinimler yapıyorlar. yüzleri de delikli ya da eğik olduğundan değişik biçimde ışık geçirme ya da yansıtma özellikleri taşıyorlar. kimi zaman gün ışığı koşullarına, kimi zaman da kullanıcıların gereksinim ya da isteklerine göre yapı yüzünün değişik görüntüler vermesini sağlıyorlar. bu da alışılagelen durağan yapı yüzleri yerine devingen olanları getiriyor. en bilinen örneklerinden biri paris’de fransız mimarı jean nouvel (1945) tarafından tasarlanan ve 1987 yılında tamamlanan arap dünyası enstitüsü adlı kültür merkezi ve müzesi.   resim sanatında gördüğümüz trompe l’oeil’lerin günümüzde de uygulandığını söylemiştik. bunların arasında bir yapının yüzünü değiştirip onu bambaşka bir görünüme sokanlar da var. öyle ki, bu tür bir değişikliğe uğramış bir yapının fotoğraflarını “yenileştirmeden (restorasyondan) önce ve sonra” diye gösterip insanları kandırmak bile olası. oysa bu o yapının üstüne getirilmiş göz aldatıcı bir boyamadan başka bir şey değil.                 bunun ilginç örneklerinden biri abd’de, maryland’deki frederick kentinde bulunuyor. bu kentin ortasından geçen bir ırmağın üstünde sıradan bir donatılı beton köprü varmış. duvar ressamı william m. cochran’ın önerisi üzerine bu köprünün üstü sanki taştan yapılmış gibi boyanmış, ayrıca üstüne ve çevresine görsel yanılsamalar içeren başka öğeler de eklenmiş. kentliler önceleri buna kızmışlar ama su çalışmalar bittikten sonra burası gezginler için bir çekim alanı olup çıkmış. bugün köprü ve çevresindeki park kentin en sevilen dinlence yerlerinden biri durumuna gelmiş.   iki örnek de türkiye’den: ankara: çayyolu’nda, 8. cadde üstünde sevimli bir yapı var. çevresindeki büyük katevleri (apartmanlar) arasında hemen göze çarpıyor, bozulmadan yok olmaya direnebilmiş eski bir türk eviymiş izlenimi uyandırıyor. ama biraz yakından bakılınca boyanarak bu biçime getirilmiş olduğu görülüyor. üstündeki yazıt onun bir trafo merkezi olduğunu, “güzelleştirilmesinin” de yenimahalle belediyesi tarafından gerçekleştirildiği belirtiyor. istanbul levent’de de böyle bir yapının üstü boyanarak görünümü tümüyle değiştirilmiş.</Page><Page Number="117">117  çirkin yapılar yeryüzünün her yerinde var. bunun sorumlusu mimarlar değil, iö 1. yy’da yaşamış olan romalı mühendis ve mimarlık kuramcısı vitruvius’un de achitectura libri decem (mimarlık üstüne on kitap) adlı ünlü yapıtında belirttiği gibi, onların görevi “..sağlam, dayanıklı – yararlı, kullanılışlı – güzelliği, güzelduyuyu (estetiği) gözeten..” yapılar ortaya koymak, çirkinlikler oluşturmak değil. gene de kim tarafından yapılırsa yapılsın çirkin yapılara her yerde raslanıyor.                 israilli ressam rami meiri kendini bu tür yapıları güzelleştirmeye adamış bir sanatçı. dünyanın çeşitli yerlerinden aldığı siparişler üzerine çirkin yapı bölümlerinin üstüne duvar resimleri yapıyor. aralarında görsel yanılsamaları kullananların da bulunduğu bu resimlerle yapay fiziksel çevreyi daha yaşanabilir kılmaya, orada yaşayan insanlarda bir yaşam sevinci uyandırmaya çalışıyor.   mimarların yaptığı bir gözlem var. zaman zaman yapıların ya da belli bölümlerinin, eşyalarının kötü kullanıldığı, üstlerine “grafiti” adı da verilen çiziktirilerin, karalamaların, boyamaların yapıldığı, hatta onların kırılıp parçalandığı görülür. bu eylemler “vandalizm” olarak da biliniyor. yapılan gözlem ise şu: bu tür olaylara çirkin, pis, kullanışsız, bakımsız, bozulmuş yapı, yapı bölümü ve eşyalarda daha sık raslanıyor.   kendi başına bırakılmış iki yapıdan hangisinin camları kırıksa, kısa bir süre sonra başka bölümlerinin de insanlar tarafından kırılıp döküldüğü görülmüş. zamanla bu yapılardan görece sağlam olanı hala olduğu gibi dururken öteki neredeyse bir yıkıntı görünümü alıyor. yani bir yere zarar verilmiş olduğunun görülmesi insanların içindeki kırıp dökme (tahrip etme, vandalizm) dürtüsünü harekete geçiriyor, doğal koşullar altında hiç yapacağı yokken o da kaldırıp bir taş atıyor.   benzer şeyler dağınık, rahatsızlık verici, kirli, gürültülü, pis kokulu ortamlar için de geçerli. en titiz insanlar bile böyle yerlere tükürmekten, pisletmekten, çöp atmaktan gocunmuyorlar, oralarda bağıra çağıra konuşuyorlar. tersi durumlarda ise bu tür davranışlara sözcüğün tam anlamıyla “elleri varmıyor”, o yerleri olabildiğince düzgün tutmaya çalışıyorlar.   bu gözlemi kent bölümleri, park, bahçe, kent mobilyası, hatta taşıt araçlarını kapsayacak biçimde genişletmek olası. davranışbilimciler bu tür çevreye zarar verici etkinliklerin insanların yaşadıkları çevreden hoşnut olmamasından, ona yabancılaşmasından kaynaklandığını düşünüyorlar. yani çevresel olumsuzluklara bir tepki diye görüyorlar. bu nedenle çekici, güzel yapılar yapmak, işlevlerine uygun olduğu kadar iyi ve güzel olan yapay fiziksel çevreler ve yaşama ortamları oluşturmak önem taşıyor. bu yöndeki çabalar yalnızca beden sağlığı için değil aynı zamanda ruh sağlığı için de gerekli. insanların güzel, iyi, yararlı şeyleri koruma güdüsünü pekiştirmek, çevrelerini daha kötü bir duruma sokma eğilimlerini kışkırtmamak gerekiyor. mimarlıktaki trompe l’oeil uygulamaları biraz da bu amacı güdüyor.</Page><Page Number="118">118  mimarlığın resimle olduğu gibi yontuyla da bütünleştiği oluyor. kimi zaman sütunların yerine insan, özellikle de kadın figürlerinin getirildiği görülür. bu da ağır yapı parçalarının nasıl olup da onlar tarafından taşınabildiğini düşündüren bir ikili görünüm yaratır. bu tür yontu-sütunlara “karyatid” adı verilmiş. söylenceye göre karyalılar pers savaşlarında öteki yunan kentlerini desteklememişler. savaşı yunanlıların kazanmasından sonra bu kent ele geçirilmiş, erkekleri öldürülmüş, kadınları da köle yapılmış. onların onurdan yoksun bu sonunu simgelemek için de “karyalı kızlar” anlamına gelen karyatidler yapılarda yük taşıyıcı öğeler olarak kullanılmış. benzer örneklere daha ilerki dönemlerde de raslanıyor.   ya karikatür? mimarlığın karikatürle de bağının olduğunu söylersek şaşacak mısınız? neden ki? başta az ayrıntılı ve yazısız karikatürün öncüsü olarak çağdaş çizgili gülmece sanatını etkilemiş olan romanya doğumlu amerikalı saul steinberg (1914-1999) olmak üzere pek çok mimar karikatürcü var, türkiye’de de başka ülkelerde de. ama bunlardan birinin yapıtları konumuz açısından gerçekten ilginç.   louis hellman bir ingiliz. mimarlığından çok mimarlığı konu alan karikatürleriyle tanınıyor. bir yarışma için hazırladığı karikatürlerinde aynı çizim içine hem ünlü mimarların portre karikatürlerini hem de onların tanınmış yapıtlarının biçemselleştirilmiş plan ya da görünüşlerini yerleştirmiş. her biri sözcüğün tam anlamıyla birer iki görünümlülük örneği. hellman’ın bu tür çizimlerini topladığı archi-tetes, the ıd in the grid (archi-tetes, griddeki kimlik) başlıklı bir kitabı var. benzer biçimde ingiltere kraliçesi, başbakanı, amerika birleşik devletleri başkanı gibi kimi ünlü kişiler için de düşsel evler tasarlamış, bunlar aynı zamanda o kişilerin portre karikatürleri. çağdaş türk karikatürcüsü semih balcıoğlu da (1928-2006) güle güle istanbul adlı albümünde kent içinde yer alan yapıların, yaşam ortamlarının değişmesini, bunların arasındaki çelişkileri konu alıyor.  mimarlık eskiden beri öteki sanatlarla yakın ilişki ve iletişim içinde olmuş. birinde ortaya çıkan düşünceler ötekiler tarafından da uygulanıyor. rönesans döneminde yapılan tiyatrolar sahnelerinde derinlikçizim izlenimi uyandıracak düzenlemeler kullanmışlar. örneğin italya’daki vicenza kentinde bulunan teatro olimpico adlı tiyatronun sahnesi ortasındaki merkezden ışınsal olarak arkaya doğru giden sokaklar biçiminde düzenlenmiş. 19. yy’da mimarlıkta ortaya çıkan yeni klasikçilik (neo klasisizm) akımının koşutlarına resim sanatında da raslanıyor. çağdaş örnekler arasında ise hollandalı piet mondrian’ın (1872-1944) kare, dikdörtgen gibi geometrik şekiller ile temel renkleri kullanan resimleri, rus vladimir tatlin’in (1885-1953) bir çelik strüktürü anımsatan yapımsalcı (konstrüktivist) yontuları var.   bu etkileşim günümüzde de sürüyor. amerikalı bir ressam olan ginny herzog’un yapıtları mimarlık çizimlerini anımsatıyor. konumuz açısından ilginç yanı ise sanatçının bunları architectural illusions (mimarlık yanılsamaları) olarak adlandırması. yaklaşımını da, “..uzamı geometrik parçalara böldüğüm ’yanılsamalar’ yukardan bakılmış derinlikçizimlermiş izlenimi uyandırıyorlar. bu gözlem, göz fırça izleriyle duvar yüzeylerindeki dokuları farketmeye başladığı zaman değişiyor. bunlara karşıdan görünüşler, iç mimarlık öğeleri ve üç boyutlu nesneler de katılıyor. yapıtlarımı mimarlık fotoğraflarından oluşan belgeliğimden aldığım resimleri kullanarak bir tür yapıştırma resim (kolaj) gibi düzenliyorum..”, diye açıklamış.   mimarlığın fotoğrafla da yakın ilişkileri var. fotoğraf yapı sanatının örnekleri, bir yapının oluşum süreci gibi olguları belgelemek için kullanılıyor. mimarlar ise fotoğrafdan tasarım öncesindeki araştırma ve çözümleme (analiz) aşamasında yararlanıyorlar.   fotoğraf ayrıca yapıştırma resim (fotomontaj, kolaj) teknikleri aracılığıyla tasarım aşamasında da işe yarıyor. bunlar bir yapının ya da belli bir bölümünün bittiği zaman nasıl görüneceğine ilişkin bilgi veriyor, tasarımda gerekli düzeltmelerin yapılmasında yardımcı oluyorlar. kimi zaman da yeni bir uzam kurgulaması amacıyla bu tür görüntüler kullanılıyor. osakalı bir japon fotoğrafçısı olan palla çok sayıda bu tür görüntü üretmiş. yapıtlarını da hazırladığı kitapta “..bakışım, yansıma, kırpma,</Page><Page Number="119">119  dolaşım, ayrım..” başlıkları altında toplamış. bunlar fotoğraf sanatı için olduğu kadar mimarlık açısından da önem ilginç, esin kaynağı olabilecek nitelikte resimler.   doğal olarak fotoğraf yalınzca belgeleme ve tasarım amacıyla kullanılmıyor. bakış açısı, ışık-gölge kullanımı, derinlik vurgulaması gibi özellikleriyle yapıların içi ile dışını, hatta ayrıntılarını etkileyici bir biçimde görüntüleyerek tanıtmak için de kullanılıyor. yapı fotoğrafçılığı ayrı bir uzmanlık dalı. michael kai ise yapılaşmış ortamları şaşırtıcı biçimlerde görüntüleyen bir sanatçı. öyle görüntüler yakalayıp sunuyor ki, bunların ters mi yüz mü durduğunu anlamak zor, böylece yapay fiziksel çevreyi çok görünümlü yanılsamalar oluşturma amacıyla kullanıyor.   eğer görsel yanılsamaları en geniş anlamıyla olanaksız bir şeyi olanaklı gibi göstermek, var olan bir olguyu gizlemek, iki ya da bir çok görünümlülük aracılığıyla kararsızlık yaratmak diye tanımlarsak, yapı sanatında bunlara çok yakın iki konuya daha kısaca değinmek zorundayız.   bunlardan birincisi roger h. clark ve michael pause adlı araştırmacıların bir çalışmasına dayanıyor. bu araştırmacılar 16 ünlü mimarın tasarlamış olduğu 64 yapıyı incelemişler ve onların planlarıyla kesitleri arasında bir ilişki olduğunu ortaya çıkarmışlar. bu ilişki plan ve kesitlerin kimi zaman bire bir, kimi zaman da belli bir biçimbozmasına uğratılmış olarak aynı tasarım kaygılarını içeriyor olması. bu yapıların hem yatay hem de düşey kesitleri benzeşiyor, buna karşın o yapılara bakıldığında böyle bir durumun olduğuna ilişkin her hangi bir görsel ipucu yakalamak neredeyse olanaksız.   ikinci konu ise ütopyalar. “ütopya” eski yunanca olumsuzluk eki olan “ou” ile yer anlamına gelen “topia” sözcükleriyle kurulmuş yeni bir deyim, olmayan yer anlamına geliyor. ingiliz düşünürü thomas more'un (1478-1535) 1515’da yazdığı ideal bir toplumu betimleyen ünlü yapıtı bu adı taşıyor. daha sonra geleceğe yönelik kestirimleri anlatan, özlem ya da tehlikeleri dile getiren bir terim olarak yerleşmiş. daha önce de bu özellikleri taşıyan yapıtlar olmuş. insanlar eski çağlardan beri daha iyi yaşama koşullarına ilişkin düşünceler üretmişler. bunlar kimi zaman mitolojik anlatılar, masallar, söylenceler biçimini almış, kimi zaman da yazın ve düşün yapıtı olarak karşımıza çıkıyorlar.   düşün ve yazın alanında da olsa ütopya yazarları kurguladıkları ideal toplumların içinde yaşadığı fiziksel ortamları betimlemişler, ressamlar bunlar için resimler hazırlamış. bir süre sonra mimarlar da onlara katılıyor, ütopik tasarımlar üretmeye başlıyorlar. bunlara bakıldığı zaman akla yakın, olabilirmiş, hatta gerçekleştirilmiş gibi gözüken kent ve yapı görüntüleri algılanıyor. ama gerçekte böyle yerler ya da yapılar yok. o resimler, çizimler tümüyle mimarların kafasında oluşup görüntüye dönüştürülmüşler. aralarında ünlü olanların da bulunduğu pek çok mimarın bu tür çalışmaları, hatta ciddi önerileri var.   kimi zaman gerçekçi olmayan düş kurmalar gibi görülüp küçümsenen bu düşünce üretme biçimi günümüzde özendirilmesi gereken yaratıcı bir etkinlik olarak görülüyor. uluslararası mimarlar örgütü (uıa) 2003 yılında “celebration of cities” başlığı altında bir bir yarışma açmış, tmmob mimarlar odası da aynı yarışmanın türkiye ayağını “yaşasın kentler” adıyla düzenleyeceğini duyurmuş. yarışmanın açıklamasında özet olarak her mimarın, her mimarlık öğrencisinin içinde yaşadığı kentlerle ilgili düşleri, düşünceleri, ütopyaları vardır, bunları bize gönderin, değerlendirelim, deniyor.   değindiğimiz bu iki konu burada ayrıntılarına girilemeyecek kadar geniş, onun için burada yalnızca böyle ilginç şeylerin var olduğunu anımsatmakla yetiniyoruz. ütopyalar düşün ve yazın dışında sinema ve çizgi roman tarafından da sevilerek kullanılan bir olgu. avusturya kökenli filim yönetmeni fritz lang’ın (friedrich christian anton, 1890-1976) metropolis adlı ünlü yapıtı bunun örneklerinden yalnızca biri. kişileri ve olayları sanal bir gezegene yerleştirerek kurgulayan en eski çizgi romanlardan biri ise alex raymond (alexander gillespie raymond, 1909-1956) tarafından 1934’de yaratılmış olan baytekin (flash gordon) olmalı. onun ölümünden sonra başkaları tarafından sürdürülmüş ve çok sayıda benzerleri de oluşturulmuş.   ütopyalardan söz etmişken mimarlıkta bir de “kavramsal tasarımlar” adı verilen bir olgunun bulunduğunu belirtelim. ütopyalara benzermiş gibi gözükmesine karşın bu tür tasarımlar onlardan biraz değişik. ütopyaların daha çok yeni, değişik yaşama biçimleri önermesine karşılık kavramsal mimarlık yapı sanatının sınırlarının nasıl</Page><Page Number="120">120  genişletilip ileri götürülebileceğine yönelik düşünsel deneylerden, bunların görselleştirilmesinden oluşuyor. başka bir deyişle, bir tür düşünce alıştırması, deneysel, düşsel mimarlık olarak da adlandırılıyor. pek çok mimarın bu doğrultuda çalışmaları var. kimi dönemlerde bu tür çalışmaların yoğunlaştığı gözleniyor. en ünlülerinden biri 1960’lı yıllarda genç ingiliz mimarları tarafından kurulan “archigram” adlı grubun ürettiği tasarımlar. gene aynı yıllarda japon mimarlarının kurduğu “metabolistler” adlı grup da benzer çalışmalarıyla tanınıyor. italyan kökenli amerikalı mimar paolo soleri’nin (1919) ingilizce mimarlık architecture ve çevrebilim ecology sözcüklerinden esinlenerek arcology adını verdiği çok yoğun yerleşme birimlerine ilişkin tasarımları da bu kapsamda anılabilir. daha önceki dönemlerden örnek ise amerikalı mimar-desinatör hugh ferriss (1889-1962) tarafından üretilen ve yukarda sözünü ettiğimiz metropolis filimindeki yapıları anımsatan gökdelen çizimleri. onun yapıtları yarasa adam (batman) adlı çizgi roman kahramanının yaşadığı gotham city adlı kentteki yapıların tasarımını da etkilemiş.              mimarlar yalnızca çizimlerle çalışmıyorlar, tasarımını yaptıkları yapıların maketlerini de yapıyorlar. bunlar çalışma taslakları olabildiği gibi sunuşlar için de hazırlanıyorlar. günümüzün ilerlemiş teknolojisi bu alanda kolaylıklar sağlıyor, oldukça ayrıntılı maketler oluşturma olanağı var. bundan söz etmemizin nedeni bir yapının ölçekli küçük bir modeli olan maketlerin de kimi zaman ölçek değişmesine yol açarak beklenmedik görüntüler verebilmesi, yani görsel yanılsamalar oluşturması. bunun en iyi örneklerini istanbul’da bulunan minyatürk adlı parkta yaşamak olası. burada önemli bir bölümü türkiye’de olan tarihsel ve çağdaş yapıların maketleri yer alıyor.                 parktaki maketler en küçük ayrıntılarına kadar gerçeklerine benziyor, kimi zaman her ikisinin fotoğraflarını birbirinden ayırmak bile zor. böyle bir fotoğrafın arka planında bu sergiyi gezen gerçek insanların gözükmesi, sözünü ettiğimiz ölçek değişmesinden kaynaklanan yanılsamalara neden oluyor, insan bir an için hangisi gerçek, hangisi değil, kuşkuya düşebiliyor.    çağdaş mimarlıkta görsel yanılsama etkilerini en çok kullanan kimi akımalara da değinelim. bunların ilki çağdaşertesicilik (postmodernizm). burada bir yapı sanki bir ucundan biraz havaya kaldırılmış gibi gösteriliyor, ya da yapının önünde onu taşıyan iki kalın sütun gözüküyor ama bunlar yere kadar inmeyip boşlukta asılı duruyorlar. önde gelen temsilcileri arasında robert venturi (1925), peter eisenman (1932) gibi mimarlar var.   ikinci akım olan dekonstrüktivizmde ise mimarlar yapıtlarına alışılmış geometrik biçimlerin dışında biçimler veriyorlar. aralarında sanki bir patlama ya da yıkım sonucu öylece kalmış gibi gözüken yapılar var. mimarlar bununla çağdaş toplumlardaki belirginsizliği, kararsızlığı simgelemek istiyorlar. önde gelen temsilcileri arasında frank gehry (ephraim owen goldberg, 1929), daniel liebeskind (1946) gibi adlar bulunuyor.</Page><Page Number="121">121  görsel yanılsama etkileri yalnız çağdaş mimarlık akımlarında kullanılmıyor, tarihsel biçemlerde de önemli rol oynamışlar. örneğin batı kültürlerinde rönesans mimarlığı daha çok kesin çizgileri olan, sınırları açıkça belirgin uzam düzenlemelerini yeğlerken, barok mimarlığı kesin çizgileri ortadan kaldırmaya, uzam sınırlarını belirginsizleştirmeye yönelik bir yaklaşım benimsemiş. bunu yaparken de süsleme öğelerinden yararlanmış, hatta orada kullanılmamış olan yapı gereçlerini kullanılmış gibi göstermiş, örneğin alçı sıvalı duvar parçalarını, sütunları boyayarak onlara mermerden yapılmış gibi bir görüntü vermiş.   benzer örneklere başka kültürlerde de raslanıyor. güney amerika’da uygulanan barok biçemi ya da hindistan’daki kimi yapılarda olduğu gibi, bütün bir yapı yüzeyinin yontu ve kabartmalarla donatıldığı oluyor. islam kültürünü benimsemiş ülkelerin mimarlığında ise kimi zaman süsleme öğeleri yapının taşıyıcı ya da işlevsel öğelerini tümüyle örtecek bir biçimde kullanılmış. buna yüzeysel süsleme adı verildiği de oluyor. yani çeşitli tarihsel örneklerde benzer olgularla karşılaşmak olası.   bu bölümün başında mimarlığın tiyatro dekoruna benzer ama içinde insan eylemlerinin yer alacağı büyüklükte ve daha kalıcı yaşam ortamları yarattığını söylemiştik. buradaki örnekler bu savı çok iyi kanıtlıyorlar. bunlar belki aşırı uçlar ama sonuçta onlar da bir gereksinimi karşılamak amacıyla yapılmış, içilerinde de sıradan insanlar yaşıyor.   daha önceki bir bölümde yakıştırmalardan, yani doğal ya da insan yapısı olguların başka bir şeye benzetilmesinden, pareidolyalardan söz etmiştik. mimarlık da bu tür benzetmelere konu oluyor. bu çok doğal, çünkü mimarlık sürekli görülen büyük yapılar üretiyor, bu da onların başka canlı varlıklara ya da cansız nesnelere benzetilmesini kolaylaştırıyor. kimi kültürlerde benzetmenin ötesinde yapıların doğrudan doğruya insan, hayvan ya da bitkilerden esinlenerek oluşturulduğu bile oluyor.   yapılara insan özelliklerinin yakıştırılmasına ve onlarda bu özelliklerin uygulanmasına “mimarlıkta antropomorfizm” adı veriliyor. bu sözcük eski yunanca insan anlamına gelen “anthropos” ile şekil, biçim anlamına gelen “morphe” sözcükleriyle oluşturulmuş. en eski örneklerinden birine ilk mimarlık kuramı yapıtını yazmış olan romalı vitruvius’da (iö 1. yıl) raslanıyor, dor biçemi sütunlarını bir erkeğe, iyon biçemindekileri de bir kadına benzetmiş. bunun daha ilerde de çeşitli örnekleri var.   bir de “zoomorfizm” (hayvansı biçimcilik) var. bu öteki canlılarda görülen strüktür ve biçim özelliklerini yapıya aktarma çalışmalarına verilen bir ad. bu tür akımlara bağlı tasarımcılar yapılarında doğada gözlenen kabuk, eklem, kanat gibi olguları kullanıyorlar. kimi zaman da gerçekten bir deniz kabuğunu ya da eklembacaklı bir böceği anımsatan yapılar tasarlıyorlar.   bir yapıya başka bir canlının görüntüsünü verme düşüncesinin değişik kültürlerde örneklerine raslamak olası. bir 18. yy fransız mimarı olan charles-françois ribart fil biçiminde bir yapı tasarlamış. tayland’ın başkenti bangkok’da da bu hayvanın biçemselleştirilmiş (stilize edilmiş) bir örneğini mimarlığa uyarlayan bir yapı bulunuyor. abd’de new jersey’deki margate kentinde yer alan lucy’de olduğu gibi, bu tür yapılar daha çok özel bir çekicilik oluşturmak ya da tecimsel (ticari) bir etki yaratmak amacıyla kuruluyorlar.                ya ters duran, yan yatmış, baş aşağı evlere ne dersiniz? bu tür yapıların olduğunu öğrenmek de şaşırtıcı oluyor, örneklerine amerika’da, japonya’da raslanıyor. bir bölümü ilgi çekmek için, bir bölümü tanıtmaca (reklam) amacıyla yapılmış. eğitim amacıyla, görsel yanılsamaları tanıtmak üzere hazırlananları da oluyor. polonya’lı sanatçı daniel czapiewski ülkesinin szymbark kasabasında böyle bir ev yapmış, onunla günümüzde tepetaklak olmuş kimi değer yargılarını simgelemek istemiş. ispanya’ya bağlı mayorka (mallorca) adasında da böyle bir yapı bulunuyor.</Page><Page Number="122">122                bir süre önce gazetelerde ve internetin haber sayfalarında türkiye’de de benzer bir ev olduğu duyurulmuştu. antalya’nın alanya ilçesine bağlı kargıcak beldesi'ndeki goldcity turizm kompleksinde bulunan bu ev 2008’de bitmiş, tanıtım ve pazarlama ofisi olarak kullanılıyormuş. onu yaptıran turizm kompleksinin sahibi kerim aydoğan bu evin bir benzerini bir kaç yıl önce abd'nin florida eyaletinde bulunan orlando kentindeki wonderworks'de görmüş. ters evde anı fotoğrafı çektirmek isteyenler için bir bağış kutusu açılacağını anlattıktan sonra burada toplanacak para kadar kendilerinin de ekleyip alanya kaymakamlığı tarafından belirlenecek yardım kuruluşlarına bağışlanacağını sözlerine eklemiş.   bir mimarsınız ve lüks bir villa, otel ya da tatil köyü tasarlıyorsunuz. son bir vurguyla çok özel bir etki yaratmak istiyorsunuz. suları boşluğa doğru uzanan kenarsız bir havuza ne dersiniz? böyle havuzlar var. bunların uzak kenarları su düzeyinin altında tutuluyor, havuzdaki su da sanki boşlukta duruyormuş gibi görünüyor. eğer havuzun konumu gereği arkada deniz ya da gökyüzü varsa su onlarla bütünleşiyormuş gibi bir izlenim bırakıyor. gerçekte suyun durduğu yok, havuzun alçakta olduğu için görünmeyen kenarından aşağıya akıyor. oradaki bir depoda birikerek yeniden havuza pompalanıyor, böylece havuzun suyu azalmıyor. gerçekleştirilmesi çok kolay değil belki ama oldukça etkileyici değil mi?   yapılarda uygulandığı için ilginç bir yanılsama türüne daha değinelim. bu yanılsama “scanimation” adı verilen bir tekniğe dayanıyor. amerikalı sanatçı ve buluşçu rufus butler seder tarafından geliştirilmiş. tül perde (moire) etkisine ve bakış açısının değişmesine dayanıyor. oluşan görüntüler de insanlar önünden yürüdükçe, başka her hangi bir araca gereksinim duymadan, deviniyormuş gibi algılanıyorlar. seder bu tekniği kullanarak lifetile (canlı fayans) adını verdiği fayanslar üretmiş ve bunları müze, hayvanat bahçesi, akvaryum gibi yapıların duvarlarında başarıyla uygulamış.   görsel yanı olan bütün sanatlarda olduğu gibi, ışık-gölge ve karaltı etkileri yapı ve öteki çevre düzenleme sanatları açısından da önem taşıyor. yapıların yüzlerinde ışık-gölge oyunları yaratmak amacıyla geliştirilmiş pek çok ayrıntı var. bunlar yapı yüzlerine belli bir derinlik, hatta devinim duygusu ekliyor, onları daha çekici duruma getiriyorlar. benzer etkiler yapıların içinde de gerçekleştirilebiliyor. mukarnaslardan söz ederken onların yalnızca yapısal birer öğe değil aynı zamanda ışık-gölge etkileri yaratan süsleme öğeleri olarak kullanıldığını da anlatmıştık.   ışık koşulları nedeniyle yapılar kendilerinden daha açık renkli bir zemin üstünde görüldüklerinde yalnızca dış çizgileri ile bir gölge olarak seçilebiliyorlar, ayrıntıları görünmüyor. gerçek yaşamda bu arka planı gökyüzü oluşturuyor. onların göğe vuran görüntüleri bir karaltı (silüet) olarak algılanıyor, görsel büyüklük ve ağırlıklarına ilişkin bilgi iletiyorlar.   yapıların bu tür görüntüleri birleşince kent karaltılarını oluşturuyorlar. her kentin başka hiçbir yerde olmayan kendine özgü bir karaltısı var, bu da o kentin kimliğinin, kişiliğinin önemli bir parçası oluyor, onun hemen tanınmasına, o biçimiyle benimsenmesine katkıda bulunuyor, dahası, o kentin simgesi bile olabiliyor. istanbul’un camilerinin kubbeleri ve minareleriyle kendine özgü bir karaltısının olması gibi. yalnızca gökdelenlerinin göğe vuran resimleriyle oluşan new york’un karaltısı, bu kenti hiç görmemiş olanların bile hemen tanıdığı, en azından çağdaş bir kent olarak algıladığı bir görüntü. bu nedenle kentlerin, özellikle de tarihsel bölgelerinin bildik, alışılmış karaltılarının korunmasına, onların değiştirilmemesine özen gösteriliyor.</Page><Page Number="123">123     ister içte, ister dışta olsun, ışık-gölge ve karaltıların görsel yanılsamalara neden olabileceğini anlatmıştık. onun için burada karaltıların üç boyutlu nesnelerin iki boyutlu görüntüleri olduğunu, dolayısıyla da ikili bir görünüm oluşturduğunu anımsatarak bu konuda daha fazla ayrıntıya girmiyoruz.   yapılar için doğal ışık olduğu kadar yapay aydınlatma da önem taşıyor. bunun mimarlıkta ilginç bir uygulaması var. alman mimarları albert speer ile eberhard von der trappen, 1936 berlin olimpiyat oyunlarının kapanış töreni için olimpiyat stadyumunun çevresine göğe doğru ışık veren güçlü ışıldaklar yerleştirmişler, böylece tüm yapıyı ışık çubuklarından (hüzmelerinden) oluşan sanal sütunlarla çevreleyerek büyük bir uzamı sanal olarak sınırlandırmışlar. bu tür kurulumlara (enstelasyonlara) başka yerlerde de raslanıyor. 2006 yılındaki cumhuriyet bayramı kutlamalarında istanbul’daki boğaziçi köprüsü benzer biçimde donatılarak etkileyici bir görüntü oluşturulmuş.                yapıları yatay ve düşey çizgileri gönyesinde, yani birbirine dik, düzgün, sağlam olgular olarak düşünürüz, öyledirler de. ama kimi zaman öyle bir görüntü verirler ki, ya bir yana yatıyormuş ya da balkonları aşağıya doğru sarkıyormuş gibi gözüküverirler. onun için onları tasarlayıp yaparken olduğu kadar izler ya da fotoğrafını çekerken de dikkatli olmak gerekiyor, boş bulunmaya gelmiyor. örneğin eğimli bir yol üstünde bulunan bir yapının resmini çeker de onu yol yataymış gibi görünecek biçimde kesip yerleştirirseniz oldukça ilginç bir görsel yanılsama oluşturabilirsiniz.                    mimarlar kullandıkları araçlar nedeniyle de görsel yanılsamalar ile etkilerini bilip gözetmek zorundalar. bunların en önemlisi çizimler. hem tasarım hem de sunum / anlatım amacıyla kullanılan çizimlerde nokta, çizgi, ve yüzeyler, iz düşümleri, derinlikçizimler, gölgeler, renk ve biçimler, ızgara ve örüntüler..., kısacası görsel yanılsamaya yol açabilecek pek çok öğe kullanılıyor. dolayısıyla onlara özen göstermek gerekiyor.   mimarların gece kuşu olduğu bilinir, özellikle de bir tasarımın mal sahibine verilme ya da bir seçici kurula sunulma tarihi yaklaştıkça uykusuz zamanların süresi artar. onun için çizim yaparken dikkatli olmaları gerek, yoksa istemeden altta yuvarlak başlayan ince sütunlar üstte köşeli kolonlara dönüşüverirler. ya da bir yanda iki katlı olarak başlayan bir yapı hiç yükseklik farkı olmadan öteki yanda üç katlı oluverir. neyse ki, usta yapı kalfaları var da bu tür yanılsamalar uygulamaya pek yansımıyor!..</Page><Page Number="124">124  mimarlığın belli bir etki yaratmak amacıyla görsel yanılsamalardan yararlandığını söyledik. mimarlık yapıtları da çeşitli özellikleriyle görsel yanılsamalara yol açabiliyorlar. bunlara bir de görsel yanılsama kuranların yapı sanatı konu edinen yapıtlarını eklememiz gerekiyor. başka bir deyişle, sanatçılar görsel yanılsamalara dayanan çalışmalarında yapı görüntülerini kullanıyorlar, ya da onları bir yapay fiziksel çevre içine yerleştiriyorlar. olanaksız nesne kurguları bunların içinde önde gelenlerden biri.   mimarlık yapıtlarını, yani yapıları konu alan, onları bir mimarlık ortamına yerleştiren sanatçıların en önemlilerinden biri daha önce de andığımız hollandalı grafik sanatçısı maurits cornelis escher. kimi ünlü yapıtları bu özellikleri taşıyor aralarında belvedere, basamaklı çağlayan, iniş-çıkış adlı çalışmaları var.              escher’in derinlik algılamasını, derinlikçizim kurallarını zorlayan, aynı görüntüde kesintisiz bir biçimde bir bakış noktasından ötekine geçen yapıtları da bulunuyor. başka sanatçıların da mimarlık ortamını, yapı öğelerini kullanan yapıtları var doğal olarak, çünkü bu onların çeşitli yanılsamalar kurmalarına olanak hazırlıyor. bu tür görüntüler elle hazırlanabildiği gibi var olan fotoğraflar üstünde yapılan değiştirme işlemleri biçiminde de karşımıza çıkıyorlar.</Page><Page Number="125">125   günümüzde ayrı bir disiplin sayılan iç mimarlıkta kullanılan görsel yanılsamaların da çeşitli örnekleri var. diyelim ki, salon gibi büyük bir iç uzam var ve bunun büro çalışanları için düzenlenmesi isteniyor. önünüzde çok sayıda seçenek var. bunlardan biri onu duvarlarla bölerek her çalışan için ayrı bir oda oluşturmak. bir başkası duvarları tavana kadar çıkarmadan bölmeler yapmak. üçüncüsü bu bölmeleri cam gibi bir gereç kullanarak yarı ya da tam saydam yapmak. dördüncüsü çalışma birimlerini duvarlarla değil de mobilyalarla, göz hizası üstünde ya da altında kalacak dolap, kitap rafı gibi öğelerle oluşturmak. beşincisi bölme duvarları yerine paravanlar, düşey çubuk ve ızgara gibi bölücü ama görmeyi kısıtlayan öğelerle ayırmak. altıncısı tüm uzamı açık bırakıp içindeki çalışma masalarını da serbestçe düzenlemek. ya da ilk akla gelen bu örneklerin dışında, onları karışık olarak kullanan bir düzenleme gerçekleştirmek.   kolayca anlaşılabileceği gibi, bunların her biri başka bir uzam etkisi yaratacak, orada çalışanları, işlerini izlemeye gelenleri, konukları değişik biçimlerde etkileyecek ortamlar, her biri farklı bir senaryoya dayanıyor. birinden birini seçmek işlevsel gereksinimlere, yani orada görülecek işin niteliğine bağlı. ama böyle bir gereksinim çok açık bir biçimde belirtilmemişse seçim olabilen en olumlu etkiyi yaratandan yana yapılıyor. buna orada kullanılacak eşyaların, renklerin, döşeme kaplamasının, hatta bitkilerin seçimi de eklenirse iç mimarın nasıl ortamlar oluşturabileceğine ilişkin kaba bir fikir edinmek olası. bunların yapısal kılıfı, yani salonun kendisi, hiç değişmiyor, ama her birinin uyandıracağı etki çok farklı.   isvireli brunner ve dreier ortaklığı adındaki mimarlık bürosu zürih kentindeki bir kamu yapısında ilginç bir uygulama gerçekleştirmiş. eğik çatılı bir uzamın içine yarı geçirgen yarı yansıtıcı bir ayna yerleştirmişler. duvarlara konmuş olan renkli panolar aracılığıyla da kimi zaman ondan yansıyan, kimi zaman da arkasında kalan görüntüyle bütünleşen, dolayısıyla da farklı bakış açılarına göre değişen görüntüler oluşturmuşlar. bu düzenleme 1999’dan beri izlenebiliyormuş.   duvar resimleri çağdaş yapıların iç uzamlarında da sevilen bir öğe olmayı sürdürüyor. onların göz aldatıcı trompe l’oeil’ler biçiminde uygulandığı yerler var, kimi örneklerinde bir oda ya da salonun duvarı nerede bitiyor, resim nerede başlıyor, kestirmek zor oluyor. daha önce, resimle ilgili bölümde, derinlikçizim kurallarıyla anamorfik resim ilkelerini kullanarak duvar ve kaldırım resimleri yapan sanatçılardan söz etmiştik. felice varini de (1952) onlardan biri. ama isviçre kökenli bu sanatçı yapıtlarını üç boyutlu yapay fiziksel çevrelerde, yani mimarlık ve kent ortamlarında düzenlemeyi yeğliyor. öteki sanatçıların figürlü çalışmalarına karşın o soyut geometrik biçimleri kullanıyor. bir iç ya da dış uzamda, zaman zaman da bir kentsel ortamda, raslantısal olarak seçilmiş gibi gözüken yerlere çizgi ya da lekeler yerleştiriyor.                 her hangi bir yerden bunlara bakılınca ne olduklarını anlama olanağı yok. ama o uzam içinde belli bir noktadan bakıldığı zaman bu kopuk çizgi ya da lekeler birleşip boşlukta asılıymış gibi duran geometrik şekillere dönüşüyorlar. sanatçı da 1979’dan bu yana görsel algılama özelliklerine dayanan beklenmedik görüntüleriyle izleyenleri etkiliyor. yapıtlarının büyük ölçekli olanlarından biri cardiff bay barajında gerçekleştirilmiş. avustralyalı grafik tasarımcı axel peemöller’in de benzer çalışmaları var. onun yapıtları melbourne’da bir kapalı otoparkta yer alıyor. varini çizgiler ve geometrik şekillere dayanırken o harfleri yeğliyor. böylece uygun bir noktadan bakıldığı</Page><Page Number="126">126  zaman insanın karşısına boşlukta duruyormuş gibi gözüken “çıkış”, “aşağı” gibi yönlendirici sözcükler beliriveriyor.   bir ara ası (afiş) büyüklüğünde fotoğraflardan oluşan duvar kağıtları modaydı. bunlar oda, salon, mağaza, kafe gibi yerlerin bir duvarını tümüyle örtecek biçimde kaplanır, o uzama girenlere de, diyelim ki, büyük ölçekli bir dağ, göl, orman manzarası göstererek ilginç bir görüntü oluştururlardı. bugün de benzer biçimde tavan resimleri uygulanıyor. bunlar penceresiz uzamlarda yapılıyorlar ve sanki orada bir tavan penceresi varmış da dışardaki gökyüzü, hatta ağaçlar görünüyormuş gibi bir izlenim uyandırıyorlar. bu tür düzenlemelerde ışıklandırılmış renkli ve saydam fotoğraflar kullanılıyor. günümüzde bunları devingen, günün saatlerine göre değişen görüntüler olarak hazırlama olanağı bile var. onları trompe l’oeil’lerin bir uzantısı olarak görmek olası.                      dikkat: görsel yanılsama !                                toplar havalanmamış, yalnızca gölgeleri kaydırılmış</Page><Page Number="127">127   çevre düzenleme  19. yy’ın sonlarına kadar mimarlık uğraşı içinde sayılırken daha sonra bağımsız disiplinlere dönüşmüş olan bahçe düzenlemesi (peyzaj mimarlığı) ile kent düzenlemesi (şehircilik) öteki yapay fiziksel çevre düzenlemesi etkinliklerini oluşturuyorlar. bunlara son zamanlarda tek yapı ölçeği ile kent ölçeği arasındaki boşluğu doldurmaya yönelik bir etkinlik alanı olan kentsel tasarım da katılmış bulunuyor. daha çok açık, dış uzamların düzenlenmesiyle ilgilenen bu dallar da mimarlıktakine benzer biçimde işlevsel olmanın yanı sıra daha iyi ve güzel yaşama ortamları oluşturmaya çalışıyorlar. doğal olarak onlar da görsel yanılsamalara konu olabiliyorlar.   bahçe mimarlığı duvar, merdiven gibi cansız yapı öğelerinin yanı sıra ağaç, çalılık, çiçek gibi yaşayan öğeleri de kullanan bir tasarım alanı. bunlara yol, patika, köprü gibi dolaşım, havuz, dere gibi duran ya da akan su öğeleri de katılıyor. ayrıca oturma yeri, masa, çöp kutusu gibi “mobilyalardan” yararlanıyor. ama tasarım ilkeleri mimarlığınkilerden çok farklı değil. tasarımcıları da başta derinlikçizim etkileri olmak üzere pek çok görsel algılama özelliğini kullanarak bahçe, park gibi açık alanlar düzenliyor, onların etkili olmasını sağlıyorlar.    bahçe mimarları aynı büyüklükteki bir bahçeyi daha geniş, daha dar gösterecek yöntemler uyguluyorlar. düz patikalar yerine çapraz ya da dolambaçlı dolaşma yolları kullanarak düzenledikleri bahçenin, parkın etkisini güçlendiriyorlar. küçük tepecikler, zemin düzeyinden aşağıya yerleştirilmiş havuzlar aracılığıyla üç boyutluluk etkisi yaratıyorlar. ağaç ya da pergolalar ile yarı kapalı uzamlar oluşturuyorlar. kullanacakları bitkilerin farklı olan büyüklük ve renkleriyle derinlik duygusunu pekiştiriyorlar. kaba bir kaya parçasının yanına yerleştirdikleri ince bir bitkiyle zıtlığa dayanan bir etki kurguluyorlar. aralarında aynalardan, göz aldatıcı figürleri olan duvar resimlerinden yararlanmayı önerenler de oluyor.   bahçe düzenleyicileri de çeşitli yaratılarıyla bizi şaşırtmayı seviyorlar. ağaçları budayarak, çiçek tarhlarını değişik biçimlerde düzenleyerek beklenmedik görüntüler ortaya çıkarıyorlar. figürlü olanlarına “canlı yontular” adı verildiği de oluyor.</Page><Page Number="128">128  kent düzenlemesi de benzer görsel etki uyandıracak yöntemlerden yararlanıyor. onun kullandığı öğeler yapı, yol, alan gibi daha büyük birimlerden oluşuyor. bahçe ve parklar, varsa su yüzeyleri gibi başkaları da bunlara katılıyor, özellikleri kullanılarak işlevsel olduğu kadar güzel olacak ortamlar yaratılıyor. doğal olarak bu etkinliklerde görsel yanılsamalardan yararlanıldığı kadar istemeden onun konusu olabilecek görüntüler de ortaya çıkıyor.   derinlikçizim etkileri kent düzenlemesi açısından da önem taşıyan bir olgu. bunun bir örneğini michelangelo tarafından yapılan bir alan düzenlemesinde görmüştük. rönesansdan başlayarak düşsel, geleceğe yönelik, ideal, ütopik kent tasarımları bulunuyor, bunları gerçekleştirme girişimleri de olmuş. geleneksel kentler hem görece daha küçük hem de daha az ve yavaş taşıtlara sahip olduklarından, yapıları küçük, yolları da kısa ve dar oluyor. ama motorlu taşıtlarıyla, çağdaş yapı gereçlerini, taşıyıcı dizgelerini kullanan yapılarıyla günümüzün kentlerinde bunun tam tersi söz konusu. bir ara motorlu araçlar düşünülerek yapılan geniş ve uzun yollar, tekdüze oluşlarıyla içlerinde kaybolup gidiliyormuş duygusu uyandırdıklarından gözden düşmüş bulunuyorlar, kent düzenlemecilerinden bunu değiştirecek önlemler alması bekleniyor.   daha çok kentsel düzenlemelerde kullanıldığı için bu bağlamda anılacak bir başka görsel yanılsama oluşturma yöntemi var. diyelim ki, alışveriş ya da eğlence işlevli bir sokak düzenleniyor. bunun bir yanı ya da ucundaki yapıların üstüne başka bir yapının, tanınmış bir gökdelen ya da kulenin küçük bir modeli ekleniyor. doğal koşullar altında o yapının o sokaktan o biçimde gözükmesine olanak yok ama bu kurguyla öyleymiş gibi görünmesi sağlanıyor. bu yönteme “zorlama derinlikçizim” adı verilmiş.   amerikalı haritacı nikolas schiller de mimarlıkta andığımız palla’nın yapıtlarına benzer çalışmalar yapıyor. bir kentin haritasını ya da hava resimlerini alarak bunları bilgisayarında işliyor ve çiçek dürbününden bakılmış gibi görüntüler elde ediyor. bu da kentsel öğelerle görsel yanılsamalar oluşturmanın bir örneği.                      resim sanatında kullanılan anamorfik görüntülere çevre düzenleme etkinliklerinde de raslamak olası. yollara çizilen bir bisikletli görüntüsü, ya da yazılan durak, okul gibi trafik uyarı im ve sözcükleri uzunlamasına biçimbozulmasına uğratılmış olarak uygulanıyor, bunlar ancak araba sürücülerinin bakış açısından doğru olarak algılanabiliyorlar.   yapı ve çevre tasarımına özen göstermenin yararı var, kağıt üstünde iyi gözüken bir tasarım gerçek yaşamda sürprizler yaratabiliyor. bu özellikle duvar ve yer kaplamaları söz konusu olduğunda önemli, onların beklenmedik derinlik etkisi yaratma olasılıkları var. korkulukları da unutmamak gerek, iç ya da dış uzamlarda, merdiven, balkon ve terasların önünde yer alan bu öğeler istemeyerek görsel yanılsamalara neden olabiliyorlar. çubukları ince ve sık olarak düzenlenirse tül perde ya da bahçe parmaklığı etkileri oluşturmaları işten bile değil.</Page><Page Number="129">129               görüldüğü gibi mimarlık ve çevre düzenleme etkinlikleri görsel yanılsamalar konusunda öteki sanatlardan geri kalmıyor, bu amaçla kimi zaman onlarla iş birliği içinde bile oluyor. yapı ve çevre düzenleme sanatlarıyla, tasarım ve temel tasarımla ilgili kitaplar görsel yanılsamalar konusunda çeşitli bilgiler içeriyor, mimarlık eğitimi veren kuruluşlardaki dersler görsel yanılsamalar ile onların yapı sanatındaki etki ve kullanımları üstünde duruyorlar. bu tür yapıtlardan biri alman mimarı ernst neufert (1900-1986) tarafından hazırlanan bauentwurfslehre (yapı tasarımı bilgisi) adlı kitap. mimarların başucu kitabı sayılan bu yapıt başka şeylerin yanı sıra görsel algılama özelliklerine de değiniyor, örnekler veriyor.    daha önce adını anmış olduğumuz walter gropius aynı konu üstünde duyarlı bir biçimde duran bir başka mimar. 20. yy’da çağdaş mimarlık düşüncelerinin en önemli temsilcilerinden biri olan gropius, architektur – wege zu einer optischen kultur, yani “..mimarlık, görsel bir kültüre giden yollar” başlıklı kitabının bir bölümünü görsel algılama, görsel yanılsamalar, mimarlıkta renk ve biçim etkilerinin kullanılışı konularına ayırmış, bunları bilmenin mimarlar için olduğu kadar öteki tasarımcılar için de önemli olduğunu söylüyor, anlattıklarını örneklerle destekliyor. isveçli mimar sven hesselgren’in (1907-1993) ise doğrudan mimarlıktaki görsel yanılsamalar ile yapay fiziksel çevre tasarımındaki davranışbilimsel (psikolojik) algılama sorunlarını ele alan bir yapıtı var. internet’de optical illusions and architecture (görsel yanılsamalar ve mimarlık) adlı bir site bulunuyor. mimar m. ziya tanalı da 2000 yılında yayınlanan sadeleştirmeler adlı kitabının başında görsel yanılsamalara değiniyor.   ister iö 2000 dolaylarında bir firavunun gömütünü yapan, isterse is 2000 dolaylarında paris’deki louvre müzesinin giriş bölümünü yapmış olan ıeoh ming pei’nin (1917) yanında çalışan mimarlardan biri olun, kenarları aynı noktada birleşmeyen (dolayısıyla da olanaksız) bir piramit tasarlamış olmak hoşunuza gitmezdi, değil mi?</Page><Page Number="130">130</Page><Page Number="131">131   nesne tasarımı  günlük yaşamda kullanılacak pek çok nesnenin üretilmeden önce tasarlanması gerekiyor. bunlar makinalar aracılığıyla ve çok sayıda (yani endüstriyel yöntemlerle) üretildiğinden bu uğraşa “endüstri tasarımı” da deniyor. doğal olarak o da hem görsel yanılsamaları kullanıyor hem de ürünleri istemeden görsel yanılsamalara yol açabiliyor. bunların pek çok örneğiyle karşılaşmak olası.   en sık raslanan örnekler arasında bir nesneyi başka bir nesneye benzetmek bulunuyor, bir çakmağı tabanca ya da fotoğraf makinası biçiminde yapmak gibi. aralarında yanıltıcı olanlar, hatta işlevine, kullanılış amacına uygun olmayanlar olsa bile oldukça espirili olanları var. bunlarda resmin kullanıldığı da oluyor. trompe l’oeil etkisi yaratanlara daha çok şaka amacıyla üretilen ürünlerde raslanıyor. sütünüzü içtiğiniz fincanın içinde bir sinek olduğunu, ya da girdiğiniz tuvaletin duvarında kocaman bir örümcek gördüğünüzü düşünün...   üçüncü boyutu kullananlar da var. hani küçük çocuklar düşünülerek yapılan iki kulplu kupalar vardır, onlardan birinin üstüne yüz resmi yapılsa kulplar kulak gibi gözükür ya, onun gibi. pablo picasso’nun yaptığı kimi seramik kupalar benzer biçimde düşünülmüş. ya da gene fincan üstünde yer alan bir hayvan resminin başı ya da kuyruğu üçüncü boyuta taşarak onun sapını oluşturuyor. anamorfik resim ya da yazıları yansıtan örnekler de var. kathleen walsh, rorschah lekelerini kullanan bir çay takımı tasarlamış. özellikle hediyelik eşya tasarımcıları bu tür yöntemleri uyguluyorlar.       bilerek uygulananların yanı sıra istemeden görsel yanılsama oluşturan nesneler de var. kalemlik, meyve ya da çöp sepeti gibi yapımı belli bir ağ ya da örgüye dayanan nesneler en küçük bir devinimde tül perde (moire) etkisi yaratıyorlar. topladığımız örnekler arasında aşağıda görünen nesne de var, bir banyo küveti tıkacı olarak tasarlanmış. onu ilk gördüğümüzde biçemselleştirilmiş (stilize edilmiş) bir kedi sanmıştık. oysa o bir balinaymış.</Page><Page Number="132">132  buyrun size istenmeden oluşmuş bir çok görünümlü olma durumu, görsel yanılsama örneği, hem de üç boyutlusundan.                   nesne tasarımcıları tarafından hazırlanan ürünler yakıştırmalara da yol açabiliyorlar.              doğal olarak çeşitli nesneleri, araçları, eşyaları konu olarak alan ve onları bir görsel yanılsama biçiminde ortaya koyan çalışmalar da var. bunlar elle yapılmış çizimler olabildiği gibi fotoğraflar üstünde yapılan işlemlere de dayanabiliyorlar.                  kimi zaman gerçek nesnelerin fotoğrafları da bir kararsızlık yaratabiliyor. aşağıdaki resimde soldaki oturma yerinin önden mi yoksa arkadan mı göründüğünü söylemek zor.</Page><Page Number="133">133  tasarımcılar zaman zaman kitap da yazıyorlar. bunlardan biri çağdaş amerikalı endüstri tasarımcısı george nelson (1904–1986) tarafından 1977’de yazılmış olan how to see: visual adventures in a world god never made (nasıl görmeli: tanrının hiç bir zaman yaratmadığı bir dünyada görsel serüvenler) adını taşıyor. tasarımcı-yazar kitabının kapağını bir çok görünümlü olarak hazırlamış, bütününe bakınca göz kırpan bir yüz görülüyor.</Page><Page Number="134">134   yontu  yontu da mimarlık gibi üç boyutlu bir sanat, o da görsel yanılsamaları kullanıyor. çağdaş bir yontucu olan romanyalı constantin brancusi’nin (1876-1957) “sonu olmayan sütun” adlı bir yapıtı var, burgu biçiminde yükselen bir direğe benziyor, yüksekliği de 29,33 m. dökme demirden bu yapıta bakınca sarmalın her boğumu birbirine eşitmiş gibi gözüküyor, oysa bunlar böyle bir izlenim uyandırmak, yani yapıtın görüntüsünün yukarı doğru bakılınca küçüldüğünü gizlemek için giderek büyüyen bir biçimde yapılmışlar.   alexander calder’in (1898-1976) “mobil” adı verilen çubuk ve tellerle birbirine bağlı soyut nesnelerle yapılmış yapıtları var. bunlar asılı oldukları yerde boşlukta duruyor ve hava akımına bağlı olarak ağır ağır dönüyorlar. bu tür bir ağırlıksızlık izlenimi uyandırmayı da bir tür yanılsama olarak düşünemez miyiz?   ayrıca çeşitli görsel yanılsamaları yontuya aktaran sanatçılar da yok değil. japon şigeo fukuda, italyan guido moretti (1947), meksikalı guillermo kuhn sanchez adlı sanatçılar bir yönden bakınca bir görüntü veren, başka bir yönden bakınca ise farklı bir görüntüye sahip olan üç boyutlu yapıtlarıyla tanınıyorlar. bunları hem öyle hem böyle, ya da bir öyle bir böyle görme olanağı var. bu tür yapıtlara “dual art”, yani çift görünümlü sanat adının verildiği de oluyor. daha önce adını andığımız isreilli gershon elber’in de aynı özellikleri taşıyan kabartmaları var.                             geleneksel yontu örnekleri genellikle yerlerine bağlı, durağan nesneler. ama bakış açısının yol açabileceği biçimbozulmalarının bilincinde olan michelangelo gibi sanatçılar görsel yanılsamaları önlemek amacıyla onları yaparken yukarı doğru hafifçe büyüyecek biçimde oluşturmuşlar. böylece, diyelim ki, at üstünde yontusu yapılan bir binicinin başı normal bakış açısından görüldüğü zaman aşırı küçükmüş izlenimi uyandırmıyor.   yontu sanatında bir yapıtın gerçekçi olmasına özen gösterildiği dönemler de var. roma’da michelangelo’nun papa 2. julius için yaptığı bir mermer musa yontusu bulunuyor. sanatçı bunu en gerçekçi yapıtı olarak görürmüş. söylenceye göre yontu bittiği zaman o denli heyecanlanmış ki, “..haydi konuş!..”, diye haykırıp elindeki çekici heykele vurmuş. gerçekten de bu yalvacı (peygamberi) otururken gösteren yontunun dizinde sanki çekiçle vurulmuş gibi bir bere izi bulunuyor.   kümelendirmelerin (karolajların) kabartma ya da yontu biçiminde düzenlenebildiğinden söz etmiştik. m. c. escher’in yapıtlarından esinlenerek yapılmış bu tür çalışmaların yanı sıra özgün yapıtlar da bulunuyor.</Page><Page Number="135">135  sanatların birinde ortaya çıkan bir akım ötekileri de etkiliyor, onlar da aynı düşünceler doğrultusunda ürünler ortaya çıkarmaya başlıyorlar. resim sanatında gördüğümüz gelecekçiliğin (fütürizmin) devingenliği yansıtma kaygısı yontu sanatına da yansımış. bunun bir örneği umberto boccioni’nin (1882-1916) uzamda sürekliliği olan biçimler adlı yapıtında görülüyor. bronz olarak yapılmış bu yontu yürürken giysileri savrulup arkasında bir iz bırakıyormuş gibi gözüken bir insan figürünü anımsatıyor.   üç boyutlu olarak gerçekleştirilmiş ilginç bir görsel yanılsama da italya’nın milano kentinde yer alan sarı bisiklet. burada borularla oluşturulan geometrik şekiller kullanılarak bir düzenleme yapılmış. her hangi bir bakış açısından anlamsızmış gibi görünen bu düzenlemeye bir noktadan bakılınca parçaları görsel olarak birleşip orada sanki bir bisiklet varmış gibi gözüküyor.                  isveç’in gothenburg kentinde bulunan bir yontu da ilginç bir görsel yanılsama yaratıyor. bir yönden bakıldığında üç boyutlu küplerden oluştuğu görülen bu yapıt çevresinde dolaşıldıkça biçim değiştiriyor, farklı bir yönden görüldüğünde iki boyutlu karelerden oluşuyormuş gibi algılanıyor.                   olanaksız nesne ya da figürler yalnızca kağıt üstünde çizim olarak var olabiliyorlar, onları üç boyutlu olarak yapma olanağı yok. böyle olmasına karşın insanlar bu görüntüyü verecek üç boyutlu modeller yapılabilir mi, yapılırsa nasıl yapılır diye düşünmüşler. gerçekten de bu tür üç boyutlu nesneler var. bunlara yalnızca tek bir bakış açısından bakıldığı zaman olanaksız bir nesnenin üç boyutlu modeli gibi gözüküyorlar.   böyle yapılmış yontulardan biri avustralya’nın perth kentindeki olanaksız üçgen yontusu. anıtsal boyutlarıyla kent içindeki bir alanda yer alıyor. bir başkası singapur’da ulusal bilim merkezinin önüne yapılmış. başka bir tanesi de hollandalı sanatçı ve matematikçi mathieu heamekers’in yaşadığı belçika’daki ophoven kasabasında bulunuyor.</Page><Page Number="136">136                değişik gereçler kullanarak yapılan üç boyutlu figürler de, ikili bir görüntü yarattıkları için, bunların arasında sayılabilir. kibrit çöplerinden ev ya da gemi, iskambil kağıtlarından şato yapmak gibi. bunun bir çekiciliği olduğu açık, çocukken kardan adam yapmak ile başlıyor galiba. en sevilen gereçler kum ve buz gibi gözüküyor, bunlarla oldukça büyük yontular oluşturmak olası. kağıt da yaratıcı olarak kullanılan bir gereç. ama hiç akla gelmeyecek başka gereçlerin kullanıldığı da oluyor. atık gereçler kullanılarak yapılan ilginç biblo ya da oyuncaklar var, onları birer adhokçuluk örneği olarak görmek olası.   balmumuna ne dersiniz? taş ya da bronz kadar kalıcı, kum ve buz kadar da geçici bir gereç olmayan balmumu eski çağlardan beri yontuculukta kullanılmış. yumuşayabilen bir gereç oluşu onun kalıp çıkarmakta kullanılmasını sağlamış. romalılar zamanında önce moda olarak başlayan yüz kalıbı (mask) çıkarma zamanla bir geleneğe dönüşünce balmumunu işlemeye yönelik teknikler de gelişmiş. kalıplardan çıkan figürler uygun biçimde boyanırsa gerçekmiş gibi görünen yontular elde edilebiliyor.   londra’da “mademe tussauds” adını taşıyan bir müze var, marie grosholtz tussaud (1761–1850) adlı fransız kökenli bir hanım tarafından 1835’de kurulmuş. burada ünlü kişilerin balmumundan yapılmış gerçek boyutlarda figürleri bulunuyor, canlıymış gibi duruş ve giysileriyle müzeyi gezenleri şaşırtıyorlar. daha sonraları başka yerlerde de bu tür müzeler kurulmuş.   resim sanatından söz ederken hindu resimlerindeki tanrı ya da tanrıçaların çok kollu görüntülendirildiklerini anlatmıştık. bu tür bir çok görünürlülük onların yontularında da var. gene belirtelim, bu yontular bir görsel yanılsama yaratmak amacıyla değil, dinsel inanışlar nedeniyle böyle oluşturuluyorlar.   ama tiyatro, bale ve özellikle danslı sahne gösterisi (revü) sanatlarında bu yontulara benzer görüntüler oluşturulduğu oluyor. birbirinin tam arkasında duran oyuncu ya da dansçılar sırayla kollarını açmak ya da bacaklarını oynatmak gibi devinimler yaptıklarında bunlar sanki en önde duranın kol ya da bacakları gibi bir görüntü yaratıyorlar, böylece de görsel bir etki uyandırıyorlar.</Page><Page Number="137">137   karikatür, çizgi roman  karikatür bir kişi ya da olguyu abartılı çizimler kullanarak gülmece yaratma sanatı. o da yanılsamalardan yararlanıyor. diyelim ki, bir karikatürcü kocaman bir armut çizip onu acımasız bir krala benzetmişse biri çıkıp, vay sen kralımıza nasıl hakaret edersin, dediği zaman sanatçı, ayol o kralın resmi değil ki, bir armut, diyip işin içinden çıkabiliyor.   ingiliz karikatürcü ve kazıresim sanatçısı william hogarth (1697-1764) ünlü perspective absurdities - satire on false perspective (derinlikçizim saçmalıkları - yanlış derinlikçizimin alaya alınması) adlı yapıtında derinlikçizimin yol açabileceği görsel yanılsamaları bir arada kullanmış. 19. yy’ın fransız karikatüründe bir tür görsel yanılsama kullanan sanatçılardan biri grandville takma adlı jean ıgnace ısidore gérard (1803-1847). onun hayvan başı taşıyan insan figürleri hem düşsel bir dünya yaratıyor, hem de bu yolla kendi günündeki kimi çarpıklıkları eleştiriyor. günümüzde de zaman zaman bu yönteme başvurulduğu görülüyor, grafik sanatçısı douglas ra’nın bu tür çalışmaları var  yarı insan yarı hayvan figürler dedik ya, dikkatli okuyucularımız hemen sfenks (insan başlı aslan), grifon (kanatlı aslan), pegasus (kanatlı at), kentaur (yarı insan yarı at), minator (boğa başlı insan), satir ya da pan (yarı insan yarı keçi), denizkızı (yarı insan yarı balık) gibi söylencebilimsel (mitolojik) varlıkları anımsamışlardır. gerçekten iki canlıyı karıştırarak yapılmış resim ve yontular eski mısır, hitit, eski yunan, islamlık öncesi iran, hristiyanlık öncesi roma sanatlarında raslanan bir olgu.   bu tür iç içe geçmeler insanların ilgisini çekmiş, yarattıkları kararsızlık da bunu pekiştirmiş olmalı. günümüzde bu yöntem ımpossible creatures (olanaksız yaratıklar) adlı olanda olduğu gibi bilgisayar oyunlarında da kullanılıyor. biraz daha kurcalarsak bu bizi öteki canlıları da insan gibi düşündürüp konuşturan ezop ve lafonten masalları aracılığıyla yazın (edebiyat) deryasının içine çekecek, iyisi mi, biz gene görsel alanda kalalım.   gene de bir ayraç açıp sınırlı da olsa bu tür oluşumlara doğada raslanabileceğini anımsatmak istiyoruz. kimi zaman kendiliğinden kimi zaman da insanların araya girmesiyle ortaya çıkan melez (karışık, hibrid) türler var, bunlar iki farklı ama birleşebilecek kadar birbirine yakın türün karışmasıyla oluşuyor, doğal olarak görüntülerinde de her iki türün özelliklerini taşıyıp ikili bir görüntü oluşturuyorlar.   bitkilerde aşılama yoluyla ara türler elde edilebiliyor. örneğin kayısı ağacına şeftali aşılanabiliyor, bu aşının uygulandığı bölümler hem kayısıya hem de şeftaliye benzer yemişler veriyor. aşının uygulanmadığı dallarda ise yalnızca kayısılar oluyor. bu da aynı ağaçta iki farklı yemişin bulunması gibi bir ikili görüntü yaratıyor. karpuzdan kabak, vişneden kiraz, ayvadan armut, bademden nektarin, patlıcandan domates elde edilebiliyor.  hayvanlar alemindeki en bilinen örneği ise at ile eşeğin birleşmesinden ortaya çıkan ve her ikisinin de kimi özelliklerini taşıyan katırlar. bu tür örnekleri gözleyen insanlar başka deneyler de yapmışlar. örneğin aslan ile kaplanı çiftleştirip hem birinin hem de ötekinin özelliklerini taşıyan yavrular elde etmişler. benzer biçimde zebralarla at ya da eşeklerin çiftleşmesinden “zebroid” adı verilen bir ara tür ortaya çıkıyor. ankara ve izmir hayvanat bahçelerinde bunların örneklerini görmek olası. böyle olunca da görsel olarak şaşırtıcı bir ikili durum ortaya çıkıyor, kararsızlık oluşuyor.   yeniden karikatüre dönecek olursak, bu sanatın kullandığı yanılsamalardan biri figür ile gölgesi arasındaki oluşturulan çelişkili durumlara dayanıyor. bu tür yapıtlarda bir görüntü ile onun gölgesi birbirilerine zıt bir görüntü oluşturuyorlar. gene karikatürde kullanılan başka bir çelişkili durum da her hangi bir etkinlikte bulunan bir kişinin bunun tam tersini düşündüğünün gösterilmesi.</Page><Page Number="138">138  bizim “..dervişin fikri (düşüncesi) neyse zikri (söylediği) de odur..”, diye bir deyişimiz var. ünlü ozan ve düşünür mevlana celaleddin-i rumi’nin (1207-1273) “..ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol..” öğüdü de aynı anlama geliyor, karikatürcüler işte bunun tersi durumları yakalayıp canlandırıyorlar. onu görselleştirmek için de gene gerçekte olmayan bir şeye baş vuruyor, düşünce balonları kullanıyorlar. amerikalı karikatürcü sam cobean (1913-1951) bu yöntemi karikatürde kullan ilk sanatçılardan biri olmuş.   karikatürün kullandığı bir başka yanılsama da küçük figürlerle daha büyük bir figür oluşturmaya dayanıyor. küçük figürler sanki raslantısal olarak oraya buraya serpiştirilmiş gibi gözüküyorlar ama aslında bir mozaik gibi büyük figürün görüntüsünü verecek biçimde düzenleniyorlar. bu da kimi zaman ünlü bir kişinin portresini ortaya çıkarıyor. alman grafik sanatçısı hans georg rauch’un (1939-1993) bu tür çizimleri başarılı örnekler arasında. türk karikatürcüsü gürbüz doğan ekşioğlu’nun (1954) bu tür bir çalışması da farelerle oluşturulan bir kediyi gösteriyor.   bir karikatür türü beynimizin eksikleri tamamlama eğilimine dayanıyor. bunlar eksiği bulma ya da “bu nedir?” bulmacalarına benziyorlar. yaratıcıları bir çizim karesinde ilk bakışta anlaşılmayan bir çizim verip bunun ne olduğunu soruyorlar. gerek yalın, tek çizgili çizimlere dayanması, gerekse yanıtlarının akla ilk gelenden farklı, çoğu kez gülmeye yol açar nitelikte olması, onları karikatüre yakın bir yaratı alanı durumuna getiriyor. bu bulmacaların birden çok yanıtının olduğu da oluyor. en bilinen örneği bisiklete binen meksikalının üstten görünüşü.   bu tür görüntülerin zaman zaman “resmi tamamla” türünden yarışmalar biçiminde sunulduğu da oluyor. ayrıca davranış bilimleri tarafından bilişsel algılama araştırmalarında ve yaratıcılık eğitimi alıştırmalarında da kullanılıyorlar. bunlara ingilizce çiziktirmek anlamına gelen “doodle” sözcüğüne benzetilerek “droodle” (okunuşu: durud’l) adı verilmiş. yaratıcısı ve en başarılı sanatçısı ise george price (1918-1990). başka sanatçıların da benzer yapıtları var.   doğal olarak karikatür çok görünümlü resimlerden, çevrilince başka bir görüntü veren çizimlerden de yararlanıyor. türk karikatürü 2. meşrutiyet döneminde bu tür karikatürler kullanmış.   bir başka karikatür türü de olanaksız araç ya da makinaları konu alıyor. bunlar kimi işlerin yapılmasında kullanılabileceği belirtilen karmaşık düzeneklerin çizimlerinden oluşuyorlar, gereksiz ve saçma oluşlarıyla gülmece duygusu uyandırıyorlar. başka bir deyişle, bunlar da bir tür olanaksız nesne. amerikalı çizer rube (reuben garret lucius) goldberg (1883-1970) bu tür karikatürleriyle ünlenmiş. yapıtları internette de yayınlanan jacques carelman’ın (1929) nesnelerin parçalarını birbirine karıştırarak yarattığı olanaksız nesne çizimleri var, daha sonra bunların üç boyutlu olanlarını da yapmış. türkiye’de ise irfan sayar (1951) 1977 yılında yarattığı porof. zihni sinir adlı mucidin sözde buluşlarını, yani “..porocelerini..” konu alan karikatürleriyle tanınıyor.                   bunları yazdıktan sonra internette çalışmayan araçlar müzesi başlığını taşıyan bir sayfa olduğunu söyleyelim. burada buluş yapmaya meraklı çeşitli kişilerin önerdiği “devri daim makinası” gibi çoğu gerçekleştirilmesi olanaksız olan araç ya da düzenekler bir araya getirilmiş. gerçekleştirilmiş sıra dışı buluşlar da</Page><Page Number="139">139  var. öyle ya da böyle, bunlar insanlardaki düş gücünü ortaya koymaları ve yaratıcılığı özendirici özelliklerinden dolayı önem taşıyorlar. porof zihni sinir’in gülmece dergilerinden tübitak tarafından yayınlanan bilim ve teknik dergisine geçmesinin nedeni bu olmalı.   karikatür birbirine benzer görüntü parçalarının insan beyininde uyandırdığı çağrışımların neden olabileceği çelişkili durumlardan da gülmece aracı olarak yararlanıyor. kimi zaman bunların olanaksızlığı, beklenmedik şaşırtıcılığı insanlarda gülme duygusu uyandırıyor. doğal olarak karikatürcüler parmağıyla bir yönü gösteren ulusal önder anıtının hemen altında zorunlu yön olarak tam tersi yönü gösteren trafik imi gibi görüntüleri yakalamakta da oldukça ustalar. bu amaçla her türlü biçimbozmanın (deformasyonun) yanı sıra oran ve ölçek bozmalarını da kullanıyorlar.   karikatür biçimbozmalarından (deformasyonlardan), çarpıtmalardan yararlandığı için anamorfik görüntüleri de kullanmış. 19. yy’ın ortalarında fransız karikatürcüleri 3. napolyon yönetiminin politik karikatürlere ulguladığı sıkı sansürü bu yöntemle ürettikleri karikatürlerle zorlamışlar. bir bölümü el altından satılan bu kral ile emrindeki yöneticilerin görüntüleri o zamanlar çok tutulmuş.   karikatürün zaman zaman aşamalı biçim değiştirme (morfing) yönteminden de yararlandığı gözleniyor. genç amerikalı karikatürcü chris chua arkadaşıyla birlikte karikatürünün yapılmasını isteyenler için hazırladığı çizimlerde onları bu yöntemle birbirinin içine geçmiş biçimde görüntülemeyi seviyor. karikatürde uygulanan yöntemlerden bir başkası kişi ya da nesneleri başka görüntüler içine yerleştirmek. özellikle 20. yy’ın başlarında kimi sanatçılar bu amaçla haritalardan yararlanmış, avrupa haritasının içine karikatürize edilmiş figürler yerleştirerek güncel olayları hicvetmeye çalışmışlar. daha ilerki örnekler arasında japon grafik sanatçısı kentaro nagai tarafından yapılanı hayvan figürleri bulunuyor.</Page><Page Number="140">140  çizgi romana gelince, o da sinema gibi çağdaş bir anlatım biçimi. burada yazılı anlatımla iç içe olan dizi resimler aracılığıyla bir öykü anlatılıyor. çizgi romanın kendine özgü anlatım dilini oluşturmakta olduğu bir dönemde, yani 20. yy’ın başlarında yaşamış bir sanatçı var, adı gustave verbeek (1867-1937). verbeek’in ünlü çizgi romanı the upside downs of little lady lovekins and old man muffaroo (küçük hanım lovekins ile yaşlı adam muffaroo’nun tepe taklak maceraları) başlığını taşıyor, çizgi roman da bu iki kahramanın başına gelenleri öykülüyor.   altışar karelik çizimlerden oluşan çizgi romanın ilginç özelliği öykünün birinci kareden başlayıp altıncı kareye kadar geldikten sonra tersten geriye doğru sürmesi ve gene birinci karede bitmesi. bunun için üstünde yer aldığı ortamın, yani gazete sayfası ya da kitabın, baş aşağı çevrilmesi gerekiyor. hem çizimler hem de öykü buna olanak sağlayacak bir biçimde hazırlanmış olduğundan izlenmesi döndürme işleminden etkilenmeden sürüyor. öykünün kahramanları olan lovekins ile muffaroo da bu işlem sırasında birbirlerine dönüşüyorlar. verbeek bu yapıtıyla çok görünümlü yanılsamaların olağanüstü başarılı örneklerini yaratmış. 1903-1905 yılları arasında the new york herald gazetesi için tam 64 çizgi öykü hazırlamış.    bir başka amerikalı çizer olan peter newell’in (1862-1924) çocuklar için hazırladığı topsy and turvys adlı kitaplar ters çevrilince değişik bir görüntüye dönüşen resimler içeriyor. gene amerikalı yazar ve grafik sanatçısı ann jonas (1932) çocuklar için round trip (bir gezi turu) adlı bir kitap yazmış. siyah-beyaz resimlerden oluşan kitap okunup son sayfasına gelinince baş aşağı çevriliyor, öykü de böylece sürüp ilk sayfada sona eriyor. avustralyalı çizer ben hutchings’in de benzer denemeleri var. gene avustralyalı çocuk masalları yazarı julie ferguson-duell kitaplarındaki kimi resimleri hem ters hem yüz izlenecek biçimde hazırlamış.   çizgi romanlar başka bir yanılsama da içeriyorlar. onları resimli romanlardan ayıran en büyük özellik birincilerde yazı ile resimler birbirinden ayrıyken ikincilerde bunların iç içe olması. bu da konuşma, fısıldama ve düşünce balonları ile sağlanıyor. ama iş bu kadarla kalmıyor, ses efektleri de buna katılıyor, yani küt, bom, çat, pat gibi ses ve gürültü belirten sözcükler de resim ya da çizimin içinde yer alıyor. ayrıca baş dönmesi, patlama, bir silahtan çıkan kurşunun izi gibi şeyleri belirten çizgiler, bir çarpma sonucu görülen yıldızlar, hız belirten çizgi ve toz bulutları, yazı ya da çizimle gösterilen horlama efektleri de çizimlere katılıyor. böylece çizgi roman okunurken konuşma ve düşüncelerin izlenebilmesinin yanı sıra öykünün kurgusu gereği oluşan öteki görüntü ve sesler de algılanıyormuş gibi oluyor.   konuşma balonlarından söz etmişken, çizgi romanların karelerinin içinde önemli bir yer tutmalarına karşın resimlerin bütünlüğünü bozmadıklarına dikkat ettiniz mi? özellikle renkli çizgi romanlarda içi beyaz olan konuşma</Page><Page Number="141">141  balonları resimlerin bir bölümünü örtmelerine karşın hiç de öyle algılanmıyorlar. bunun nedeni onları farklı bir düzeyde görmemiz, çizimlerin örtülü bölümlerini de kafamızda tamamlamamız. bu nedenle onları görüntüleri örten öğeler olarak görmüyor, tam tersine, bütünleyici öğeler olarak algılıyoruz.   bu balonların konuşan kişiyi gösteren üçgensi kuyrukları oluyor. deneyimli çizerler bunların olabildiğince ince tutulması gerektiğini, böyle olursa konuşma balonu olarak algılanacağını söylüyorlar. eğer bunun tersi olur, yani bu parçalar kalın çizilirse konuşma balonunun resmin içinde asılı duran (belki de çizgi roman kahramanlarının çarpabileceği) bir nesne gibi algılanacağını, bunun da uyandırılmak istenen etkiyi bozacağını belirtiyorlar.   çizgi romanların kullandığı bir yanılsama daha var, çoğumuz ayırdında bile olmuyoruz, o da bir öyküyü parça parça görüntüleyen çizimlerle anlatması. bunu sinema gibi öteki sanatlar da kullanıyor, hatta romanlar, tiyatro oyunları ondan yararlanıyorlar. sanat yapıtları her hangi bir olguyu bire bir yansıtmıyor, aralarda boşluklar bırakıyorlar. insanlar bu boşlukları akıllarında tamamlıyor, böylece anlatılan öyküye kendi kişisel yorumlarıyla katkıda bulunyorlar.   çizgi roman “çizim karesi” adı verilen parçalarla bir anlatım kurguluyor. başarılı çizgi romanlarda görüntülerin kesik kesik olması insanı rahatsız etmiyor, bir süreklilik içindelermiş gibi algılanıyorlar. son zamanlarda bu anlatım biçimi resim, fotoğraf gibi yapıtların sergilenmesinde kullanılıyor, adına da pano sanatı (panel art) deniyor. bunlarda bir resim ya da fotoğraf parçalara bölünerek ayrı ayrı çerçeveleniyorlar, sonra bunlar yan yana getirilerek bir pano oluşturuluyor. bu yöntemi ilk kullananlardan biri popüler sanat (pop art) akımının öncülerinden amerikalı ressam andy warhol olmuş. 1960’lı yıllarda aralarında sinema oyuncusu marilyn monroe’nunki de olmak üzere kimi ünlü kişilerin resimlerini panolar üstünde yan yana getirerek sergilemiş.   karikatür, fotoğraf gibi, tek bir görüntü karesi kullanırken çizgi roman sinema gibi birden çok görüntüye dayanıyor. bu nedenle çizgi roman sinema ile yakınlığı olan bir sanat. her iki yaratı arasında başka benzerlikler de var, ikisinin de daha önce avrupa’da öncüllerinin olmasına karşın 20. yy başlarında amerika’da bugünkü biçimlerini almışlar. ikisi de görüntü dizilerine dayandığından kimi anlatım tekniklerini birbirlerinden ödünç aldıkları oluyor. her ikisi için de önceden bir senaryo, yani yapıtın kurgusunu, sahnelerini ve akışını gösteren yazılı bir metin hazırlamak gerekiyor. sinemada bu görsel olarak da yapılıyor, adına “storyboard” deniyor. burada filim sahneleri elle çizilerek bir panoya yapıştırılıyor. (storyboard da öykü panosu anlamına geliyor.)   çeşitli ayrıntı düzeylerinde yapılabilen bu görselleştirme gerçek çekimlerde kolaylık sağlıyor. bu çizimler kimi zaman öyle ayrıntılı oluyor ki, tıpkı bir çizgi roman gibi izlenebiliyorlar. storyboard’lar o işi yapan grafik sanatçıları tarafından hazırlanıyor ama karikatürcü ya da çizgi romancıların da bu işi yaptığı görülüyor. hatta kimi yönetmenler bunları kendi elleriyle hazırlıyorlar. japon yönetmen akira kurosava (1910-1998) oscar ödülü kazanan 1985 yapımı ran filiminin storyboard’larını kendi çizmiş. 1997’de yazın dalında nobel ödülü kazanmış olan italyan tiyatro ve sinema yönetmeni dario fo (1926) 1992’de yazdığı johan padan a la descoverta de la americhe (johan padan amerika’yı keşfediyor, 1998) adlı kitabını bir storyboard hazırlar gibi resimlemiş.   çizgi romanlar tekil çizimler ya da arka plan görüntülerü olarak zaman zaman görsel yanılsamalardan yararlanıyorlar. internette ise öykü bölümlerini çeşitli görsel yanılsamaların oluşturduğu ortamlara yerleştiren bir çizgi dizi yer alıyor. öyküsünü ve çizimlerini 2008’de david phillips hazırlamış.</Page><Page Number="142">142  daha önce çeşitli öncülerinin olmasına karşın bu alanın tarihçileri çağdaş anlamdaki ilk çizgi romanın 1897’de çıkmaya başlayan the katzenjammer kids (kaptan ve edi’yle büdü) olduğunu belirtiyorlar. yaratıcısı rudolph dirks (1877-1968) olan çizgi roman zaman zaman başka adlar altında da yayınlanmış. türkiye’de çizgi romana benzeyen en eski yaratının 1930 yılında son posta gazetesinde yayınlanan amcabey karakteriyle karakatürcü cemal nadir güler’e ait olduğu söylenebiliyor.   gülmecenin en sık kullandığı çelişki ya da yanıltmaç ise her hangi bir olgunun yerini ve zamanını değiştirmek, onu başka bir yer ve zamanda oluyormuş gibi göstererek gülünç yanını ortaya çıkarıp vurgulamak. karikatür ve gülmece ağırlıklı çizgi roman ikili bir durum yaratan bu yöntemden sıkça yararlanıyor.   bunun örneklerine türk karikatüründe de raslanıyor. salih memecan (1952) bizim city adlı çizgi öykülerinde (ve canlandırmalarında) güncel politik konuları amerika’nın vahşi batısında olduğu imgelemini yarattığı sanal bir kasabaya kaydırmış. nezih danyal (1945) globanatolizeyşın adlı karikatür albümünde bizim kültürümüze özgü nasrettin hoca gibi kimi olguları batı kültürüne özgü noel baba gibi olanlarla karıştırıp yok-aslında-birbirimizden-farkımız demek istiyor. selçuk erdem (1976) günümüzde olsa doğal karşılanabilecek bir durumu tarihsel bir ortama kaydırarak gülmece duygusu uyandırıyor. mustafa eremektar da (mıstık, 1930-2000) aynı şeyi taş devri karikatürleriyle yapmış.                      kişi ya da olayların zaman içinde kaydırılmasına “anakronizm” de deniyor, sözlük karşılığı tarih yanılgısı. dilimize fransızcadan geçmiş olan bu sözcük eski yunanca “ana” (karşı, karşıt) ve “kronos” (zaman) sözcükleri ile kurulmuş. her hangi bir olgunun kendi zamansal bağlamı dışında yer almasını anlatıyor.   anakronizme öteki sanatlarda da raslanıyor, yazın (edebiyat), resim, tiyatro ve sinemada örnekleri var. iki türü oluyor, biri istenmeden içine düşülen yanılgılar. örnekleri arasında konusu geçmiş bir zamanda geçen bir kurguda başka bir çağa ait kimi nesnelerin, giysilerin, teknolojilerin, hatta sözcük ve deyiş biçimlerinin bulunması. romalı bir askeri canlandıran oyuncunun saatını kolunda unutması gibi. öteki ise, bilerek, bir etki, özellikle de gülmece etkisi yaratmak amacıyla yapılanlar. buna örnek de başka başka zamanlarda yaşamış ünlü kişilerin yan yana gösterilmesi.   insanlar yazın, tiyatro ve resim yapıtlarında uzun süre yer, zaman ve konu birliği olmasına özen göstermişler. ama daha sonra bunun ille de gerekli olmadığı, her zamanın kendine özgü öğeleri kullanabileceği düşünülmüş, yapıtlar da buna göre oluşturulmuş. ünlü bir bilgin gözlük yaygınlaşmadan çok önce yaşamış olmasına karşın gözünde bir gözlükle resmedilmiş. (ilk gözlükler 1280 yılında italya’da yapılıyor.) ya da tarihsel bir oyunda güncel kıyafetler ile o günün konuşma dili kullanılmış. genellikle böyle yaklaşımlar o yapıtın seslendiği izleyiciler tarafından kolayca anlaşılmasının istenmesine dayanıyor. hangi sanat dalında ve hangi türü olursa olsun, anakronizmler bir yanılgı, çelişki ve yanıltmaç içeren olgular. izleyenler de, tıpkı kimi görsel yanılsamaları görmezden geldikleri gibi, çoğu kez onlara aldırmıyorlar.   anlatım ortamı olarak çizimi kullanan karikatür ve çizgi romanda, aralarında görsel yanılsamaların da kullanıldığı, resim ve grafik sanatlarına özgü tekniklerin çoğuna raslamak olası. örneğin fransız grafik sanatçısı laurent blachier yapıştırma resim (kolaj, fotomontaj) tekniğini başarılı portre karikatürlerinde kullanmış, arjantinli pablo lobato da benzer bir yöntemi boyalarla uyguluyor. kimi çizgi romanlar gerçeküstücü çizimlere dayanıyor.</Page><Page Number="143">143  karikatür çizimlere dayandığı için iki boyutlu ortamları kullanın bir grafik sanat dalı. ama onun üç boyutlu olarak gerçekleştirildiği de oluyor. bunlar daha çok gülmece duygusu uyandırmak amacıyla yapılmış küçük figür ya da düzenlemeler oluyorlar. hem karikatür hem yontu özellikleri taşıdıklarından onları da çok görünümlü olarak nitelendirmek olası. türkiye’de semih balcıoğlu (1928-2006), kamil masaracı (1950) ile murat kürüz’ün (1960) bu tür çalışmaları var.   karikatürde ve gülmeceye dayanan çizgi romanda alışıldık oranların değiştirilmesi de biçimbozma kadar çok kullanılan bir yol. özellikle burunların abartılması, ortalama 1/7,5, idealilize edilmiş durumlarda 1/8 gibi olan baş/beden oranlarının 1/3’e, hatta 1/2’ye kadar inmesi bunun örnekleri arasında.              biçemselleştirilerek insan özellikleri kazandırılmış hayvan tiplerinin ise çoğu kez eldiven giymiş gibi elleri, genellikle de dört parmakları oluyor, biz de bunu çok doğalmış gibi hiç yadırgamadan izliyoruz.                        karikatür: chaval</Page><Page Number="144">144   fotoroman  fotoromanları da bu bağlam içinde anmak gerekiyor. her ne kadar onların yapımı çizimlere değil de fotoğraflara dayanıyor, bu nedenle fotoğraf başlığı altında anılmaları gerekiyor gibi gözüküryorsa da, kimi özellikleri onları çizgi romana daha yakın kılıyor. bunların en önemlilerinden biri konuşma balonlarına benzer bir yöntemle yazılı/sözlü anlatımları fotoğraflardan oluşan görüntülerin içine alarak onları birbirine kaynaştırması.   fotoromanlar da resim dizileri kullanarak bir öykü anlatmaya dayanıyorlar. 1960’lı yıllarda italya’da ortaya çıkmışlar. türkiye’de de sevilerek izlenmeleri üzerine burada da yapılmaya başlamışlar. ilk türk fotoromanı olan cumartesi saat 4'te turgut özakman’ın yazdığı senaryoya göre ozan sağdıç tarafından hazırlamış. başrollerini semih sergen, ışık yenersu ve çiğdem sarıışık’ın paylaştığı bu kurgu da ses dergisinde yayınlanmış. onu daha sonra başkaları izlemiş.                      dikkat, görsel yanılsama !                             şekle bir süre bakınca olmayan beyaz daireler görülüyor...</Page><Page Number="145">145   öteki yaratı alanları  yazı  daha alçakgönüllü sanatlarda da benzer uygulamalar, hatta bunlar için geliştirilmiş kurallar var. hiç güzel yazı yazma sanatını düşündünüz mü? islam kültürünü benimseyen ülkelerde “hat”, batı kültürüne bağlı toplumlarda da “kaligrafi” adı verilen bu sanatta görüntüyü bozacak yanılsamaları ortadan kaldırmak için önlemler geliştirilmiş. bu özellikle daha önce taç mahal örneğinde değindiğimiz gibi, yapıların üstüne konan yazıtlar ile süsleme amaçlı yazılarda önem taşıyor.   bir yazının güzel görünmesini sağlamak için benimsenmiş düzenleme ilkeleri var. hat sanatında buna istif denmiş, kompozisyon dendiği de oluyor. ayrıca uzun zaman süreleri içinde sınanarak bulunmuş ve hala uygulanan biçimlendirme ve düzenleme kuralları var. bunlar, harflerin enleriyle boyları arasındaki oran, çizgilerinin kalınlığı, aralarındaki uzaklık, harflerin ince uzun, basık ya da yayvan, düz ya da eğik olmaları, satırların yüksekliği ile aralarında bulunması gereken uzaklık gibi şeyleri kapsıyor ve kolay okunabilirliği sağladıkları kadar özel etki uyandırmak amacıyla da kullanılıyorlar.   latin alfabesinden uyarlanmış olan bizim abecemizin harflerini yazarken özen gösterilmesi gereken noktalardan biri harfler arasındaki uzaklık. bunları mekanik bir biçimde ölçerek hepsini eşit tutmak yerine harfler arasındaki alanların birbirine eşit kılınarak dengelenmesi daha iyi sonuç veriyor. bu da kimi harflerin ötekilere göre biraz daha yakın yazılmasını gerektiriyor. ilke olarak düşey çizgili iki harfin arasını genişçe tutmak, biri düşey biri yuvarlak çizgili iki harfin arasını biraz daha dar, iki yuvarlak çizgili harfi daha da birbirine yakın yazmak iyi sonuç veriyor. bir de iri yazılmış harfleri algılamak ufak harflerle yazılanlara göre daha kolay olduğu için bunları biraz daha sıkışık düzenlemek olası.   bir başka nokta harflerin yüksekliği. genellikle latin harflerinde çizgi kalınlığının yaklaşık dokuz katı kadar bir yükseklik kullanılıyor. arap abecesini kullanan hat sanatında bu oran 1’e 7 gibi, başka bir deyişle bu yazı daha etli, kalın harflerden oluşuyor.   bunların yanı sıra görsel yanılsamalar nedeniyle ortaya çıkabilecek olumsuzlukları gidermek amacıyla kullanılan yöntemler var. örneğin o gibi yuvarlak, a gibi sivri köşesi bulunan harfleri satır (ya da kılavuz) çizgilerini biraz taşacak biçimde düzenlemek daha iyi sonuç veriyor. eğer böyle yapılmazsa bunlar öteki harflerden daha küçükmüş gibi görünüyorlar. farklı kalınlıklarla düzenlenmiş harfler kullanılıyorsa, yuvarlak harfleri düz olanlara göre biraz daha kalınca tutmak da onların ötekilerin yanında daha küçük gözükmelerine engel olmak için uygulanan bir yöntem.   a, v gibi çapraz çizgileri olan harflerde bu çizgilerin birleşim yerlerine doğru daralacak biçimde çizilmesi, kalınlıklarının da düz çizgili harflere göre biraz daha ince tutulması onların gereğinden kalın gözükmesine karşı alınabilecek bir önlem. bu iki harf birlikte yazıldığında çapraz çizgilerinin birbirlerine koşut yapılması daha iyi bir görünüm sağlıyor. büyük harflerin taban tırnaklarını (seriflerini) küçük harflerinkine göre biraz daha kalın çizmek de yararlı oluyor.   b, e, f, h gibi orta çizgisi olan harflerin bu çizgilerini orta satır çizgisinden biraz yukarda çizmek, bu harflerin basık görünmesini önlüyor. buna karşılık a’da bu çizginin ortanın biraz altında tutulması gerekiyor, yoksa onun yukarı doğru daralarak oluşturduğu üçgen bu harfi olduğundan basıkmış gibi gösteriyor. b ve s gibi harflerin alt yarısındaki eğri çizgileri üsttekilere göre biraz daha büyük tutmak, buna karşılık p ve r’nin üstte kalan eğri çizgilerini orta satır çizgisinin biraz altına taşacak biçimde yazmak bu harflere daha iyi bir görünüm kazandırıyor. h ve t gibi harflerin yatay çizgilerini düşey olanlara göre biraz daha ince tutmak da onlara daha dengeli bir görünüm sağlıyor. italik yazılan küçük f’de ( f ) ise düşey çizginin öteki harflere göre biraz daha dikçe yazılması bu harfin devriliyormuş gibi algılanmasını engelliyor.   doğal olarak bu kurallara her zaman uymuyoruz, onlar da zaten güzel yazı için geliştirilmiş kimi ilkeler. biz çoğu kez onlara dikkat etmediğimiz için varsa bile küçük kusurlarını görmüyoruz ama grafik sanatçılar onları biliyor ve</Page><Page Number="146">146  uyguluyor. biz ancak bir terslik olduğunda onlardaki garipliğin farkına varıyoruz. bunun en iyi iki örneği “s” harfi ile “8” sayısı. her ikisinin de üstündeki bölüm ile altlıdaki gözümüze eşitmiş gibi görünüyor. bunun öyle olmadığını ancak onları baş aşağı çevirdiğimiz zaman daha iyi anlıyoruz.   kimi yazı türlerinde harflerin ucu düz biter, kiminde ise burada tırnaklar olur, bunlara güzel yazı dilinde “serif” deniyor. (“sans serif” de tırnaksız, düz harflere verilen ad.) tırnakların bir işlevi gözü bir sonraki harfe yöneltmek, onunla bağ kurmak. başka bir işlevi de okuma kolaylığı sağlamak. basımevleri uzun metinlerde serifli harfleri yeğliyorlar çünkü serifsiz harfler okuma sırasında bir süre sonra aşağı doğru kayıyor gibi bir izlenim bırakırken onlar sağlamca yerlerinde duruyor gibi gözükerek gözü daha az yoruyorlar.   yani yazı diyip geçmeyin, bütün bunlar basılı metinlerde kullanılacak haflerin, yazı karakterlerinin seçilmesi ve tasarlanması anlamına gelen “tipografi” adlı uğraş açısından da önem taşıyorlar.   hat sanatı da beklenmedik sürprizler içeriyor. bu sözcük bile iki anlamlı: yazı olduğu kadar çizgi anlamına da geliyor. islamlık figürlü resimlere yakınlık göstermemiş, yapılanlar da oldukça biçemselleştirilmiş (stilize edilmiş) oluyor. buna karşılık güzel yazı yazma sanatı iyice gelişmiş. kimi araştırmacılar onun islam kültürlerine özgü bir resim sanatı olarak görülmesi gerektiğini bile ileri sürüyorlar.   hat sanatında uygulanan yöntemlerden biri düzenlemeyi üstüne yazı yazılan yüzeyin düşey eksenine göre bakışık olacak bir biçimde kurmak. bu tür düzenlemelere “müsenna” deniyor, bu sözcük arapçada ikili, iki bölümden oluşan anlamına geliyor. türk sanatçıları ise onları anlatmak için daha güzel olan “aynalı” deyişini kullanmışlar. bunların çeşitli zamanlarda üretilmiş çok başarılı örnekleri var. özellikle “kufi” adı verilen yazı türünün bu tür düzenlemelere yatkın olduğu anlaşılıyor. “satrançlı” denen ve köşeli harfler kullanarak hazırlanan düzenlemeler de kimi zaman çok görünümlü özellikler taşıyorlar.   ya tuğralar? osmanlı padişahlarının imzası ve bir tür imparatorluk arması olarak hazırlanan tuğralar da çok görünümlü düzenlemeler, çünkü iç içe yazılmış bir kaç sözcükten oluşuyorlar. onları hazırlamaya “tuğra çekmek” deniyor, uğraşı bu olan hattatlara da tuğrakeş adı verilmiş. osmanlı padişahları sanatlarla ilgilenirmiş, bunların arasında hat sanatı da var, kendi tuğrasını çeken padişahlar olduğu gibi bu sanatta icazet, yani bir usta tarafından verilen yetki belgesini almış olanlar da bulunuyor.                tuğra sözcüğünün oğuzcadan geldiği anlaşılıyor, hükümdarlık nişanı anlamına geliyor. başka örnekleri varsa da osmanlılar tarafından geliştirilmiş, ilk tuğrayı 1324’de orhan bey kullanmış. cumhuriyetin duyurulmasından sonra 1927’de tuğra kullanımı kaldırılıyor.   hat sanatının özel bir dalını yazıyla görsel yanılsama oluşturmaya örnek olarak vermek olası. bu da yazıdan oluşan bir düzenlemeyi insan, hayvan ya da nesne görünümleri içine yerleştirmek. “kaligram” diye de adlandırılan bu tür figürlü yazılar bir iki görünümlülük gösteriyor, onların bir resim mi yoksa yazı mı olduğunu söyleme olanağı yok. gilles esposito-farese bu tür çalışmalarını “pinacogram” diye adlandırmış. chris dunmire ise basımevi (ya da bilgisayar) harfleriyle yaptığı bu tür düzenlenemelerine “sanatsal tipografi” (typartgraphy) adını veriyor.   anlaşılıyor ki, yazıyla resim yapmak insanların ilgisini çekmiş ve çekiyor, böyle bir şeyi başarmak da yaratıcılarına bir doyum duygusu sağlıyor. harf ve sözcükleri kullanarak resimler oluşturan sanatçılardan biri de isveçli thomas broome. onun modern mantras (çağdaş mantralar) başlıklı dizi resimlerinde görünen her nesne kendisinin adı olan sözcüklerle oluşturulmuş.</Page><Page Number="147">147                               günümüzdeki örneklerden bir başkası da yazı makinası (daktilo) kullanarak şekiller, hatta oldukça ayrıntılı resimler yapma. buna “yazı makinası sanatı” da deniyor. yazı makinasıyla düz yazı yazmanın yanı sıra bu tür görüntüler oluşturmanın 1867 kadar eskiye gittiği biliniyor. günümüze kalmış en eski örnek ise flora stacey adlı bir hanımın 1898’de yapmış olduğu bir kelebek resmiymiş.   bunların bilgisayarda yapılanları “ascıı sanatı” diye adlandırıyor. ascıı, bilgi alışverişinde kullanılacak birörnekleştirilmiş (standartlaştırılmış) amerikan dönüştürme kodları (ya da imleri, işaretleri) anlamına gelen american standard code of ınformation ınterchange sözcüklerinin kısaltılmışı. bilgisayarların harfleri tanıması için kullanılıyor. en eski örneklerini 1960’lı yılların ortalarında kenneth c. knowlton (1931) adlı bir grafik sanatçısı vermiş. knowlton harflerin dışında başta deniz kabukları olmak üzere çok değişik nesneleri mozaik gibi kullanarak ürettiği yapıtlarıyla da tanınıyor.   ascıı sanatı pek çok çeşitlemeleriyle günümüzde de sürüyor. bilgisayarlardaki gelişmelere koşut olarak onu çeşitli biçem dönemlerine göre ayıranlar bile var: buna göre "oldskool" (eski okul) ya da "amiga" biçemi, "newskool" (yeni okul) biçemi, "block" (blok) ya da "high ascıı" (yüksek ascıı) biçemi gibi ayrımlar yapılıyor. bu düzenlemelerin canlandırma filimi gibi yapılmışları da var, bunlara “asciimation” deniyor.   bilgisayarların ve cep telefonlarının gelişmesiyle iletişim alanında yeni olanakların ortaya çıktığı bir gerçek. bunun en iyi örneği karşıdaki kişiye ileti (mesaj) göndermek. bunun olabildiğince kısa tutularak pahalı olmaması istendiği için kimi kısaltma ve imler kullanılıyor. bunlar yazım (imla) imlerini de kullanarak yalın ama anlam yüklü şekiller oluşturuyorlar.   bu imler genellikle duyguları yansıtmak için kullanıldığından ingilizce “emotion” (güçlü duygu) ve “icon” (simge) sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulan “emoticon” sözcüğüyle biliniyor. en sık kullanılanlarından biri olan gülümseme iminden dolayı “similie” ya da “smiley” olarak adlandırıldıkları da oluyor. bilgisayar ya da cep telefonu iletilerinde kullanılan yüzlerce im geliştirilmiş ama aralarından oldukça az bir bölümü benimsenip kullanılıyor. internetin genel başvuru sayfası wikipedia’ya göre en sık kullanılanlar şunlar:</Page><Page Number="148">148  simge anlamı simge anlamı  :-) gülümseme (burunlu) :’-) mutlu gözyaşları :-( somurtma (burunlu)  -o esneme : ) gülümseme (burunsuz) :-d kahkaha : ) haince gülümseme %-( aklı karışmış :-b dışa fırlak dişler b-) gözlüklü gülümseme :- # tel takılı dişler :-@ çığlık : ( somurtma (burunsuz) :@ ne? ciddi olamazsın... :-  kayıtsız :-0 hey, damarıma basıyorsun... ;-) göz kırparak gülümseme :*) sarhoş gülümseme ; ) göz kırparak gülümseme (:-d dedikodu, şom ağızlı : p dil çıkarma :-&amp; dili tutulmuş  not:   • burun için (-) ya da () her zaman kullanılmayabiliyor • gülümse için köşeli ayracın ( ] ) kullanıldığı da oluyor: :- ]  bunları ne olarak niteleyebiliriz? yazı? resim? yazı-resim? resim-yazı? bunu söylemek gerçekten zor. yeni bir teknolojinin ortaya çıkardığı yeni iletişim imleri. pek çok bilgisayar bu imler yazılınca onları küçük resimlere dönüştürüyor: : ) , gibi.   yazıyla resim olur da resimle yazı olmaz mı? oluyor. sanatçılar eski zamanlardan beri başka şeylerin yanı sıra özellikle insan figürü kullanarak abeceler oluşturmuşlar. günümüzde bunlar fotoğraflarla da hazırlanıyor. buyrun size resimle yazı, hem de çok görünümlü türünden. hatta olanaksız nesnelerle kurulu harfler oluşturma olanağı var, bunlardan birini jens malmgren hazırlamış.             yazı sanatında yanılsamalar oluşturan bir tür daha var: ambigramlar. ambigram eski yunanca kökenli olup latince üstünden batı dillerine geçen iki sözcükle oluşturulmuş yeni bir deyim. “ampho“dan türeyen “ambi” ikisi, ikisi de anlamına geliyor. (eski yunan ya da helenistik dönemlerden kalan ve her iki yanında birer kulp bulunan testilere amfora denmesinde olduğu gibi.) ayrıca bu sözcüğün belirgin olmayan (belirsiz, kuşkulu, şüpheli, muğlak, çapraşık) gibi bir anlamı daha var. “graphein”, yani yazmak, çizmek kökünden gelen “gram” ise harf ya da sözcük demek. bunlarla kurulan yeni deyim birden çok yönden ya da türde okunabilen, ya da belli bir belirginsizlik, kararsızlık içerecek biçimde düzenlenmiş sözcükleri anlatmada kullanılıyor.   sözcüğün bulucusu olarak matematikçi ve yazar douglas richard hofstadter (1945) gösteriliyor. arkadaşlarıyla yaptığı bir sohbet sırasında ortaya atılmış, o da daha sonra bu sözcüğü kullanmaya başlamış, bakışım konusunu ele alan yazılarında ambigramlara da değinmiş. amerika’da yayınlanmış olan omnı adlı popüler bilimsel dergi ise bu sözcüğün yaygınlaşmasını sağlamış. bu alanda çalışanların ambigram için başka adlar kullandığı da oluyor.   onları türkçe olarak “çok görünümlü sözcükler” diye adlandırmak çok yanlış değil. diye tanımlamak olası. burada farklı bakış açılarından ya gene kendilerini ya da başka sözcükleri veren, yatay, düşey ya da çapraz eksenlere göre bakışık (simetrik) düzenlenmiş olan, sözcük içinde başka bir sözcük saklayan, ya da bir mozaik oluşturacak biçimde iç içe geçen düzenlemeler söz konusu. en yaygın ambigram türü bir sözcüğün 180 derece çevrilince ya kendisini ya da başka bir sözcüğü ortaya çıkaracak biçimde düzenlenmesi. bu çalışmanın kapağı da yazarın hazırladığı bir ambigrama dayanıyor.   abecemizdeki kimi harflerin bakışık olduğunu biliriz. ama onlarla oluşturulan sözcükler her zaman bakışık olmuyorlar. kendiliğinden bakışık, yani doğal bir ambigram oluşturan sözcükler yok değil. türkçede küçük</Page><Page Number="149">149  harflerle yazılan “un” böyle bir sözcük, baş aşağı çevrildiğinde de değişmiyor. hem türkçede hem de başka dillerde bu tür örnekler var. bir kimya terimi olan dıoxıde (dioksit) sözcüğü de batı dillerindeki yazılışı ile yatay eksenine göre bakışıklık gösteriyor, bu eksene göre döndürülürse aynı kalıyor.   ama bu tür örneklere çok sık raslanmıyor. bir sözcüğü belli bir bakışıma göre düzenlemek için uğraşmak, harflerin biçimlerinde değişiklikler yapmak gerekiyor. bu da yanılsamalara, beynin eksiklikleri tamamlama, fazlalıkları da yok sayma eğilimine başvurma anlamına geliyor.   beynin bu yetisi (melekesi) yanlış yazılmış sözcüklerin algılanmasında işe yarıyor. sözcükleri kalıplar biçiminde öğrenip belleğimizde sakladığımız anlaşılıyor. beynin yanlışları düzelme eğilimi yanlış yazılmış sözcüklerdeki hataları görmezden geliyor, çoğu kez biz farkında bile olmadan onları düzeltilmiş biçimleryile algılamamızı sağlıyor. aşağıdaki örnek bunu anlatıyor:                işte bundan dolayı posta dağıtıcıları kargacık burgacık yazılmış adresleri, öğretmenler çarpık çurpuk öğrenci ödevlerini, eczacılar da doktorların aceleyle karaladığı reçeteleri okuyup ne olduğunu çıkarabiliyorlar.  yazı söz konusu olduğunda gözlenen bir olgu daha var, o da dikkatin genellikle yazının üst yarısı üstünde yoğunlaştığı. yatay eksenine göre ortadan bölünen bir yazının yalnızca üstü görünüyorsa onu okumak alt yarısını okumaya göre daha kolay oluyor. bu nedenle birbirlerine benzeyen harfleri ayırt etmek için kullanılan nokta ve şapka gibi imler daha çok harflerin üstünde yer alıyorlar. ambigramlar bu özellikten de yararlanıyor.   başta bir yerde, “deli kaçtı – delik açtı” örneğini verirken dilin çok görünümlülüğe yatkın olduğuna değinmiştik. yazı da dili görselleştirmeye yarayan bir araç olduğuna göre o da kimi zaman aynı özellikleri yansıtıyor. inek sözcüğünü yazsak, bunun büyük bir hayvanı anlattığını söylesek ve sonra ona bir harf ekleyip küçük bir hayvan oluşturun desek hiç düşünmeden sinek sözcüğünü anımsarsınız. buyrun size bir iç içelik, bir çoklu görünüm. ambigramlar buna dayanan görüntüler de oluşturuyorlar.   farklı uğraş alanları olan bilim adamları onlarla ilgileniyor. dil ve bilgisayar konuları üstünde çalışan fizikçi john b. wilson “..ambigramların benim üstünde büyüleyici bir etkisi var. bir sanat türü olarak kendinde yaratıcılığı, örüntü tanımayı ve matematiksel bakışımı birleştiriyor. her ambigramın kendine özgü bir karakteri oluyor..”, demiş. bu düzenlemelerde ilk ve son harflerin iyi oturması, yani kolay algılanabilir olmaları, böyle sözcüklerin okunabilirliğini olumlu yönde etkiliyen bir olgu.   ambigramlar yalnızca harfleri kullanarak mı yapılabiliyor? yoo, sayıları kullanarak da çok görünümlü düzenlemeler oluşturmak olası. herkesin gözlemiş olduğu gibi, onların arasında da kendiliğinden çok görünümlülük özellikleri taşıyanlar var. 0, 1, 8 gibi sayılar baş aşağı çevrildiğinde değişmiyorlar, 6 ve 9 birbirine dönüşüyor. dijital adı verilen karakterlerle yazıldıklarında bunlara 2 ile 5’i de katmak olası. sayılar büyüdükçe daha ilginç bileşimlerle karşılaşılıyor. örneğin atatürk’ün doğum yılı olan 1881 ya da 1961 gibi kimi yıl belirten sayılar ters çevrilince değişmiyor, yani doğal birer çok görünümlü özelliği taşıyorlar. uygun biçimde yazıldıklarında sayılarla başka düzenlemeler de yapılabiliyor, örneğin yanda görüldüğü gibi “zoolog” sözcüğü yazılabiliyor.   elektronik hesap makinalarının altın yılları olan 1970’lerde sayıların bu özelliğine dayanan bulmacalar olurdu. birine belli bir kurgu içinde bir dizi işlem yaptırdıktan sonra o kurguya bağlı ama sonucu sayısal olmayan bir soru sorulup yanıtını söylemesi istenirdi. onun bunu bilemeyişi üzerine hala son işlemin sonucunu taşıyan hesap makinası ters tutularak yanıtın görülmesi sağlanırdı. bu da harflerle yazılmış gibi duran bir sözcük olurdu. bu tür olguları görebilmek için hesap makinasını 180 derece döndürmek gerekiyor. burada sayılardan harflere geçişin de bir sürpriz etkisi yarattığı söylenebilir.</Page><Page Number="150">150  bunun fıkra biçiminde düzenlenmiş yeni bir çeşitlemesi bir süre önce internet sayfalarında dolaşmıştı:   “..bir otomobil firmasının satış yerine bir bayan müşteri gelerek 710 numaralı kapaktan istediğini söyler. satıcılar hemen yedek parça bölümünden birini çağırırlar ve hanımın isteğini ona iletirler.   herkes hanıma ve birbirine şaşkınlıkla bakmaktadır. hiç kimsenin parçayı tanımadığı yüz ifadelerinden bellidir. hanım ise ısrarla bunun, arabasının motorunun bir parçası olduğunu, bir şekilde kaybolduğunu ve yenisinin gerektiğini söylemektedir.   bu esnada uyanık satıcılardan biri hanıma yedek parçanın resmini çizip çizemeyeceğini sorar. sorununun çözülebileceği umuduna kapılan hanım hemen kağıt kalem isteyerek 8 cm çapında bir daire çizer ve içine de 710 yazar..”   görüldüğü gibi bu fıkra ingilizce oıl (yağ) sözcüğünün tersten bakıldığında 710 sayısı gibi gözükmesine dayanıyor. dijital sayıların özelliklerini taşıyan kimi harf karakterleriyle (fontlarla) bu tür ambigramlar kurmak zor değil. böylece düz bakılınca her hangi bir sayıymış gibi görünen bir düzenleme, baş aşağı çevrilince anlamlı bir sözcüğe dönüşebiliyor. örneğin 73 sayısı “el” olarak okunabiliyor, 373 ise “ele” oluyor, 373 73 de “el ele”!..  yukarda cep telefonu iletilerine değinmiştik. oradaki harf ve imleri kullanarak tersinden okunan sözcükler, hatta iletiler oluşturmak olası. karşı yandaki alıcı bunları ancak telefonunu baş aşağı çevrildiğinde okuyabiliyor. böyle yazılmış wej6!qwe biçimindeki harf, sayı ve imler bir anlam taşımıyormuş gibi gözükseler de sayfa çevrilip okunduğunda “ambigram” sözcüğünü veriyorlar.   melinda green internetdeki sayfasında bu tür yazılışlara “nqas” (tepe taklak yazı) adı verildiğini söyledikten sonra bir de örnek veriyor. ayrıca gene oraya düz yazıyla yazılmış metinleri nqas’a, onunla yazılmış olanları da düz yazıya çeviren bir bilgisayar yazılımı koymuş, isteyen denesin diye. aşağıda bununla yazılmış iki tümce var. (yazılım kimi türkçe harfleri kabul etmediğinden bu kusurları bağışlamanız gerekiyor.)   jeljoh!ajn jel!&amp;eh epuele nq !jel!ceues u!ualn oc ad '!uele !ejeh j!q cu!bl! jelwejb!qwv  (ambigramlar ilginc bir yarati alani. pek cok ulkenin sanatcilari bu alanda yapitlar uretiyorlar.)  dilerseniz sayfayı baş aşağı çevirerek yazılanları birbiri ile karşılaştırabilirsiniz. türkçe bir internet sayfası da “msn ters yazı sihirbazı” başlığı altında benzer bir yazılıma yer veriyor.   bir darius bacon var, o da aşağıdaki dizeleri yazmış. bu hem bir palindrom, yani geriye doğru da okunuyor, hem de bir başaşağı yazım, yani 180 derece döndürülünce değişmiyor:   deus am  -- so sued, mad dooms sped dad,     dad passed      passed pep pep pads swoop pew pans os –             we snap  görüldüğü gibi, işin sınırları bayağı geniş. daha eski örnekleri de var ama günümüzde ambigramları yeniden canlandırıp başarılı yapıtlar vermiş iki sanatçının adı öne çıkıyor: john langdon ile scott kim. amerikalı yazar dan brown’un angels and demons (melekler ve şeytanlar) adlı romanını okuyanlar birincinin adını anımsayacaktır. bu yapıtta kullanılan ve hem tersinden hem yüzünden okunan sözcükleri düzenleyen grafik sanatçısı john langdon. her iki sanatçının da ambigramları konu alan birer kitabı var.             john langdon’un bir de optical ıllusion (görsel yanılsama) başlıklı yağlıboya tablosu var, o da figür-zemin yanılsamasının başyapıtlarından biri sayılıyor. burada önce ön plandaki “optical” sözcüğünü oluşturan harfler</Page><Page Number="151">151  algılanıyor. bir süre sonra da düzenlemenin arka planında “illusion” sözcüğü görülüyor. çeşitli ülkelerde pek çok ambigram sanatçısı var. türkiye’de de üstün alsaç, cihan altay ve seyfullah şahin’in bu alanda çalışmaları bulunuyor. abdülaziz şahin de hazırladığı başarılı ambigramlarını internet sayfasında sergilemiş.                hem hat hem de kaligrafi sanatlarının, yani hem eski arap hem de yeni latin harfleriyle yapılan düzenlemelerin özelliklerini bilen kimi sanatçılar zaman zaman her ikisine özgü yöntemleri kullanan deneyler yapıyor, yapıtlar oluşturuyorlar. bunlardan biri emin barın (1918-1987). bu sanatçı öğretmenin aralarında atatürk’ün ankara’daki anıtkabir’indeki yazılar ile pakistan’da islamabad kültür merkezindeki yazılar olmak üzere 200’den çok yapıtı bulunuyor.   singapurlu iki sanatçı, fadilah abdul rahim ile eşi naguib ngadnan, nagfa imzasıyla ortaklaşa ambigramlar üretiyorlar. onların arap harfleriyle yaptığı deneyler var. onlar da dik çizgilere dayalı kufi yazının bu iş için oldukça elverişli olduğunu görerek o yönde çalışmalar yapmışlar. bu yazıyı latin harflerine uyarlamışlar, bunu da “sözde (ya da romanikleştirilmiş) kufi” diye adlandırıyorlar.   arap harflerini kullanan ülkelerin sanatçılarıyla bu konuyla ilgilenen öteki ülkelerdeki sanatçılar günümüzde de güzel yazı örnekleri oluşturuyorlar. bunların içinde geleneksel aynalı ya da figürlü düzenlemeler olduğu kadar daha çağdaş logo (amblem) tasarımları ile ambigram türü düzenlemeler de bulunuyor. aralarında mamoun sakkal, noel aghasi, syed zafar jan abas bilgrami, osman morankic gibi sanatçılar var.   ambigramlardan söz etmişken görsel yanı ağır basan başka bir sözcük ya da dil oyununa da değinelim. bu oyun sözcük ya da tümcelerdeki harfleri tersten yazmaya dayanıyor, yani “görsel yanılsamalar” “ralamaslınay lesrög” biçimine dönüşüyor. bunun “palindrom” olarak adlandırılan türü ise ters yazıldığında da görüntüsünü ve anlamını değiştirmeyen sözcükleri bulmaya ya da kurmaya deniyor. “anastas mum satsana” tümcesinde olduğu gibi. bu adla yayınlanmış bir kitap var, orada palindromların yanı sıra başka sözcük oyunları da yer alıyor. türkçe bir internet sitesinde ise çevrim-içi (on-line) olarak yazılan her şeyi tersine çeviren herkesin kullanımına açık bir yazılım bile var.   hiç üç boyutlu yazı olur mu? niye olmasın, pek ala olur. daha önce adını anmış olduğumuz yontucu guido moretti’nin bu alanda da çalışmaları var, üstelik bunlar yalnızca üç boyutlu olmakla kalmıyorlar, aynı zamanda çok görünümlü olma özelliğine de sahipler. bir yandan bakınca bir sözcük, başka bir yandan bakınca da başka bir sözcük ortaya çıkıyor. bunlardan biri esther barozzi için hazırlanmış. adınızın böyle yazılması hoşunuza gitmez miydi?           yazının resme, yontuya öykündüğünü gördük. peki bir yazı türünün başka bir yazı türüne öykünmesine ne dersiniz? o da var. kimi sanatçılar görünüşte arap harfleri ya da kiril abecesi gibi başka yazı türleriyle yazılmış gibi görünen, gerçekteyse latin abecesiyle okunabilen düzenlemeler kurmuşlar. bunlar da ikili görünümleriyle</Page><Page Number="152">152  birer görsel yanılsama örneği. aşağıda bu tür iki görüntü var, birinde “pseudo saudi”, ötekinde “pseudo russian” yazıyor, yani sözde suudice ve sözde rusça. üçüncüyü okumak için sayfayı yan çevirmek gerekiyor...                1930-1950 yılları arasında amerika’da ilginç bir posta kartı türü moda olmuş. bu kartların üstünde büyük harflerle bir eyalet ya da kentin adı yazıyor. ama harflerin hepsinin içinde o eyalet ya da kentin bir doğal güzelliğinin, ünlü bir yapısının görüntüleri yer alıyor. böylece harflerin okunabilmesine karşın onları tam olarak ne bir harf ne de bir resim olarak nitelendirmek olanağı var. bu da ikili görünüm oluşturan bir yazı türü.   temelde yazı bir ileti (mesaj). ama bulunduğu günden bu yana insanlar başkaları tarafından bilinmesini istemedikleri gizli iletilerin nasıl hazırlanabileceği üstünde de düşünmüş, gizli yazılar, şifreler geliştirmişler. şifrelerde harflerin yerine başka harf ya da imler kullanan bir kodlama oluşturuluyor. şifrenin çözülmesi için bu kodlamanın her iki yan, yani hem yazan hem okuyan tarafından bilinmesi gerekiyor.   bir iletinin içine başka bir ileti gizlemeye “steganografi” adı verilmiş. eski yunanca saklı, örtülü yazı anlamına geliyor. gizli iletiler için yazı dışındaki ortamlardan da yararlanılabiliyor doğal olarak. günümüzde bu amaçla elektronik yöntemler kullanılıyor. wikipedia adlı internet sitesi buna örnek olarak aşağıdaki görüntüleri vermiş. nasıl yapılacağı bilinirse birinci görüntünün içine gizlenmiş olan ikinciyi ortaya çıkarmak olası. bunu bir görsel yanılsama türü olarak nitelendirme olanağı var mı, söylemek zor, ama onlarla uğraşırken böyle bir olgu da insanın karşısına çıkıveriyor.               iletinin gizlenmesi ne kadar zor ya da karmaşık olursa olsun, sonuç pek değişmiyor, ortaya çıkarılması için nasıl yapıldığını iki yanın da bilmesi gerek. onlardan söz ederken türkçe sözcük oyunları ile ilgi bir kitapta ele alınan bir konu aklımıza geldi. burada çeşitli tümceler verilmiş ve okurdan onların içinde gizli olan sözcüklerin bulunması istenmiş. bunlardan birini buraya alıyoruz:   ıslahiye’li cemil as, beş iri çubuk afyon çekerek sultandağ’da da yardan uçmuş  bu tümcenin göze seslenen bir yanı var, başka bir deyişle görsel yanılsamalara uzak sayılmaz. ayrıca yüksek sesle okununca da yanılsama sürüyor. bulmacanın çözümü için iki ipucu verelim. birincisi daha önce değindiğimiz deli kaçtı – delik açtı sözcüklerindeki harf kaydırmacasını düşünmek gerekiyor. ikincisi ise türkiye coğrafyasını bilmek işe yarıyor, çünkü kitap bu tümcede kimi il ya da ilçe adlarının gizli olduğunu söylemiş. bakalım yanıtına bakmadan kaçını bulabileceksiniz.   aslında bunların bir bölümü kolayca görülüyor. ötekiler ise harf kaydırmacalarıyla gizlenmiş. kitap bütün tümcenin il ve ilçe adlarından oluştuğunu söylüyor, yanıtı da şöyle: “..ıslahiye (gaziantep), lice (diyarbakır), milas (muğla), beşiri (siirt), çubuk (ankara), afyon (-karahisar), çekerek (yozgat), sultandağ (afyonkarahisar), daday (kastamonu), ardanuç (artvin), muş..”, yani bu tümcede tam on bir il ve ilçe adı bulunuyor. başka bir deyişle, bu tümce anılan il ve ilçe adlarının art arda sıralanmasıyla kurulmuş, yalnız kimi harfleri ileri ya da geri kaydırılarak</Page><Page Number="153">153  sözcüklerin hepsinin kolayca algılanması önlenmiş. kitapta bir de not var, buradaki tümcelerin yeni il ve ilçeler kurulmadan hazırlandığını belirtiyor. basım yılı 1992.   gizli iletiler için daha yalın yöntemler de var. bunlardan biri enli bir lastik bandı gererek üstüne bir yazı yazmak. bant gergin olmayan durumdayken üstünde yalnızca bir leke görünürken gerildiği zaman bu leke bir yazıya dönüşüyor. bir başka yöntem de kitap, defter gibi kağıt destelerinin kenarına bir yazı yazmak ya da resim yapmak. bunu yaparken kağıt destesini eğmek gerekiyor. deste düz dururken görünmeyen ileti kıvrıldığında ortaya çıkıyor. kim bilir, belki siz de öğrenciliğinizde kitap ya da defterlerinize buna benzer şeyler yapmışsınızdır.  gizli sözcüklerden, iletilerden söz etmişken, çok zor olmayan bir bulmacayı denemeye ne dersiniz? italya’daki ünlü po ırmağını bilmeyen yoktur. onun içindeki gizli sözcüğü bulun bakalım. müzikle ilgileniyorsanız hemen gözünüze çarpacak. çözümü bu kitabın içinde bir yerde bulabilirsiniz.   doğal olarak gizli iletilerin yalnızca yazı ya da resim ortamında olması gerekiyor diye bir koşul yok, bunlar için başka ortamlar da kullanılabiliyor. aşağıdaki görüntü bunu oldukça iyi anlatıyor. bir madende geçen bu çizgi romanda araştırmacılar 30 sayısını arıyor, sonunda da amaçlarına ulaşıyorlar.</Page><Page Number="154">154</Page><Page Number="155">155   giysiler  peki ya moda? giysileri tasarlayan yaratıcılar da görsel yanılsamaların etkisini gözetiyor, onları ya bir düzeltme sağlamak ya da özel bir etki yaratmak için kullanıyorlar. aynı boydaki iki insandan birinin giysisi üstündeki çapraz çizgiler aşağı bakıyorsa bu onu giyeni daha kısa, yukarı bakıyorsa daha uzunmuş gibi gösteriyor, tıpkı müller-lyer yanılsamasında olduğu gibi. yatay çizgili giysiler insanı daha topluca, düşey çizgili olanlar da biraz daha ince gösteriyor. ama burada çizgilerin kalınlığı da önemli, eğer bunlar çok üstünde durdukları kişi ya da nesne ile oransız olurlarsa tam tersi bir etkiye de yol açabiliyorlar.   terziliğe ilgi duyanlar “vatka” sözcüğünü bilir. rusçadan dilimize geçmiş olan bu sözcük giysilerde omuzların dik durmasını sağlamak amacıyla içine konulan parça anlamına geliyor. bu işlevinin yanı sıra görsel amaçlarla da kullanılıyor, böyle olunca da bir yanılsama yaratıyor. hem kadın hem erkek giysilerinde zaman zaman moda olup yaygınlaştığı, hatta iyice abartıldığı da oluyor.   benzer şeyler şapkalar için de geçerli. silindir şapka giyen biri düz ya da melon şapka giyen aynı boydaki birine göre daha uzunmuş gibi gözüküyor. bu tür etkiler eskiden beri biliniyor. başa giyilen taçlar, kavuklar her dönemde önemsenmiş. düşmanların yeniçerilerden neden korktuğunu sanıyorsunuz? başlarındaki yamuk görünümlü keçe külahlar onları olduklarından heybetli gösterip daha baştan karşılarındakileri yıldırmış olmalı. kızılderililerin tüylü başlıkları, vikinglerin boynuzlu börkleri hep aynı etkiyi yaratma amacına yönelik giysiler.   sarıklar, kavuklar da öyle. avrupa ülkelerinde takma saçlar (perukalar) bu tür bir işlev üstlenmiş. yapmak zor ve pahalı olduğu için de ancak güçlü, varsıl kişiler onları kullanabilmiş, bir süre sonra da yetke (otorite) simgesi olup çıkmışlar. bugün bile kimi ülkelerde yargıçların onları takarak yargı dağıttığı görülüyor.   davranışbilimciler karşısındakileri etkilemeye yönelik giysilere bürünmenin hayvanlarda gözlenen tüyleri kabartarak gözdağı verme davranışının insanlardaki uzantısı olduğunu söylüyorlar, örnek olarak da amerikan ayaktopu (ragbi) ya da buz hokeyi gibi sporlardaki kıyafetleri gösteriyorlar. bilindiği gibi bu sporlarda sporcular çarpışmalardan korunmak için neredeyse zırh gibi kalın giysiler giymek zorundalar. ama bir yandan da bu onların görünüşünü daha korkutucu kılıp karşılarındakine göz dağı vermeye yarıyor.   günlük giysilerde siyah, ışığı emen bir renk olduğundan, daha ince gösteriyor. buna karşılık ışık yansıtıcı özelliği beyazın daha dolgun bir etki yaratmasına neden oluyor. uzunlamasına çizgiler yüksekliği, enlemesine olanlar da genişliği vurguluyorlar. çapraz ya da kareli çizgiler ise hem yüksekliği hem de genişliği daha beliginleştiriyor.   kumaş tasarımcıları yenilikleri kaçırmıyorlar, kısa bir süre sonra onlar da optik sanat ilkelerini uygulayan kumşlar üretmeye başlamışlar. modacılar da bunları kullanarak giysiler üretmiş. zaman zaman bunların ilginç örnekleriyle karşılaşılıyor.   doğal olarak modacılar başka görsel yanılsama türlerinden de yararlanıyorlar. bir giysinin üstüne başka bir giysi görüntüsünün konması, yırtık ya da yamalıymış, cebinden bir nesne sarkıyormuş gibi görünmesi, hatta içini gösteriyormuş gibi bir görünüm verilmesi türden uygulamalara raslanıyor, değişiklik arayanlar da bunları kullanıyorlar. bunun bir çeşitlemesi de belli bir uğraş alanının (mesleğin) üniforması, başka bir canlı varlığın, ilginç bir hayvanın deri ya da kürküne, hatta kimi cansız varlıklara öykünen giysiler. benzer şeyler çanta, ayakkabı, kemer gibi aksesuarlar için de geçerli.   modadan, giysilerden söz edince insanın aklına gene makyaj geliyor. güzelleşme, süslenme anlamındaki makyaj çok eskiden beri uygulanan bir şey ama daha değişik, hatta gizemli bir izlenim yaratmaya da yarıyor. örneğin bütün hanımlar göz çevresine çizilen çizgilerin onları daha büyük gösterdiğini biliyorlar. dudakların da vurgulanması, daha ince ya da kalınmış gibi gösterilmesi de var.</Page><Page Number="156">156  boyama yalnız yüze değil bedenin başka yerlerine de uygulanıyor, hemen hemen her toplumda bu olguya raslanıyor. beden boyamasının biraz daha kalıcı olanı kına (henna, mehendi), en kalıcısı ise dövme biçiminde karşımıza çıkıyor. günümüzde de belli bir etki uyandırmak için onlara başvurulduğu oluyor. her şeyde olduğu gibi, bunlarda da abartılı yaklaşımlar itici olabiliyor. ama inceltilip güzelduyu (estetik) ilkelerini gözetenleri rahatsız etmiyor. kimi kaynaklar bir “dövme sanatı”ndan bile söz ediyorlar.   yüz, saç ve beden boyamanın nedenini biraz da insanın zaman zaman kendi görüntüsünü değiştirme isteğinde aramak gerek. bunun kılık kıyafet değiştirmek, takma saç (peruka) takmak, hatta yüzü bir maskeyle örtmek gibi biçimleri oluyor. bugün onlara göze takılan farklı renkteki mercekler (lensler) de katılmış durumda. bunların hepsini bir aldatmaca, kandırmaca, yanılsatma etkinliği olarak görmek olası.   beden boyama genellikle deriye zarar vermeyecek boyalarla çıplak ten üstüne yapılıyor. orada olmayan bir şeyi, diyelim ki, bir giysiyi varmış gibi gösteren gerçekçi türleri ilginç görsel yanılsamalar oluşturuyor. bunu neredeyse bir sanat düzeyine getiren yaratıcılar var. bir çeşitlemesi de eller üstüne yapılan boyama. usta yaratıcılarından biri olan guido daniele (1950) ellere belli bir poz verdirdikten sonra onları çeşitli hayvanlara benzeyecek biçimde boyuyor. manimali adını verdiği bu çalışmalarınının bir bölümünü tanıtmaca (reklam) amacıyla hazırlamış. beden boyama sanatçıları olan emma hack ile emma-jane cammack ise bunu gizlemeceyle birleştirmişler, genellikle renkli ve desenli bir arka planın önünde duran modellerinin bedenlerini aynı renk ve desenlerle boyayarak onları neredeyse görünmeyecek bir duruma getiriyorlar.    yün örgü ile öteki elişleri  giysilerden söz etmişken görsel yanılsamaların yün örgü ortamında da yaratılabileceğini söyleyelim mi? yün örerken oluşturulan kimi örgeler (motifler) bu tür görüntüler verebiliyor. aslında bunda şaşılacak bir yan yok. iki ya da daha çok renk kullanarak örülen yünlerde renkleri değiştirerek soyut ya da somut figürler oluşturmak olası. her hangi bir yüzeyde bir görüntü oluşturulabiliyorsa yanılsama da oluşturulabiliyor. hem yün örmeye hem de görsel yanılsamalara ilgi duyanlara duyurulur. belki onlar da ilginç görüntüler elde ederler. en ilginçleri açıdan bakıldığında görülmeyip başka bir açıdan bakıldığında ortaya çıkanlar.</Page><Page Number="157">157  görsel yanılsamalar öteki elişlerinde de görülüyor. özellikle parça kumaşlarla yapılan yorganlarda ya da farklı renklerdeki yünlerle örülmüş battaniyelerde onlara raslamak olası. karen combs adında bir amerikalı hanım var, yaptığı yorganlarda desen olarak görsel yanılsamalara özgü örgeler kullanmasıyla ünlü.                     geleneksel halı ve kilim örgelerinin (motiflerinin) de görsel yanılsama özellikleri içerdiğini söylemeye gerek yok. bunların çağdaş örneklerinde ise derinlik algılamasına seslenenler başta olmak üzere pek çok görsel yanılsama türüne raslanıyor.                      doğal olarak ti-şörtünüzün üstüne görsel yanılsama içeren bir resim yaptırırsanız kimse karşı çıkmaz, hele bir de bu ünlü bir grafik sanatçısının yapıtı olursa...</Page><Page Number="158">158  ingiltere’de bir grup hanım geleneksel ingöliz kırsal evlerini yün örgü biçiminde yapmayı bir düşkü (hobi) olarak benimsemişler, yıllardır bununla uğraşıyorlarmış. gerçekten hem ilginç hem de yararlı bir uğraş... aynı zamanda da değişik bir görsel yanılsama türü.</Page><Page Number="159">159   değişik ortamlar üstündeki yaratılar  görsel yanılsamaların yer aldığı değişik bir kaç yaratı alanına daha değinelim. bunlardan biri ekin tarlaları. eskiden beri ekin tarlalarında, özellikle de hasat zamanlarında, çeşitli şekillerin oluştuğu gözlenmiş. bunlar düzenli, geometrik şekiller. nasıl oluştuklarına ilişkin çeşitli görüşler var ama hiç biri hepsini açıklayacak doyuruculukta değil. ilk gözlenenler daha çok yuvarlaklardan oluştuğu için bunlara “ekin daireleri” (crop circles) adı verilmiş.   bir bölümünün ise çeşitli sanatçılar tarafından yapıldığı biliniyor. 1960’lardan sonra kimi sanatçılar doğa içindeki büyük açık alanlarda düzenlemeler gerçekleştiriyorlar, bunların arasında ekin tarlaları da var. daha çok havadan ya da uzaktan bakıldığı zaman belirgin olarak seçilen bu düzenlemelerde görsel yanılsamaların da yer aldığı görülüyor. benzer bir başka etkinlik ise geniş kumsallarda bu tür düzenlemelerin yapılması. onlarda da görsel yanılsamaların kullanıldığı oluyor. bu tür çalışmalar yapan sanatçılardan biri jim denevan.   büyük boyutlu yaratıların yanı sıra küçük boyutlu olanlar da var. bunlardan biri belli bir sanatçının adına hazırlanmış olan anı paralarıyla ile pullar. bir başkası da porselenler. onların üstünde de görsel yanılsamalar oluşturularak çekiciliklerinin arttırılmasının amaçlandığı oluyor. zaman zaman oldukça özgün olanlarına raslamak olası. tasarımcıların elinden hiç bir şey kurtulmuyor, her ortamı kullanıyorlar. bir rus tasarım grubu olan gazdevice üstünde olanaksız figürlerin yer aldığı bir takvim hazırlamış. bunlara ası (afiş, poster), plak, disket ya da kitap kapağı gibi öteki ortamları da ekleyebilirsiniz.</Page><Page Number="160">160                                       dikkat: görsel yanılsama !                              bir süre bakınca görüntü dışa doğru açılıyormuş gibi görünüyor...</Page><Page Number="161">161   görsel yanılsamaların kullanıldığı başka alanlar  eğitim  görsel yanılsamalar eğitsel amaçlarla da kullanılıyorlar. onlara ilişkin örnekler şekil, renk, derinlik, devinim gibi algılama türlerinin nasıl çalıştığını açıklamaya yarıyor. tasarım, yerleştirme ve düzenlemeye ilişkin kavramların, öğe ve bileşenlerinin, ilke ve kurallarının daha iyi anlaşılması da onlar aracılığıyla sağlanıyor. görsel yanılsamalar figür-zemin, açık-kapalı, ışık-gölge ilişkilerini eğelenceli bir biçimde örnekliyor, nasıl doğru kullanılacaklarını gösteriyorlar. bunlara bağlı olarak da güzelduyu (estetik) ilke ve kurallarının daha iyi anlaşılmasını sağlıyorlar.   davranış bilimlerinin algılama psikolojisi dalında biçim (ya da “gestalt”) psikolojisi adını alan bir okul var. onu kuran ve ona bağlı bilgin ve araştırmacılar insanların algılama sırasında kimi ilkelere göre davrandığını gözlemişler. görsel yanılsamalar kimi zaman bunlara uydukları, kimi zaman da onlara karşıt durumlar oluşturdukları için bu ilkelerin anlaşılmasında yardımcı örnekler oluşturuyorlar. bu da onların eğitim amaçlı kullanılmasını sağlıyor. (bu konuda daha ayrıntılı bilgi için ek 2 bölümüne bakabilirsiniz.)  özellikle resim ve grafik tasarımı eğitimlerinde görsel yanılsamaların bilinmesi ve kullanılması önemli. onun için ilk, orta ve yüksek eğitim veren okullar bu tür derslerinde onları öğretiyor, öğrencilerine onlara dayalı çalışmalar yaptırıyorlar. bilgisayar kullanımının eğitim alanında da yaygınlaşması bu tür çalışmaları hem daha ilginç kılıyor hem de değişik görsel yanılsama türlerinin öğrenciler tarafından araştırılmasını sağlıyor.   görsel yanılsamaları konu alan kitaplar var. pek çok internet site ve sayfası da onlara yer veriyor. çocuk dergileri, oyun-bulmaca-eğlence dergileri de öyle. türkçe yayınlanan national geographic kids adlı dergide “göz oyunu” başlığı altında görsel yanılsamalar tanıtılıyor. bu derginin internet sitesi de var.   müzeler onlara ilişkin bölümler kuruyor, sürekli ya da geçici sergiler açıyorlar. yalnızca onlara yönelik park, yapı ya da pavyonların düzenlendiği bile oluyor. bunların en ünlülerinden biri yeni zelanda’da, wanaka yakınlarında geniş bir arazi üstüne kurulmuş olan “stuart landsborough’s puzzling world” (stuart landsborough’nun şaşırtıcı dünyası) adlı park.   puzzling world’de çeşitli yanılsamaların sergilendiği pavyonlar var. ayrıca içine girince yanılsama duygusu yaratacak yapılar da bulunuyor. bunlar öyle düzenlenmiş ki, içlerinde düz durulmasına karşın eğik duruluyormuş duygusu uyandırıyorlar. başka bir yerdeki göz aldatan bir duvar resmi içinde bulunduğu odayı iki kat büyükmüş gibi gösteriyor. parkta bir de eğik kule var. dörtgen planlı bu kule yalnızca bir köşesi üstünde duruyor ve temelindeki oturma nedeniyle kendiliğinden eğik bir duruma gelmiş olan italya’daki piza kulesinden çok daha dar bir açı oluşturacak biçimde düzenlenmiş, görenler onun nasıl öyle durabildiğine bir türlü akıl erdiremiyor.   bu tür sürekli sergilerden biri de amerika’da, florida’daki orlando kentinde bulunuyor. wonderworks adıyla 1998’de kurulan bu sergi baş aşağı duran bir yapı biçiminde düzenlenmiş. içinde de izleyicilerin deneylere katılabileceği bölümler yer alıyor.   türkiye’de, ankara’da bir doğa tarihi müzesi var. biri ankara’da biri istanbul’da olmak üzere iki oyuncak müzesi var. istanbul’da bir teknoloji tarihi müzesi var. gene istanbul’da kimi ünlü yapıların maketlerinin bulunduğu minyatürk adlı bir park var. ama görsel yanılsamaları konu alan bir müze ya da sürekli sergi yok. belki günün birinde bu konu da eli açık bir destekleyici (sponsor) bulur da gerçekleşir. bu tür müzelerin, sergilerin geliri yalnızca onları gezenlerin ödediği giriş ücretlerinden oluşmuyor, bunun dışında satışa sunulan hediyelik eşya, kitap, ası (afiş, poster), posta kartı, oyun-oyuncak gibi şeyler de ona katılıyorlar.   görsel yanılsamaları konu alan, onları açıklayan ya da katılımcı bir biçimde görüntüleyen bilgsayar yazılımları, canlandırmalar (animasyonlar), disket ve cd’ler var. bu konuda tanıtıcı konuşmalar, saydam (slayt), filim ve video gösterileri düzenleniyor, televizyon izlenceleri hazırlanıyor. kolayca yapılabilecek deneyler</Page><Page Number="162">162  tanıtılıyor, öğretiliyor. bireysel, grup, sınıf ve okul çalışmaları yapılıyor. çeşitli dallarında yarışmalar düzenleniyor. ingiliz radyo televizyon kuruluşu olan bbc internette çevrim-içi (on-line) olarak katılınabilecek bir “görsel yanılsamalar testi” bile düzenlemiş. bu sayfaya girenler görsel yanılsamalara ilişkin bilgilerini sınanayabiliyorlar. bunlara bilimsel araştırmalar da katılınca eğitsel etkinlikler özetlenmiş oluyor. başka ülkelerde bu tür etkinlikler destekleniyor, gerek resmi, gerek özel kişi ve kuruluşlar tarafından parasal yardım görüyorlar.   görsel yanılsamalar konusunda yazılar ve kitaplar yazan, sürekli ya da geçici sergiler düzenleyip çeşitli sunuşlar yapanlar arasında önde gelen bir ad ise al seckel (1958). amerikalı seckel’in bu alandaki araştırma ve deney etkinlikleri öteki duyu organlarında oluşan yanılsamaları da kapsıyor, başta görsel olanlar olmak üzere bunları toplayıp biriktirirmiş. italyan gianni a. sarcone ile marie-jo waeber’in de kitapları ve iyi bir internet siteleri var. herman j. verwaal da (1939-2008) hollandalı bir görsel yanılsamalar sanatçısı. mimar sedat bayrak (1984) 2003’de 9 eylül üniversitesinde, 2005-2006’da da istanbul teknik üniversitesi'nde "3 boyut ve görsel yanılsamalar" konulu seminerler düzenlemiş. serdar bayram’ın geometrik yanılsamaları derleyen bir internet sitesi var.</Page><Page Number="163">163   aygıtlar, düzenekler  bu arada görsel yanılsamaları kullanan optik ya da mekanik düzeneklerden de söz edelim. insanların eskiden beri derinlik ve devinim algılamasını anlamaya, onlara dayanan yaratılar ortaya koymaya çalıştığına değinmiştik. belki siz de okul defterlerinizin sayfalarının köşesine her seferinde değişen resimler çizmiş, sayfaları çevirince bunların hareket eden görüntüler oluşturduğunu gözlemişsinizdir. (buna “kineograf”, “kinetograf” gibi adlar verildiğini de biliyor muydunuz?) ya da biri kırmızı öteki yeşil camı olan gözlüklerle bakılca üç boyutluymuş izlenimi uyandıran resimlere, yani anagliflere bakmışsınızdır.   belki de bir yüzünde kafes, ötekinde de kuş resmi olan bir kartonu ipe takıp çevirmiş, kafes içinde bir kuş görüntüsü elde ederek eğlenmişsinizdir. bir ara gümüş anahtarlıklar pek modaydı. bunların ucunda kendi ekseni çevresinde dönebilir ince bir levha olur, iki yüzünde de ilk bakışta ne olduğu anlaşılmayan imler bulunurdu. levha ekseni çevresinde döndürüldüğünde birleşiyormuş gibi gözüken bu imler de seni seviyorum gibi bir yazıya dönüşürdü.   ola ki üstünde bulunan kağıt katlandığı zaman ortaya çıkan ya da kaybolan resim ya da yazıları görmüş, belki kendiniz yapmışsınızdır. zaman zaman çocuk kitaplarında o tür şeylere raslanır, sayfaları açıldığında katlı resimlerin bir bülümü üç boyutluymuş gibi öne çıkar. bunu japon kağıt katlama sanatı olan “origami” ve kağıttan üç boyutlu nesneler yapma sanatı “kirigami” gibi sanatsal bir etkinlik düzeyine getiren kişiler bile var. tam bir görsel yanılsama sayılmasalar bile onları da bir şaşırtmaca, ne olduğuna karar vermesi zor olgular olarak görmek olası. amerikalı karikatürcü al jaffe’nin çizdiği karikatürler katlandığı zaman yeni bir görüntü ortaya çıkıyor, o da bunu çarpıcı bir biçimde anlatmak ve eleştirmek istediği olguyu vurgulamakta kullanıyor.   ama bizim sözünü etmek istediğimiz bunlar değil. derinlik ve devinim duygusu yaratmak amacıyla geliştirilmiş optik ve mekanik araçlar. en yalın örneklerinden biri çiçek dürbünleri (kalaydoskoplar). bu dürbünler içine bir üçgen prizma oluşturacak biçimde yerleştirimiş aynaların görüntüyü karşılıklı olarak yansıtmasına dayanıyor. dürbün çevrildiği zaman aynaların önünde bulunan saydam kırpıntılar yer değiştiriyorlar, böylece her seferinde değişen bakışık şekiller görülüyor. çiçek dürbününü dawid brewster (1781-1868) adlı iskoçyalı bir mucit ve yazar bulmuş. onun “teleidoscope” adlı bir çeşitlemesinin ise önü açık oluyor, içine yerleştirilmiş ayna ve mercekler çiçek dürbünü benzeri görüntüler yaratıyorlar. bu tür görüntüleri yansıtmak için kullanılan aygıta da “kaleidoplex” adı verilmiş.   derinlikçizim ilkelerinin belirlenmesinden sonra kağıt ya da tuval gibi iki boyutlu bir ortam üstünde üç boyutlu görüntüler kurgulamayı kolaylaştıracak araçlar geliştirilmiş. bu konu üstünde çalışmaları olan alman ressam albrecht dürer (1471-1528) bunlardan birinin nasıl kullanılacağını anlatmış. burada resmi yapılmak istenen görüntü önüne karelere bölünmüş bir çerçeve yerleştiriliyor, ona üstündeki delikten bakıldığında algılanan görüntü de gene karelere bölünmüş olan kağıt ya da tuvale aktarılıyor.   bu tür araçlar merceklerin geliştirilmesiyle çeşitlenmiş. bunlardan biri “camera lucida” (okunuşu: kamera lusida) olarak anılıyor. o da mercek ve aynalar kullanarak resmi yapılacak görüntüyü, derinlikçizim özelliklerini bozmadan, kağıda yansıtıyor, ressamlara bu görüntünün üstünden gitmek kalıyor. ingiliz kökenli amerikalı ressam david hockney (1937) ile fizikçi charles m. falco 2001 yılında yayınladıkları bir secret knowledge: rediscovering the lost techniques of the old masters (gizli bilgi: eski ustaların yitik tekniklerinin yeniden bulunması) başlıklı kitapla rönesans döneminden bu yana pek çok ressamın bu tür aygıtlardan yararlandığını ortaya koymuşlar. ilk camera lucida’yı william hyde wollaston (1766-1828) adlı bir ingiliz bilim adamı yapmış ve 1807 yılında patentini almış. günümüzde de bu aygıtın geliştirilmiş modelleri üretilip pazarlanıyor.   camera lucida latince bir sözcük, ışık odası anlamına geliyor. bir de “camera obscura” (okunuşu: kamera obskura) var, camera lucida’nın öncülü, bir anlama da tersi çünkü karanlık oda anlamına geliyor. o da bugünkü fotoğraf makinalarının</Page><Page Number="164">164  atası. içi ışık almayan bir kutunun yüzlerinden birine küçük bir delik açıldığında buradan içeri giren ışık karşı duvara ters dönmüş bir biçimde yansıyor. ressamlar bu görüntüye bakarak derinlikçizim kurallarına uygun resimler üretmeye çalışmışlar.   bu alandaki ilk gözlemler oldukça eski tarihlere dayanıyor. çinli düşünür mozi (iö 470-390) ondan ilk söz eden kişi olarak anılıyor. eski yunan düşünürü aristoteles (iö 384-322) bir benzerini deneylerinde kullanmış. ıraklı fizikçi ve matematikçi ibn al-haytam da yapıtlarında ondan söz etmiş, gözlemlerini anlatmış. leonardo da vinci codex atlanticus adlı yapıtında camera obscurayı betimliyor. karanlık odalar elde taşınacak kadar küçük olabildiği gibi daha büyük de olabiliyorlar, gösteri amacıyla yapılmış oda büyüklüğünde olanlar var.   merceklerin gelişmesiyle bu aygıt da çeşitlenmiş, fransız kimyacı louis daguerre (1787-1851) ve ingiliz araştırmacı william fox talbot (1800-1877) gibi öncüler görüntünün yansıdığı yüzeye ışığa duyarlı bir katman getirilip görüntünün onun üstünde değişmeyen bir iz bırakabileceğini buldukları zaman da fotoğraf makinası ortaya çıkmış. bugün fotoğraf ve filim makinalarının kamera olarak adlandırılması bu tür aygıtların adından geliyor.   peki ya devinim? onun görsel olarak yaratılması için de geliştirilmiş pek çok düzenek var. bunlar o amaç için düzenlenmiş bir dizi resmi devindirip “canlanmasını” sağlıyorlar. onların da pek çok örneği üretilmiş, oluşturdukları devinim yanılsamalarıyla ilgi çekmişler. aralarında günümüzdeki filim çekme ve gösterme makinalarının, yani kamera ve yansıtma (projeksiyon) makinalarının öncülü sayılabilecekler bile var. bugün “zograscope”, “thaumatrope”, “zoetrope”, “phenakistiscope” (ya da phenekisticope; birbirinden bağımsız olarak bulanlar: belçikalı joseph plateau (1801-1883) ile avusturyalı simon van stampfer (1792-1864), “praxinoscope”, “chromatrope”, “cycloidotrope”, “stereoscope”, “zoopraxiscope”, “mutoscope” gibi adlar altında teknik müzelerde, özel derlemlerde (koleksiyonlarda) yer alıyorlar.   bu aygıtlardan biri oldukça ilginç. bulucusu olan belçikalı ressam ve fizikçi joseph plateau (1801 - 1883) ona “anorthoscope” adını vermiş. aygıt üstüne düz bakılınca ne olduğu anlaşılmayan görüntüler getirilmiş disketleri döndürmeye yarıyor. bu disketin önüne de üstünde dört tane yarık bulunan başka bir disket yer alıyor ve ters yöne dönüyor. disketlerin dönmesi uygun bir hıza ulaştığında ise ilk disket üstünde yer alan görüntüler tanıdık figürlere dönüşüyorlar. önceleri siyah-beyaz olarak hazırlanan bu disketler daha sonra renkli olarak da yapılmış ve aynı sonucu vermişler.                 bu tür aygıtlarla yapılan deneyler “görmenin sürekliliği (ya da direnci)” adı verilen ve görüntünün kaybolmasından sonra bile ağ katmanı üstünde kısa süreli bir iz bırakması olgusunun incelenmesini sağlamışlar, böylece de sinema ile canlandırma filimlerini hazırlayan öncüler olmuşlar. bunların bir bölümü günümüzde oyuncak olarak üretiliyor. gösteri amacıyla kurulan başka düzenekler yok değil. bunlardan biri abd’nin florida eyaletindeki orlando kentinde yer alan disneyworld eğlence parkında bulunuyor. burada bir uzay uçuşunun benzetimi (simülasyonu) yapılmış. ziyaretçiler roketlere benzeyen vagonlara binip bir tünelden geçiyorlar. yanıp sönen ışıklarıyla stroboskopik bir etki yaratan bu tünel aslında çok hızlı gitmeyen yolculara baş döndürücü bir hızla yıldız kümeleri arasında yol alıyormuş izlenimi veriyor. adı da “strob tüneli”.</Page><Page Number="165">165              insanlardaki görsel algılama olgusunu incelemek üzere de pek çok araç geliştirilmiş. bunlardan biri “pseudoscope”, eski yunanca düzmece görüntü anlamına gelen sözcüklerle kurulmuş. konumuz açısından ilginç yanı ise nesnelere bu aygıtla bakıldığı zaman sol göze gelmesi gereken görüntünün sağ, sağ göze gelmesi gereken görüntünün de sol göze gelmesi. bu da bambaşka bir algılama ortaya çıkarıyor, çukurluklar kabarık, kabarıklıklar da çukurmuş gibi algılanıyorlar. düz bakılınca yerde duran piramit biçiminde bir nesnenin üst köşesi bize yakın görünür ya, pseudoscope ile bakılınca bu tersine dönüyor, piramidin üst köşesi bize uzakmış gibi gözüküyor, dolayısıyla da orada piramit biçiminde bir delik varmış gibi algılanıyor. bu görüntü dönüştürme işlemi uygun biçimde yerleştirilmiş aynalarla sağlanıyor. prizmalarla yapılan daha gelişmiş türleri da var. eğer eliniz yatkınsa böyle bir aygıtı siz bile yapabilirsiniz.                        beynimizin görsel iletileri işleme yeteneği gerçekten insanı hayrete düşürecek düzeyde. 1896 yılında amerikalı davranışbilimcisi george malcolm stratton (1865-1957) tarafından düzenlenen bir deney bunun bir başka kanıtını oluşturuyor. bu bilim adamı her şeyi baş aşağı gösteren bir gözlük hazırlamış ve kullanmaya başlamış. bir kaç gün zorluk çektikten sonra beyninin gelen bu ters görüntüleri kendiliğinden düzelterek nesneleri gene eskisi gibi doğru olarak göstermeye başladığını gözlemiş. bu gözlükleri çıkardıktan sonra benzer biçimde gene bir süre her şeyi ters olarak görmüş, çünkü beyni bu gözlüklerle görmeye alışmış. ama kısa bir süre sonra bu duruma da uyum sağlamış, her şey eski normal durumuna dönmüş.  hiç delikli gözlük gördünüz mü? o da var, adına da “stenopeyik gözlük” deniyor. bu gözlüklerde saydam mercekler yerine üstü delikli siyah parçalar bulunuyor. bunların işleyişi delikli ilkel fotoğraf makinalarındakine benziyor, her delik ince bir ışık çubuğunun (hüzmesinin) göze ulaşmasına izin veriyor, bu da derinlik alanının genişlemesine yol açıyor. aşırı ölçüde göz rahatsızlığı olanlara önerilmeyen bu gözlükler mercekli olanlarda kenarlara doğru görülen düz çizgilerin eğrilmesi gibi biçimbozulmalarına (deformasyonlara) yol açmadığı için daha keskin (net) bir görüntü sağlıyorlar. yan gözle bakmayı zorlaştırdığı ve renk parlaklığını azalttığı için üreticiler onun otomobil gibi bir araç ya da her hangi bir makina kullanırken takılmamasını öneriyorlar.</Page><Page Number="166">166   oyuncaklar  abarttığımızı düşeceksiniz ama görsel yanılsamalara dayanan oyunlar, oyuncaklar var, onları da eğitsel etkinlikler arasında görmek olası. bunların arasında döndürüldüğü zaman renk değiştiren fechner-benham topaçları, renkleri karıştıran ya da farklı biçimde yansıtan topaç ve diskler, yukarda sayılan optik-mekanik araçların oyuncak olarak yapılmış olanları bulunuyor. ayrıca birbiri üstünden kayan çizgilerle devinim izlenimi uyandıran, ya da küçük bir kitapçık biçiminde hazırlanarak elle çevrildiğinde aynı izlenimi uyandıran oyuncaklar da oluyor.   çeşitli bakışım türlerinin, örüntülerin, tül perde (moire) etkilerinin benzetimini (simülasyonunu) sağlayacak şablonlar, araçlar üretiliyor. dilerseniz bunlara boyama kitaplarını da katabilirsiniz. ayrıca bu amaçla hazırlanan bilgisayar yazılımları da var.   bu oyuncaklardan biri oldukça ilginç. aynı büyüklükteki altı ya da sekiz dikdörtgen tahta parçasının kumaş şeritlerle uç uca birbirine bağlanmasından oluşuyor. en üstteki parçadan tutulur da kendi ekseni çevresinde döndürülürse, bu zincirleme bir etki yaratıyor, her parça bir alttakinin üstüne katlanarak son parçaya gelinceye kadar bu sürüyor. aslında bu olurken parçalar yer değiştirmiyor, oldukları yerde kalıyorlar ama göz bunu sanki parçalardan biri yukardan aşağıya doğru devrilerek iniyormuş gibi algılıyor, kusursuz bir yanılsama yaşanıyor. (şeytan merdiveni olarak da anılan bu oyuncakla ilgili ayrıntılı bilgiyi ek 4’de bu ad altında bulabilirsiniz.)   aynı etkiyi iç içe geçmiş halkalarla yapılmış özel bir zincirle de elde etmek olası. burada halkalardan biri yukardan aşağıya doğru kayıyormuş izlenimi bırakıyor. çok eski olduğu anlaşılan bu oyuncağa birbirinden farklı pek çok kültürde raslanıyor, çağdaş çeşitlemeleri de var.   aynalara dayanarak görsel yanılsamalar yaratan oyuncaklar var. çiçek dürbünü bunun bir örneği. daha yeni olan bir başkası ise iki iç bükey aynanın karşılıklı olarak bir araya getirilmesine dayanıyor. bunların üstte olanında bir delik var. buradan oyuncağın içine konan her hangi bir nesnenin görüntüsü aynalar aracılığıyla oyuncağın üstünde bir yere yansıyor, bu da o nesneyi boşlukta duruyormuş gibi gösteriyor. hologram benzeri bu görüntüyü tüm gerçekçiliğiyle algılamak olası ama ona dokunmak olanak dışı. bu da onun bir yanılsama olduğunu bilmeyenleri hayrete düşürüyor.   bir başka oyuncak da gene aynalara dayanıyor. cam bir kutuyu çaprazlama bölen iki yüzlü bir ayna, oluşturduğu üçgen prizma biçimindeki iki bölmenin içine yerleştirilmiş nesneleri öyle görüntülüyor ki, kutuya bir yanından bakınca içinde yalnız biri, öteki yanından bakınca da yalnız öteki varmış gibi algılanıyor.   amerikalı ruth hayes 1979’dan bu yana 19. yy’da geliştirilmiş canlandırma tekniklerine dayanan basit oyuncaklar hazırlamasıyla tanınmış. dengeyle ilgili oyuncaklar da burada anılabilir. bunların bir bölümü belli bir denge durumu oluşturmaya, bir bölümü de denge durumunu bozmamaya yönelik oluyor. çocuklar için olduğu kadar büyükler için olanları da var...</Page><Page Number="167">167  ...ve doğal olarak hediyelik eşyalar arasında da görsel yanılsamalardan payını alanlara raslanıyor!.. tasarımcıların zinciri üstünde havada asılıymış gibi duran şişelerden bir örtü gibi yapılmış cam masalara kadar pek çok yaratısı var.               bunlara oyuncaklar kullanılarak ortaya konan görsel yanılsamaları da ekleyebiliriz. lego ya da geomag gibi oyuncakların yapı taşlarından yararlanılarak kurulan olanaksız nesne modelleri şaşırtıcı görüntüler verebiliyorlar. özellikle andrew lipson’un lego taşlarıyla yaptığı m. c. escher modelleri gerçekten çok ilgi çekici yapıtlar.                  oyuncakların bir bölümü çeşitli fizik kurallarına dayanıyor, mıknatısları kullanarak yer çekimini ortadan kaldırıyormuş gibi gözükenlerde olduğu gibi. bunlardan biri bir görsel yanılsama oluşturmasıyla da ilgi çekici. bu oyuncakta bir topaç var, mıknatıslı bir tabla üstünde sanki havada duruyormuş gibi dönüyor. belli bir açıdan bakıldığında topaç masa üstünde dönüyormuş gibi algılanıyor, ancak bakış açısı değişir ya da araya başka bir nesne girerse onun havada durduğu anlaşılıyor.   oyuncakların bir bölümü ise matematik ve geometri ilkelerini kullanıyor. bunların arasında birinin konularımız açısından ilginç özellikleri var. japon araştırmacısı akira nişihara plastik şeritlerle oluşturduğu birimleri dönebilecek biçimde uç uca birbirine bağlayıp çeşitli ızgaralar kurmuş. bunlar, tıpkı eski tencere altlıkları (nihaleler) gibi, açılıp kapanıyor ya da dönüyor, her devinim aşamasında yeni bir kümelendirme ortaya çıkarıyorlar. bunların üç boyutlu olanları da yapılmış.</Page><Page Number="168">168  doğal olarak düzenli ya da düzensiz şekillere dayanarak mozaik ya da fayans gibi döşenebilen, iç içe geçip birleştirilen ve yap-boz türü bulmaca benzeri daha pek çok oyuncak da bulunuyor. hatta kuruldukları zaman nasıl ayakta durduklarına şaşılan “tensegrity” adlı germe strüktürlerin bile oyucak biçiminde üretilmiş olanları var. bunlardan birini gene akira nişihara yapmış. tahta çubuklar ile lastik bantlardan oluşan bu oyuncak çok çeşitli geometrik şekiller kurma olanağı sağlıyor.                   mimarlıktan söz ederken yapı sanatçılarının maketlerden yararlandığını anlatmıştık. maketleri nesnelerin küçültülmüş, minyatürleştirilmiş bir biçimi olarak düşünürsek oyuncaklardan büyük bir ayrımları olmadığını görürüz. en geniş anlamda bu tür her oyuncağı ikili görünümlerinden dolayı bir yanılsama olarak nitelendirmek olası, hem o nesne hem de değil. başka pek çok şey gibi yapıların da küçültülmüşleri oyuncak olarak üretiliyor ve kullanılıyor.   bu tür oyuncakların içinde bebek evleri önemli bir yer tutuyor. eski mısırlı çocukların böyle oyuncaklarının olduğu biliniyor. avrupa ülkelerinde ise işi bunları yapmak olan marangozlar tarafından büyük bir özenle hazırlanmışlar, gelişmiş örnekleri ayrıntılı eşya ve donanımları ile öne çıkıyorlar. bunların en eskilerinden biri bavyera dükü 5. albert için 1550-1579 yılları arasında üretilmiş. kendi malikanesine benzetildiği için de onun “bebek evi” diye adlandırılırmış. 19. yy’dan sonra bu oyuncaklar endüstriyel olarak üretilmeye başlıyor. içlerindeki elektrik ya da sıhhi tesisat donamları ile kendi çağlarının teknolojik düzeyini de yansıtıyorlar. 20. yy’da yapımlarında plastiğin kullanılması bu oyuncakların daha yaygınlaşmasına yol açmış. bugün de sevilirliklerini koruyorlar.   kendileriyle oynanan kitapları da oyuncaklar arasında sayabilir miyiz? başka ülkelerde bunlardan çok sayıda var. türkiye’de ise bilmece kitaplarıyla tanınan yalvaç ural (1945) zaman zaman bu tür kitaplar da yayınlıyor. onlardaki bilmeceler ayna dönüştürmesi, kinegram gibi görsel yanılsamalara dayanıyorlar. birinin kapağında ise fresnel mercekleri ile oluşturulmuş ikili bir görüntü yer alıyor.</Page><Page Number="169">169   bilgisayar oyunları  bilgisayar ve video oyunlarını ayrı bir küme olarak görmek çok yanlış değil, onlar şimdiye kadar olmayan bir biçimde oyunları görselleştiren ortamlar. önemli bir bölümü devinim ve derinlik algılamasına seslenen görüntüler içeriyor. doğal olarak içerdikleri ya da kullandıkları görsel yanılsamalar da görüntülüklere (ekranlara) yansıyor.   video oyunlarında izometrik iz düşümler içeren görüntülerin kullanılması 1980’li yılların başından beri gözleniyor. wikipedia’ya göre 1982’de çıkan qbert ve zaxxon gibi oyunlar ilk örnekler arasında. onu bir yıl sonra çıkan congo bongo izliyor. bu oyun üç boyutlu tırmanma ve düşme benzetimleri (simülasyonları) sağlıyor. 1984’de çıkan marble madness adlı oyun da benzer özelliklerle hazırlanmış, onu başkaları izlemiş.   1990’lı yıllar boyunca civilization ıı ve diablo gibi oyunlar durağan (sabit) izometrik derinlikçizimlere dayanan görüntüleri başarıyla kullanmışlar. bilgisayarların hız ve bellek kapsama güçlerinin (kapasitelerinin) artması bunların yerini devinen ve gerçek derinlikçizimlere dayalı grafiklerin almasına yol açmış. örnekleri arasında civilization ıv gibi daha önceki oyunların yeni çeşitlemeleri de bulunuyor. simcity ve türevleri, ragnarök, spore gibi daha yeni oyunlar da derinlikçizim ilkelerini başarıyla uygulayanlar arasında.   zaman zaman oyunların doğrudan bir görsel yanılsama türünü kullandığı da oluyor. örneğin diablo ıı ve solstice adlı oyunlarda oyun alanları olanaksız nesnelerden yararlanılarak kurulmuş. aldatıcı derinlikçizimlere dayanan bu resimlerde bir düzlemden başka bir düzleme geçiliyormuş gibi bir izlenim uyanıyor ama gerçekte hep aynı düzlem üstünde kalınıyor. bunların başka örneklerine raslamak da olası.   doris schattschneider ile michele emmer yazdıkları m.c.escher’s legacy - a centennial celebration (m. c. escher’in kalıtı – yüz yıllık bir kutlama) adlı yapıtlarında escher tarafından yaratılmış uzamsal yanılsamaların bilgisayar oyunlarında kullanılmasına da değinmişler.   son gelişmelere bir örnek ise sony firmasının bir görsel yanılsamalar oyunu çıkaracağını duyurmasıyla ilgili. ps3 ile psp adlı oyun aygıtları için hazırlanmış bu video oyunun adı echochrome olacakmış.      dikkat, görsel yanılsama...                        burada sarmal değil iç içe daireler var...</Page><Page Number="170">170   sihirbazlık  bu kadar sözünü etmişken yanılsamaları kullanan, hatta doğrudan ona dayanan bir gösteri türüne değinmemek elde değil, o da sihirbazlık. bu tür gösteriler insanların çok eskiden beri ilgisini çekmiş. günümüzde onları sunan kişiler doğrudan yanılsatmacı anlamına gelen “illüzyonist” sözcüğüyle anılıyorlar, çünkü sihirbaz sözcüğü doğaüstü güçlere dayanarak bir şeyler yaptığı düşünülen büyücü sözcüğüyle eş anlamlıymış gibi bir izlenim veriyor. göz bağcı, üç kağıtçı olarak adlandırıları ise el çabukluğu becerileri ile yanılsamaları insanları eğlendirmek için değil kandırıp dolandırmak için kullanıyorlar.   illüzyonistler yanılsamaların yanı sıra çeşitli bilimsel olgulardan ve teknolojik araç gereçlerden yararlanıyorlar. bilimkurgu yazarı ve gelecekbilimci (fütürolog) arthur c. clarke (1917-2008) “..yeterince ileri bir teknolojiyi sihirden ayırt etmek olanağı yoktur..”, demiş. bu doğru bir gözlem. teknolojik gelişmelerle o denli iç içeyiz ki, çoğu kez onları bilinçli bir biçimde algılamıyoruz bile.   şöyle bir düşünürseniz günlük yaşantımızın bir parçası olan telefon, radyo, televizyon gibi aygıtların hiç biri bundan yüz, yüz elli yıl kadar önce bilinmiyordu. bunlarla ilk karşılaşan insanların onları sihirle, büyüyle özdeşleştirmesi çok doğal. bu çalışmanın başında psikolog richard block’un sinemada yaşanan yanılsamayla ilgili olarak anlattıklarını anımsarsak, sözünü ettiğimiz bu araçların da en geniş anlamıyla yanılsamaya dayandığını söyleyemez miyiz? orada öyle kişiler yok aslında, olsun olsun sesleri, görüntüleri var. ama biz onları varmış gibi dinliyoruz, izliyoruz, hatta onlarla konuşuyoruz.   gene sihirbazlığa dönecek olursak, kimi zaman öyle gözükse bile, sihirbazlık kolay bir iş değil, numaraların kusursuz bir biçimde hazırlanıp sunulması çok çalışma gerektiriyor. gözlerimiz çok hızlı devinimleri algılayamıyor. kimi zaman da hızlı bir değişim gerçekleşince neyin değiştiğini anlamamız zaman alıyor. illüzyonistler de elçabukluğu ile görsel algılarımızı yanıltarak numaralarını yapıyorlar. doğal olarak bu sırada sahne düzeninde uygun bir aydınlatma kullanmak, bir ses ya da görüntünün oradan değil de buradan geldiğine inandırmak, dikkatleri başka yere çekmek gibi yolları da kullanıyorlar. neden çoğu eli yüzü düzgün bir hanımı yardımcı olarak kullanıyor sanıyorsunuz? görsel yanılsamalara dayanan sihirbazlık numaralarının satıldığı bile oluyor.   ilke olarak illüzyonistler numaralarının gizini (sırrını) açıklamayı sevmezler. ama zaman zaman aralarından birinin bunları bir kitapta topladığı da oluyor. geçen yüzyılın başında yayınlanmış böyle bir kitaptan onların aynaları kullandığını öğreniyoruz. aynalar öyle yerleştiriliyor ki, arkalarını göstermiyorlar. buna karşılık yanlarda ve arkalarında bulunan zeminin aynısı olan perde ya da duvar kaplaması gibi şeylerin görüntülerini yansıtıyorlar, böylece orada oldukları anlaşılmıyor. buyrun size kolayca bir nesne ya da insanı kaybetme numarası dekoru.</Page><Page Number="171">171  önemli bir bölümünün bilinmesine karşın aynalarla yapılan gösteriler hala sürüyor. günümüzde onlara dayanan düzenlemeler görsel yanılsamaları tanıtmak amacıyla kurulan müze ya da sergi gibi yerlerde bulunuyorlar. insanlar oralara giderek hem eğleniyor hem de duyularının onları nasıl aldatabileceğini görüp öğreniyorlar.   en ünlü illüzyonist olarak macar kökenli amerikalı harry houdini’nin (1874-1926) adı anılıyor. yaptığı akıl almaz gösterilerin hala aşılamadığını savunanlar var ama benzer gösteriler sunan pek çok sanatçı yeryüzünün her yerinde izleyicileri şaşırtmayı sürdürüyor. türkiye’de ise zati sungur (1898-1964) bu alanda önde gelen ad olmuş.   gösteri sanatçılarının kimi gösterilerini sihirbazlarınkine benzer tekniklerle sundukları da görülüyor. internette yer alan matrix ping pong adlı kısa filim bunun son örneklerinden biri. burada iki masa tenisi oyuncusu görülüyor, bunlar oyun sırasında, aynı adlı filimde olduğu gibi, havada uçarak, duvarlarda yürüyerek kurtarışlar yapıyorlar. hatta bir ara top havadayken oyunu durdurup ara veriyorlar. kameranın bakış açısı ve sahnenin ışıklandırması değiştiği zaman bütün bunların nasıl yapıldığı anlaşılıyor. siyah bir arka plan üstünde gösterinin karalar giyinmiş öteki üyeleri izleyicilere görünmeden hem oyunculara hem de pinpon topuna olamazmış gibi gözüken bu devinimleri yaptırdığı görülüyor. zaman zaman bu tür gösteriler ortaya çıkıp ilgi çekiyorlar.   johan lorbeer ise tek eliyle duvara yaslanıp boşlukta durma numarasıyla dikkatleri üstüne toplamış. gerçekte duvara dayadığı kol yapma bir kol, içinde yer alan demir bir çubuk lorbeer’in giysileri altındaki bir zırhı, dolayısıyla havada duruyormuş gibi gözüken bu göstericiyi taşıyor.                                  dikkat, görsel yanılsama !           burada bir yazı bulunuyor ama onu oluşturan harfleri göstermeniz olanaksız, yalnızca çeşitli şekiller var. sözcüğü okuyabilmeniz beyninizin bu şekilleri orada olmayan harflerin gölgesiymiş gibi yorumlayan eksikleri tamamlama yetisine dayanıyor...</Page><Page Number="172">172   tanıtmaca  buraya kadar çeşitli sanatlardan söz ettik ama görsel yanılsamaların kullanıldığı bir başka alan daha var, o da tanıtmaca (reklam). özellikle görsel algılamaya dayanan tanıtmacalarda yanılsamaların kullanıldığına raslanıyor. görsel yanılsamalar belli bir çelişki ya da yanıltmaç (paradoks) içerdiğinden sürpriz etkisi yaratıyor demiştik. bunun akılda kalma özelliğini bilen tanıtmacacılar (reklamcılar) da onu ellerinden geldiğince kullanıyorlar.   pek çok ürünün adı ya da logosu bakışık sözcüklere, imlere dayanıyor, çünkü bakışım dikkati çeken, akılda kalan bir özellik. benzer biçimde bir ürünü kolay anımsanıp yinelenebilir bir biçimde anlatan kısa, çarpıcı sözler de (sloganlar, mottolar) ölçülü ve uyaklı (vezinli ve kafiyeli) olduklarında daha kolay akılda kalıyorlar. bir otomobil görüntüsünün kaplumbağaya benzetilmesi gibi benzetmeler, abartılı, çelişkili anlatım ve görüntüler de tanıtmacanın uyguladığı yöntemler arasında.   büyük şirket ya da kuruluşlar ilginç ve özgün tanıtmacalar için sanatçıları destekliyor, onlara parasal olanak sağlıyorlar. bunların arasında duvar resimleri, kaldırım resimleri gibi değişik ortamlar da var, buralarda görsel yanılsamalar yaratmak isteyen sanatçılar bu destek yardımıyla yapıtlarını gerçekleştirme olanağı bulabiliyorlar.   doğal olarak bunların hepsine tek tek değinme olanağı yok. tanıtmaca alanında geniş ölçüde görsel yanılsamaları kullanan örnekler arasında bir isveç firması tarafından üretilen absolut adlı votkaya ilişkin olanlar ilginç. çeşitli sanatçılara hazırlatılan bu tanıtmacalar bu içkinin şişesini gizlenmiş bir biçimde görüntüleyen resim ya da grafiklerden oluşuyor. rus votka markası simirnof’un da onu izlediği görülüyor. audi, mcdonald’s, club mediterranean, volkswagen gibi pek çok şirket için de görsel yanılsamalara dayanan tanıtmacalar üretilmiş.                        tanıtmaca devinim algılamasına dayanan yanılsamaları da kullanıyor. yanıp sönen lambalarla devinim duygusu uyandıran ışıklı panolar, devinimin yön değiştirmesi olgusuna dayanan düzenlemeler bunun örnekleri arasında. bu tür görüntüler göz aldığından dikkatlerin daha önemli bir yere yoğunlaştırılmasını gerektiren durumlarda kullanılmalarına kısıtlama getiriliyor.   bir derneğiniz, kulübünüz, şirketiniz var. ya da bir dergi, haber bülteni çıkarıyor, web sayfası düzenliyorsunuz. bunların ilgi çekici, belleklerde iz bırakıcı bir logosu (arması, amblemi) olsun istiyorsunuz. neden bir görsel yanılsama türünü uygulayan bir görüntü seçmeyesiniz? bu tür çeşitli uygulamalar var, alışılmışın dışındaki görüntüleri, içerdikleri çelişki ve uyandırdıkları yanıltmaç etkisi nedeniyle akılda kalıcı oldukları için de görsel yanılsamaların tanıtmacada kullanılanılışının örnekleri durumundalar. örneğin türkiye iş bankasının logosunu oluşturan “iş” sözcüğü neredeyse ters çevrilince de okunabilen bir ambigram görünümünde. renault marka otomobilin logosu olanaksız bir dörtgenden oluşuyor. istanbul yer altı tren ağının (metrosunun) durak yerlerini gösteren imlerde çok görünümlülükten yararlanılarak bir taşla iki kuş vurulmuş: durağın metro durağı olduğunu belirten m harfi ile girişin neresi olduğunu gösteren ok imi kaynaştırılmış. çizgilerin m harfini mi yoksa ok imini mi gösterdiğini söylemek zor. fransa’nın lille kenti metrosunun logosunda da benzer bir yöntemin uygulanmış.</Page><Page Number="173">173  hint kökenli amerikalı ambigram sanatçısı punya mishra ülkesinin kültürünü tanıtmayı amaçlayan bir derginin adı olan sanskritçe “darpan” sözcüğünü ters çevrilince ingilizce “mirror” olarak okunacak biçimde düzenlemiş. her iki sözcük de “ayna” anlamına geliyor. “black pearl – siyah inci” de ankara’da bir kafenin adıydı. bunlar tanıtmacalarda ambigramların da başarıyla kullanılabileceğini gösteren örnekler.                            kimi zaman bilip tanıdığınız bir ürünün sokakta gezindiğini görürsünüz. böyle bir kılığa bürünüp dolaşan kişilere “sandviç adam” adı veriliyor. bu da maskeleme tekniğini uygulayan bir başka tanıtmaca türü.                   grafik sanatların düzenleme ve tasarım yöntemlerine dayanan tanıtmacalar onlarda kullanılan her türlü görsel yanılsamadan yararlanıyorlar doğal olarak. bunların arasında değişik parçalarla bir mozaik gibi düzenlenen daha büyük görüntüler de var. böylece ikili bir görünüm, bir kararsızlık durumu yaratılmış oluyor. ses yükseltme aygıtları üreten bose şirketi bu tür tanıtmacalar hazırlatmış. tarasımı nirmalya chakraborty’a ait olan tanıtmacalar firma ürünlerinin görüntüleriyle ünlü şarkıcıların portrelerinin oluşturulmasına dayanıyor.  hem ürünleri tanıtıyor, hem de bunları ünlü bir kişiye bağlayarak akılda kalmaları sağlanmış oluyor.</Page><Page Number="174">174   yaymaca  görsel yanılsamalardan yararlanan, onları kullanan ve yukarda anlatılanlardan çok farklı olan bir etkinlik alanına daha değinelim mi? politikaya ne dersiniz? çeşitli çağrışımlar uyandıran bu sözcük aslında “yurt yönetimi” anlamına geliyor, politikacı sözcüğü de o etkinliğe katılan kişiyi anlatıyor. politikayı doğrudan doğruya bir çarpıtma, aldatmaca, yanılsatma sanatı (ya da etkinliği) olarak görenler var. ama bizim konumuz görsel yanılsamalar, onun için o örnekler üstünde duracağız.   bu alanda kullanılan bir terim var: propaganda. bir öğreti, düşünce ya da inancı başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı, görüntü ve benzeri yollarla gerçekleştirilen çalışma anlamına geliyor, türkçesi yaymaca. tanıtmacanın, yani reklamın politikadaki karşılığı da denebilir. nasıl tanıtmaca görsel yanılsamalardan yararlanıyorsa yaymaca da onlardan yararlanıyor.   yaymaca, başka şeylerin yanı sıra, yapıştırma resim (fotomontaj, kolaj) tekniklerini kullanarak bir gerçeği olduğundan farklı gösterip insanları etkiliyor. bunların arasında rötuş da var. onun politik amaçlarla kullanılması pek çok yerde görülüyor ama demokratik yönetime sahip olmayan ülkelerde oldukça uç örneklerine raslanıyor. örneğin bir diktatör kendisinin istemediği ya da uygulanan yönetim biçimi (rejim) açısından gözden düşmüş bir kişinin görüntüsünü kendisiyle birlikte çekilmiş fotoğraflardan sildiriyor, böylece onunla bir yakınlığı olmadığı izlenimini uyandırmak istiyor.   birileri tarafından uygun olmadığı düşünülen çıplaklık, sigara kullanımı gibi kimi görüntülerin değiştirilmesi de bu yolla sağlanıyor. ya da bir kişinin görüntüsü, olmadığı bir yerde bulunmuş gibi, bir resmin üstüne yerleştiriliyor.   değişik bakış açılarından bakarak daha etkileyici görüntüler oluşturmak da yaymacanın kullandığı araçlar arasında. bu yolla gerçekmiş gibi gözüken kimi fotoğraflarda söz konusu yöneticiler yanlarındakilerden daha belirgin, daha büyükmüş gibi algılanıyorlar. bunun resim, mozaik gibi geleneksel sanatlarda da uygulandığı olmuş. hepsi birer yanılsatma, gerçeğe uymayan bir imge (imaj) yaratma etkinliği.   tanıtmacadan söz ederken değindiğimiz bakışık imgeler kullanmak doğal olarak yaymacanın da baş vurduğu bir olgu. buna politik örgütlerin, partilerin amblem ya da logolarında olduğu kadar ülke bayraklarında da raslanıyor. bunların bir bölümü çok eski simgelere (sembollere) dayanıyor, almanya’daki nazi partisinin imi olan gamalı haçta, güney kore bayrağında bulunan yin-yangda, israil bayrağındaki altı köşeli yıldızda, ya da türk bayrağındaki ay-yıldızda olduğu gibi.</Page><Page Number="175">175   algılama özelliklerinin kötüye kullanılması  tanıtmaca ile yaymaca yalnızca ilginç bir şeyle dikkatleri tanıtmak istediği bir ürünün, olgunun ya da düşüncenin üstüne çekmekle, ya da onların özelliklerini çarpıcı bir biçimde belirtmekle yetinmiyor. tanıtmak ya da yaymak istediği şeyi iyi, yararlı, neredeyse kullanılması, benimsenmesi gerekli, hatta zorunluymuş gibi göstermeye de çalışıyor. başka bir deyişle, insanları inandırmaya, ikna etmeye uğraşıyor. buna insanları etkileme, beyin yıkama dendiği de oluyor, son zamanlarda ise algılama yönetimi (perception management) deyişi kullanılıyor. bu amaçla başvurulan yollardan biri bilinçaltı algılamasına seslenmek.   bunu anlamak için algılama düzeneğine (mekanizmasına) bir kez daha göz atmamız gerekiyor. bilim adamları beynimizin biri bilinç, biri de bilinçaltı olmak üzere iki bölüme ayrıldığını söylüyorlar. duyu organları aracılığıyla beyne iletilen duyumların büyük bir bölümü bilinçaltı tarafından algılanıyor. bunlar hızla okunup anlaşılıyor, kümelendirilerek belleğe yerleştiriliyorlar.   bizim bilgimiz dışında işleyen bir süzgeç (filitre) algılama yoluyla gelen iletilerin ancak küçük bir bölümünün bilinç düzeyine çıkmasına izin veriyor. eğer beyne birden çok anlam içeren bir ileti gelirse, süzgeç bunların psikolojik bir gözdağı (tehdit) içerenlerini ayıklayıp onların bilinç düzeyine çıkmasını engelliyor, yalnızca öyle olmayanların yorumlanmasına izin veriyor. onların dışındakiler ise bilinçaltında kalıyor ama yeri geldiğinde algılamayı yapan kişiyi etkilemekten de geri durmuyorlar.  daha önce görsel algılamanın kimi özelliklerine değinmiştik. bunlardan biri çok hızlı değişimlerin, alışıldık görüntüler dışında kalan şeylerin algılanamadığıydı. bu onların hiç algılanmadığı anlamına gelmiyor. onlar da algılanıyorlar ama süzgeç onların bilinç düzeyine çıkmasını ve orada yorumlanmasını engelliyor. bu tür duyumlar bilinçaltında kalıyorlar.   görsel yanılsamalar arasında birden çok biçimde yorumlanabilecek, bir kararsızlığa yol açabilecek görüntüler olduğunu söylemiştik. tanıtmaca ve yaymaca bunlardan da yararlanarak etkili olmaya çalışıyor. kimi zaman bilinçaltına seslenen bir ileti (mesaj) yolluyor, kimi zaman birden çok yorumu olabilecek bir şeyin belli bir doğrultuda yorumlanmasını sağlayarak bizi inandırmaya çalışıyor. ayrıca dikkatleri başka bir noktaya çekerek olumsuzluklarının arka planda kalması, iletileri tekrar tekrar yineleyerek onların bellekte yer etmesi için uğraşıyor. bunları bir duygu ya da düşünceyi aşılama anlamına gelen “telkin” sözcüğüyle de anlatmak olası.   her hangi bir nesnenin içine gizli (saklı, gömülü) olduğu için normal algılama sınırları dışında (ya da altında) kalarak o anda farkedilmeyen im, imge ya da iletilere “subliminal ileti” adı veriliyor. yapılan deney ve gözlemler bunların insanları koşullandırdığını, istemedikleri şeyleri yapmaya yönelttiğini ortaya koymuş. tanıtmaca ve yaymaca bunu kullanıyor.   bu konudaki deneylerden birinde bir filimin içine bilinçli olarak algılanamayacak kadar kısa bir süre içinde gözüküp kaybolan gazlı bir içki markasına ilişkin görüntüler yerleştirilmiş. bunlar ancak filim şeridini oluşturan karelere tek tek bakıldığında görülebiliyor. filimin konusu da çeşitli nedenlerle susamayı anıştıracak (ima edecek) biçimde düzenlenmiş. filim bittikten sonra izleyenlerin önemli bir bölümünün büfeye gidip filimde gösterilen marka içkiyi aldığı gözlenmiş.   ikinci dünya savaşı sırasında görüntüleri çok hızlı bir biçimde gösteren bir yansıtma (projeksiyon) makinası geliştirilmiş. “tachistoscope” adındaki bu araç askerlerin düşman uçaklarını daha çabuk görüp tanıma eğitiminde kullanılırmış. bugün hızlı okuma alıştırmalarında ondan yararlanılıyor. yapılan deneyler sonucu bir sinema filimi oynarken bu araçla perdeye görüntü ya da iletiler yollanırsa insanların bunları görmediği ya da bilinçli olarak algılayamadığı belirlenmiş.   durağan görüntülerde de gizli iletiler olabiliyor. bunların arasında cinselliği, içki, sigara ya da uyuşturucu kullanımını anıştıran, hatta özendiren, şiddet uygulanmasını, ırk ayrımcılığını, dinsel inançları kullanan yazılı ya da resimli imler, imgeler oluyor. bunların kimi zaman yan ya da baş aşağı durması onların bilinçaltı düzeyinde algılanmasına engel değil, o nedenle de çoğu kez böyle düzenlenerek gözden gizleniyorlar.   insanları belli bir yönde koşullandırmak, onların bilmeden, özgür istençleri (serbest iradeleri) dışında her hangi bir nesne, olgu ya da düşünceyi benimsemelerini, seçimlerini buna göre yapmalarını sağlamak, kısacası onları yanıltmak, kandırmak, aldatmak doğru değil. bu nedenle belirlendikçe bu tür iletiler kısıtlanmaya, hatta yasaklanmaya çalışılıyor.</Page><Page Number="176">176  daha önce de renklerin insanlar üstünde belli etkilerinin olduğundan söz etmiştik. benzer etkileme yöntemlerini tanıtmaca da kullanıyor. internet sayfasında bu konuya değinen ceyhun aksan şunları yazıyor:   “..reklamla ilgili bilimsel olarak kanıtlanmış bazı gerçekler var. bunu biz de ciddiye alıyoruz. mesela kadınlara yönelik reklamda oval ve elips çizgiler kullanmak, keskin çizgiler kullanmamak. ya da renkler. kırmızı renk kadınlar üzerinde daha fazla etki uyandıran bir renktir.. ..mac donalds’ın sarı kırmızı renkleri bilinçaltında en çok yer eden renklerdir..   ..görsel alanda sublımınal kullanımlar  1900’lü yıllarda knight dunlap adında amerikalı bir psikoloji profesörü illüzyon gösterisi yaparken bilincin farkında olmadığı “hissedilemez gölge”ler kullanarak aynı uzunluktaki iki çizgiyi seyircilerin farklı algılamasını sağlamıştı.  1957 yılında market araştırmacısı james vicary sinema ekranında çok hızlı bir şekilde parlayan mesajların insanların gıda üzerindeki tercihlerini etkilediğini belirtti. ve ilk olarak “bilinçaltı reklam” (subliminal advertisement) tanımlamasını kullandı. vicary, yaptığı araştırmada takistoskop adı verilen cihazla filmlerin arasına “caca cola iç” “patlamış mısır ye” mesajları yerleştirdi. bu mesajlar saniyenin 1/3000 kadar kısa bir sürede görünüyor ve her 5 saniyede bir tekrarlanıyordu. bu filmin arkasından new jersey’deki cola satışlarının % 18.1 ile % 57.5 arasında arttığı gözlemlendi..”  aksan bunları anlatırken baki günay’ın bu konudaki eleştirel bir yazısına gönderme yaptıktan sonra özellikle internette yer alan tanıtmaca ve oyun izlencelerinin, giderek yaygınlaşan kısa filim ve video gösterilerinin bu açıdan nasıl denetlendiğini sorguluyor. günay ise türkiye’deki uygulamalar açısından yaklaştığı bu konunun özellikle çocuklar söz konusu olduğunda ne denli duyarlı olduğunu vurgulayarak,   “..subliminal teknolojisi maalesef çizgi filmlerde, şarkılarda, reklam panolarında, filmlerde yasal olmayan bir şekilde kullanılıyor. çocuklara sevgiyi kardeşliği öğütleyen masum - zannettiğimiz - çizgi filmlerin arasına pornografik resimler, şiddet unsuru içeren görüntüler bu teknolojiyle saklanıyor. çocuğunuz fark etmeden o görüntüleri beynine konuk ediyor ve kişiliğinin oluştuğu o en önemli yaş dilimde (sıfır yedi yaş arası) bu görüntüler içeride hapis oluyor. artık siz siz olun her gördüğünüz ve duyduğunuza çok dikkat edin..”,   diyor. konu gerçekten önemli.   insanların düşüncelerini belli bir doğrultuda koşullandırmak için ille de rötuş ya da yapıştırma resim tekniklerinden yararlanma gereği yok. daha önce de bakış açısı, ölçek seçimi, derinlikçizim etkisi yaratma gibi şeylerin bunu sağlayabileceğine değinmiştik. değişik bakış açılarından aynı olayı görüntüleyen iki fotoğraf birbirinden farklı yorumlara neden olabilecek nitelikler taşıyabiliyor. bunların nerede ve nasıl kullanılacağı tümüyle sağtöresel (ahlaki) bir seçim sorunu: onlara dayanan bir haberde abartılı olanı kullanarak insanları yapay bir biçimde heycanlandıracak mıyız, nesnel (objektif) gazetecilik ilkeleri uyarınca yansız mı kalacağız, ya da durumu önemsizmiş gibi gösterip küçültecek miyiz? hepsi bizim elimizde!                kaynaklar, tam bir görsel yanılsama sayılmasa da, yaymacanın kullandığı başka bir aldatmacaya da değiniyorlar. bu haritacılıkta kullanılan iz düşüm (yansıtma, projeksiyon) yöntemleriyle ilgili. yer küre ekvatorda biraz şişikçe, kutuplarda da biraz basıkça bir elipsoid biçiminde. üç boyutlu bu şeklin yüzeyini iki boyutlu kağıt üstündeki haritalara olduğu gibi yansıtmak olanaksız. onun için yeryüzünde bulunan kara ve suları haritalarda göstermek için çeşitli yöntemler geliştirilmiş. gene de her birinde gerçeğe uymayan bir yan oluyor, bir bölümü yüzölçümlerini doğru yansıtırken biçimleri bozuyor, biçimlere sadık kalanlar ise büyüklüklerde farklılıkların oluşmasını engelleyemiyor.   bunların hangisinin kullanılacağı bir seçim sorunu. batılılar keşfedip gittikleri yerlerde birine öncelik tanımışlar, flaman coğrafyacısı ve haritacısı gerardus mercator (1512 -1594) tarafından bulunmuş olduğu için onun adıyla anılan silindirik yansıtma yöntemiyle yapılmış haritaları kullanmışlar. bu haritalar yön ve biçimleri</Page><Page Number="177">177  oldukça doğru veriyorlar, buna karşı alan koruma özellikleri yok. onun için de onların gösterdiği kara ve sular olduklarından daha büyük ya da küçük bir yüzölçümüne sahipmiş izlenimi bırakıyorlar.   bunun sonucunda avrupa, afrika ya da asya anakaralarına göre olduğundan daha büyükmüş gibi algılanıyor. avrupalılar da sömürgelerinde bu haritaları kullanmakla kendilerinin ne kadar büyük, dolayısıyla güçlü olduklarını gösterme yoluna gitmiş, o yerdeki insanların buna inanmasını sağlayarak kendilerini küçük görmelerini sağlamışlar.                aldatmacaların yalnız bilinç altına seslenenleri yok, kimi zaman doğrudan yapılanları da var. biz görme duyusu ağırlıklı canlılarız, aralarında sanatsal olanlar da olmak üzere pek çok etkinliğimiz ona dayanıyor. görsel algılamanın önemini, ilk görünüşün etkisini bilen satıcılar, aralarında çok büyük bir ayrım varmış gibi, sattıkları ürünlerin ederini etiketin üstüne 5,-- ytl yerine 4, 95 ytl diye yazarlar. amaç ilk görsel izlenimden yararlanıp o ürünün ucuz olduğu duyumunu iletmek.   kuşkusuz sizin de gözünüze çarpmıştır, pek çok ürün kutular içinde satılır. kocaman kutuyu alır gelirsiniz, ancak yarısına kadar doludur. üstünde kaç gram olduğu yazar doğal olarak, yasalar açısından bakınca bir sorun yoktur. ama kutunun büyüklüğü size çekici gelmiş, o ürünün önemli, yararlı olduğu iletisini vermesinin yanı sıra karşılığında vereceğiniz parayla daha fazla bir şey alacağınız izlenimini de uyandırmıştır.   söz konusu ürün bir sıvıdır da şişe içinde satılıyorsa üstü büyük bir olasılıkla içini göstermeyecek biçimde alacalı bulacalı renklerle boyanmıştır. yarı yarıya dolu olduğunu görmediğiniz gibi kullanırken ne zaman biteceğini de kestiremezsiniz, daha bitmeden yedeklemek zorunda kalırsınız. aldatmacanın yanı sıra savurganlık ve çevre kirliliği de söz konusu.   bütün bunlar birer görsel yanılsama mı, yoksa doğrudan aldatmacaya, kandırmacaya mı giriyor, ona da siz karar verin.</Page><Page Number="178">178   bilim dalları, mühendislik, endüstri  görsel yanılsamaların sanatlar dışında kalan başka kullanım alanları da var. örneğin endüstride. daha önce sözünü ettiğimiz dönen bir nesnenin duruyormuş, hatta geri dönüyormuş gibi gözükmesi olgusu, yani stroboskopi, araçların dönen bölümlerinin ayarlarının yapılmasında kullanılıyor.   otomobil tekerleklerinde balans (denge), ya da motorlarında avans (boşluk) ayarları, tekerleklere ya da havalandırma (vantilatör) kayışına konan çizgilerin üstüne yanıp sönen bir ışık tutulmasıyla yapılıyor. bu bölümler giderek artan bir hızla döndürülüyor, dolayısıyla üstlerindeki çizgiler de dönüyor. bunlar üstlerine tutulan belli bir dalga boyundaki (frekanstaki) ışık altında dönmüyor da duruyor gibi algılanmaya başladığında en uygun hıza erişmiş oluyorlar, ayarları ona göre yapılınca arabaların yolda giderken sarsıntı ya da titreşim yapmaları engellenmiş oluyor.                   cd (compact disk) çalıcılar çıkmadan önce yaygın bir biçimde kullanılan fonograf, gramofon ve pikap gibi sesyazar aygıtların döner tablaları oluyor, bunlar da üstlerine konan plakları çalabiliyorlar. bu aygıtların sesleri ve müziği bozmadan verebilmeleri tablalarının belli bir hızla dönmesine bağlı. bu yavaş olursa sesler kalınlaşıp yayvanlaşıyor, hızlı olursa da incelip hızlanıyor. (daha önce anlattığımız orhan boran’ın yuki’sinde olduğu gibi.) onların tam ayarında olup olmadığını sınamak için de stroboskopiden yararlanılıyor, bu amaçla hazırlanmış bir disk tablanın üstüne konup döndürülüyor, dönmüyormuş gibi gözüktüğü zaman ayarın doğru olduğu anlaşılıyor.                     baskı, fotoğraf ve fotokopi makinaları, bilgisayar tarayıcıları, bilgisayar ve televizyon görüntülükleri üstünde oluşan ya da onlar tarafından basılıp çoğaltılan resimlerde ortaya çıkabilecek tül perde (moire) etkilerini gidermek amacıyla araçlar, yöntemler geliştiriliyor, uygulanıyor. aşağıda aynı resmin biri dijital kamera öteki de tarayıcıyla elde edilmiş görüntüleri tül perde etkisinin ne denli güçlü olabileceğini gösteriyor.</Page><Page Number="179">179                       görsel yanılsamaların mühendislikte nasıl kullanıldığını söylemek zor. ama mühendislikte kullanılan kimi teknik resim türleri görsel yanılsamalara örnek olabilecek özellikler taşıyorlar. bunların arasında derinlikçizimli kesitler ve patlama grafikleri bulunuyor.   aynı anda birden çok görüntü içerecek bir resim ya da çizim, bilgi, yaratıcılık ve uğraşmak gerektiriyor. derinlikçizimli kesitler hem göstermek istedikleri nesnenin bütününü, hem de belli yerlerini açık, ya da saydam bırakarak kesidini, yani aynı zamanda içini, yapım ve donanımını göstermek amacıyla hazırlanıyorlar. böylece ikili bir görüntü oluşuyor. bu tür çizimler mühendislik dallarında, mimarlıkta, hatta tanıtmacada kullanılıyor. onlara ansiklopedilerde, eğitsel yayınlarda da raslamak olası. böyle çizimler gemi ya da uçak modeli yapanlara da yarar sağlıyor.   patlama çizimleri ise bir nesnenin tek tek bütün bileşenlerini göstermek ve onların nasıl birleştirileceğini anlatmak amacıyla kullanılan aksonometrik çizimler. adını sanki bir patlama olmuş da o nesnenin parçalarını dağıtmış gibi göstermesinden alıyor. bu tür teknik çizimler bütün mühendislik dallarında, mimarlıkta kullanılıyor. onları da bir tür çok görünümlü resim olarak düşünmek olası.   doğal olarak iki ya da üç boyutlu kesitler kullanmak yalnızca mimarlığa ya da mühendisliğe özgü bir yöntem değil, öteki bilim dalları da onlardan yararlanıyor. leonardo da vinci bile hazırladığı insan bedeninin içini, yani anatomik yapısını gösteren resimlerinde bu yöntemi kullanmış.</Page><Page Number="180">180                          mimarlık ve yapı mühendisliğinde kimi zaman planlar üstünde kesik çizgiler kullanılır. bunlar o yapının taşıyıcılarını, yani kiriş, kemer, tonoz, kubbe gibi öğelerini göstermeye yarıyor. başka bir deyişle, bu, o yapıdan alınan bir yatay keside yukardan aşağıya doğru bakmayı anlatan planların üstünde aşağıdan yukarı bakışı da göstermeye yarayan bir anlatım biçimi. onu kullanarak bir yapının tavanında yer alan süslemeleri bile gösterme olanağı var.                 yapı mühendisliği de mimarlık, kent düzenlemesi, bahçe mimarlığı benzeri bir yapay fiziksel çevre düzenleme etkinliği, dolayısıyla o da ötekiler gibi görsel yanılsamalara konu olabiliyor. özellikle yol, köprü, tünel, su yolu ve köprü yol (viyadük), baraj gibi yapılar, kimi zaman uyandırdıkları derinlik duygusu, kimi zaman da büyüklükleriyle görsel yanılsamalara uygun ortamlar hazırlayabiliyorlar.</Page><Page Number="181">181  kümelendirmelerin görsel yanılsamalara yol açtığından söz etmiştik. bunlar bir yüzeyi hiç boşluk bırakmadan örten geometrik şekiller olduğundan onlardan endüstride yararlanma olanağı var. örneğin kutu yapmak, kalıp çıkarmak gibi bir nedenle kağıt, karton, ahşap ya da metal katmanları kesilmek istendiğinde kümelendirmelere uygun parçaların kullanılması daha az fire veriyor, yani böyle bir işlemden sonra çıkan kullanılamayacak atık parçaların sayısı azaltılabiliyor.</Page><Page Number="182">182   yaratıcılık  görsel yanılsamalar öyle varsıl bir alan oluşturuyor, o kadar çok türü ve çeşitlemesi var ki, insan kendini bunun nasıl böyle olduğuna şaşmaktan alıkoyamıyor. bilim adamlarının buluşları bir yana, sanatçıların yaratıcılığına hayran kalmamak elde değil. onların yapıtlarını görmek bile insanın yaratıcı yanını uyarmaya yetiyor. bu nedenle görsel yanılsamaların pek çok türü yaratıcılık eğitim ve alıştırmalarında kullanılıyor.   yaratıcılık en geniş olarak yeni bir şey ortaya koymayı anlatıyor. eskiden onun yalnızca sanatçılara, bir ölçüye kadar da buluş yapanlara (yani mucitlere) özgü bir özellik olduğu düşünülürmüş. günümüzde ise herkesin yaratıcı olabileceği, yaratıcı etkinliklerde bulunabileceği düşüncesi benimsenmiş durumda. hatta davranışbilimciler yaratıcılığın öğrenilip geliştirilebileceğini söylüyorlar. okullarda, okul dışı kurslarda bu amaçla geliştirilmiş yöntemler uygulanıyor, ne ile uğraşıyorlarsa uğraşsınlar, insanlar yaratıcı olmaya, yaratıcı etkinliklerde bulunmaya özendiriliyor. bu özellikle çocuklar açısından önem taşıyan bir olgu.   yaratıcılıkta en önemli şey “olanaksız” (mümkün değil, imkansız) gibi sözcükleri kullanmamak, hatta hiç düşünmemek. “böyle bir şey yapılamaz ki..”, “olur mu acaba?..”, “kim bilir, belki olur..”, demek yerine “neden olmasın?..”, pek ala yapılabilir..”, demek, yani olumlu düşünce, davranış ve yaklaşım biçimini benimsemek gerekiyor. akla gelen bir düşüncenin neden olamayacağı konusuna takılmak yerine onun nasıl gerçekleştirilebileceği konusu üstünde yoğunlaşmak iyi sonuç veriyor. ondan sonrası kendiliğinden geliyor.   görsel yanılsamaların yaratıcılık alıştırmalarında kullanılmasının örnekleri arasında çok görünümlü şekiller yapmak ya da ambigramlar hazırlamak, escher kümelendirmeleri (karolajları) düzenlemek başta geliyor. bir resim içine gizlenmiş figürler de sevilen bir çalışma türü. olanaksız nesneleri çizmek belki biraz daha zor ama onların fotoğraf görüntülerini oluşturmak yaratıcı düşünmeyi gerektiriyor. yapıştırma resimler (fotomontajlar, kolajlar) hazırlamak oldukça eğlendirici bir alıştırma. maskeleme ya da ölçek değiştirme yoluyla resim ya da fotoğraflar oluşturmak da öyle. görsel yanılsamaları günlük yaşama uyarlamak da olası.   sevilen ve uygulanan bir yaratıcılık türü de bir görsel yanılsamanın çeşitlemelerini üretmek, onları sanatsal bir amaç doğrultusunda geliştirmek ya da yeni bir alana uyarlamak, bir resim ya da karikatürde kullanmak. bunların çeşitli örnekleri var. örneğin gizlemece (kamuflaj) giysilerde uygulanıyor, zaman zaman moda bile oluyor. günlük yaşama uyarlananları da var. bu yolla oluşturulan görüntüler süsleme amacıyla kullanılabiliyor, çağrı (davetiye) ya da kutlama (tebrik) kartlarında yer alıyorlar. onlar için çok çeşitli uygulamalar düşünmek olası. küçük bir gülümseme yaratmak, bir yaşam sevinci oluşturmak hiç de önemsiz değil. yaratıcılığın sınırı yok.                  görsel yanılsamaları yaratıcı amaçlar doğrultusunda kullanmanın bir başka yolu da geometrik yanılsamalardan birini alıp onu, özelliklerini yitirmeden, bir bulmaca biçiminde düzenlemek. bunun pek çok ilginç örneği var, iyi hazırlanmış olanları yeni bir buluş gibi yayınlanıyor. örneğin sağda görülen bulmaca ponzo yanılsamasına dayanıyor. geminin altındaki kalın çizgi mi yoksa yelkeninin altındaki kalın çizgi mi daha uzun diye de bir sorusu var. bu tür bulmacalar eğlenceli oldukları kadar hem çizim hem de sözlü anlatım becerilerini geliştirici özellikler taşıyorlar.</Page><Page Number="183">183   görsel yanılsamaları sınıf ya da okul projesi olarak uygulama olanağı da var. örneğin ek 4’de verilmiş olan ames odası maketi büyütülür de karton, kontrplak gibi sağlam ve kalıcı gereçlerle yapılırsa hem eğitici hem de eğlendirici bir grup çalışması konusu olabilir. bu bölümdeki öteki örnekler de benzer biçimde ele alınabilir.   görsel yanılsamaların yaratıcılık eğitimine katkıda bulunabilmesinin en önemli nedeni beynin her iki yarısına da, yani hem akılcı-mantıklı, hem de duygusal-sezgisel olan yanlarına birden seslenebilen özellik ve nitelikleri. bu da onları bir yandan düşündürürken bir yandan da eğlendiren az sayıdaki olgulardan biri durumuna getiriyor. onlar kullanılarak yapılan yaratıcılık alıştırmaları hem bilimsel hem sanatsal her iki yöndeki becerilerin gelişmesini sağlıyor. örnekleri yeni yaratılar için esin kaynağı oluyor. görsel yanılsamaları gözlemek, günlük yaşamda ortaya çıkanları yakalamak da dikkat etme yetisini de olumlu yönde etkiliyor. (beynin iki yarısına ilişkin özet bir bilgiyi ek 3’de bulabilirsiniz.)                            dikkat: görsel yanılsama !                            bütün yatay ve düşey çizgiler birbirlerine koşut (paralel) ve dik. görüntü ayrıca sanal bir devinim de ortaya çıkarıyor</Page><Page Number="184">184   görsel yanılsamaların adları  görsel yanılsamaları yaratan ya da kullanan sanatçıları, sanat yaklaşımlarını saydık. buna bilim adamlarının, araştırmacıların katkılarını da eklemek gerekiyor. kimi zaman onların yaptığı bir buluşun ya da yarattığı görsel yanılsamaların güzellik ve ilginçlik açısından sanatçılarınkinden çok fazla bir ayrımı olmadığı gözleniyor. örneğin japon araştırmacı akiyoşi kitaoka’nın ortaya koyduğu görüntülerin optik sanatçıların yapıtlarından geri kalır yanıları yok. pek çok kişi onu bilim adamı olarak değil sanatçı olarak tanıyor.   bu konularda çalışması olan bilim adamlarının ya da bu alanda ilginç yapıtlar vermiş sanatçıların özgün buluş ya da yapıtları çoğu kez onların adıyla anılıyor. ad koyma işleminin bu alanların dışında kalan kişiler tarafından yapıldığı da oluyor. bir yanılsamanın adı hem onu bulan oyuncakçının hem de onu incelemiş olan bilim adamının adıyla anılıyor: fechner-benham yanılsaması. burada disk (tekerlek, çark ya da topaç) gibi yuvarlak bir nesne üstüne getirilmiş siyah-beyaz çizgi ve şekiller oluyor. disk döndürüldüğü zaman bu siyah-beyaz görüntüler birbirine karışıp orada bir renk (ya da çeşitli renkler) varmış gibi algılanıyor. hatta diskin saat kolu yönünde ya da tersine döndürülmesi durumunda farklı renkler ortaya çıkabiliyor.   sizin de kolaylıkla yapabileceğiniz, hatta değişik çeşitlemelerini üretip etkilerini gözleyebileceğiniz bu yanılsama yüz yıldan fazla bir zamandır bilim adamlarının ilgisini çekmiş. onun nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışan çeşitli kuramlar var ama hiç biri doyurucu olmamış. 19. yy’da gustav fechner (1801-1887) ile daha önce andığımız hermann von helmholtz adlı alman bilim adamları siyah-beyaz diskler üstünde araştırma yapmışlar.   bir ingiliz girişimcisi olan c. e. benham ise 1894’de onu "artificial spectrum top", yani yapay tayf (spektrum) topacı adını verdiği bir oyuncak olarak pazarlamış. dönme sırasında oluşan renklere de "öznel (sübjektif) renkler", "fechner-benham renkleri," "prevost-fechner-benham renkleri", "polifan renkler", "örüntülerin uyardığı titreşen renkler", gibi adlar veriliyor.   bir başka yanılsama da ünlü optik sanat ressamı victor vasarely’nin adıyla anılıyor çünkü bu yanılsamayı onun düzenlediği bir resimde çok açık bir biçimde görmek olası. bu yanılsamaya “piramit yanılsaması” dendiği de oluyor, ayrıca siyah beyaz çeşitlemeleri de var. figürlü kümelendirmelere de (karolajlar) onları yapıtlarında kullanmış olan sanatçının adı verilmiş olduğunu ve bunlara escher kümelendirmeleri dendiğini daha önce anlatmıştık.   bulucularının adını taşıyan ilginç yanılsamalar var. bunlardan biri “bergman harfleri” yanılsaması. bu yanılsamada bir bütünlük göstermeyen parçalardan oluşan bir görüntü oluyor. parçalar birbirinden uzak oldukları ve beynin eksikleri tamamlama becerisini harekete geçiremeyecek kadar az ipucu içerdiğinden bu şekillerin ne olduğu anlaşılmıyor. ama çizimin belli yerleri üstüne boya dökülmüş gibi kapatılınca beyin birden bire eksik bölümleri tamamlıyor ve görüntüyü ne olduğunu hiç kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde yorumlayabiliyor.                    kimi zaman bir geometrik şeklin üstü başka geometrik şekillerle örtülürse altta kalan ve çizgileri arasındaki bağlantı gözükmeyen şekil, eksiksiz ve doğru olmasına karşın çizgileri sanki kapanmıyormuş gibi bir izlenim bırakıyor. örten şekillere kendi merkezleri çevresinde dönecek biçimde bir devinim verilirse alttaki şekil de büyüyüp küçülüyormuş gibi gözüküyor. geometrik şekli örten şekiller yeterince büyük olursa bu kez de altta kalan</Page><Page Number="185">185  şeklin ne olduğuna ilişkin ipuçları yanıltıcı oluyor, örneğin bir altıgen daire gibi algılanıyor. bu yanılsama onu bulan italyan araştırmacı walter gerbino’nun adıyla anılıyor.                       bulucusunun adıyla anılan en ilginç görsel yanılsamalardan biri de frazer sarmalı olmalı. bu yanılsama, adı kimi zaman fraser olarak da yazılan, ingiliz davranış bilimcisi james frazer tarafından 1908 yılında bulunmuş. kimi zaman görsel yanılsamalar güçlü ya da zayıf olarak nitelendirilirler. frazer sarmalı genellikle birinciler arasında anılıyor, yani ne olduğunun bilinmesine karşın etkisini yitirmeden her seferinde ortaya çıkıyor. frazer sarmalı ise öyle gözükmesine karşın gerçek bir sarmal değil, iç içe dairelerden oluşuyor. bunu anlamak için bir kalemin ucuyla dairelerinden birini izlemek yetişiyor. bir başka yol da şeklin yarısını kapatacak biçimde üstünü örtmek. bütün bunlara karşın yanılsama her yeni bakışta göze bir sarmal gibi görünmeyi sürdürüyor.   devinim duyusuna dayanan yanılsamalardan söz ederken uygun bir biçimde iç içe yerleştirilen halka görüntülerinin döndürüldüklerinde üç boyutluymuş gibi bir izlenim bıraktıklarından söz etmiş, sanatçı marcel duchamp’ın bu konudaki deneylerine değinmiştik. “stereo-kinetik yanılsama” olarak da adlandırılan bu olguyu italyan araştırmacısı c. l. musatti (1897-1989) incelemiş ve sonuçlarını ilk kez 1924 yılında yayınlamış. bunu yaparken bu tür yanılsamalara, onları daha önce gözlediğini öne sürdüğü, öğretmen vittorio benussi’nin adını vermiş. bu nedenle bu olgu benussi etkisi (ya da yanılsaması) adıyla anılıyor.   bir parmaklık ya da tahta perde arkasında bulunan bir araba tekerleği değişik hızlarla döndürülürse biçimbozulmaları ortaya çıkıyor, araba tekerleğinin düz olan çubukları eğriymiş gibi gözüküyorlar. tahta perdenin düşey çubukları sağa ya da sola doğru değişen hızlarla devindirildiğinde de benzer bir olgu gözleniyor. her iki devinimin birlikte olması durumunda ise biçimbozulmalarının yanı sıra araba tekerleği duruyormuş gibi gözüküyor. bu yanılsamayı ingilizce dilindeki ilk eşanlamlılar sözlüğünü yazmış olan peter mark roget (1779-1869) betimlemiş, onun için de onun adıyla “roget yanılsaması” olarak anılıyor.</Page><Page Number="186">186   yüz algılaması  hiç bir politikacı adının bir görsel yanılsamaya verilebileceği aklınıza gelir miydi? evet, öylesi de var. bu yanılsama eski ingiltere başbakanlarından margaret thatcher’in adını taşıyor. burada ikisi de baş aşağı olmak üzere iki yüz resmi veriliyor. ilk bakışta bu görüntülerde her hangi bir olağandışılık algılanmıyor, hatta her ikisinin de aynı olduğu düşünülüyor. ama resimler çevrilip bakıldığında birinin sıradan bir görüntü ilettiği, ötekinin ise oldukça çarpıcı bir biçimde değiştirilmiş olduğu görülüyor ve bunun nasıl olup da algılanamamış olduğuna şaşılıyor.   bu yanılsama iki olguya birden dayanıyor. bunlardan biri yerleştirilme ve yönleniş. eğer şekiller, biçimler, nesneler doğru (ya da alışıldık) olanın tersine bir yerleştiriliş ve yönlenişe sahip olursa onları yorumlamak zorlaşıyor. ikincisi de beynimizin görüntüleri belleğimizdeki örneklerine göre düzeltip tanıma eğilimi.   burada olduğu gibi, baş aşağı duran bir insan yüzündeki anlatımı (ifadeyi) yorumlamak zor. insan yüzlerini doğru durduklarında ayrıntılarıyla algılamaya alışık oluyoruz. görüntü baş aşağı çevrildiğinde onu her hangi bir nesne gibi görüyor, ondaki ince ayrıntı (nüans) farklarını yorumlamakta zorluk çekiyoruz, beynimiz onları alışık olduğu biçimlere dönüştürmeye çalışıyor. bilmece ve bulmaca hazırlayanlar bu özellikten yararlanıyor, kurdukları düzenlemeye ilişkin yanıtları ters yazarak onların kolay algılanmasını engellemeye çalışıyorlar. buradaki yanılsamayı inceleyip yayınlayan araştırmacı a. schwanginer ile arkadaşlarının kullandığı resimler arasında bayan thatcher’inki de olduğundan yanılsama onun adıyla anılıyor.   bir başka örnekte resmi oluşturan lekeler düşey ve yatay eksenlere göre bakışık olarak yerleştirilmiş ve çiçek dürbünü benzeri bir görüntü elde edilmiş. resim baş aşağı çevrildiği zaman değişmiyor. onun alt bölümündeki lekelerin bir aynaya bakar gibi karşılıklı duran insan yüzleri olduğu kolayca seçilebiliyor. buna karşılık üst bölümünün de öyle olduğu anlaşılmıyor. beyin düz duran lekeleri bütünleştirip tanıdığı bir görüntüye dönüştürebilimesine karşın ters olanları aynı şekilde yorumlayamıyor.   benzer yorumlama zorlukları başka türlü dönüştürmelerde de yaşanıyor, örneğin gene bir yüz gösteren bir fotoğrafların negatiflerinden o yüzü tanımak çok kolay değil. var olan bir fotoğrafta belli bölümler negatiflerine dönüştürülürse yüzün anlamı da neredeyse tümüyle değişiyor. bu tür yanılsamalara gene bir ingiltere başbakanın adı verilmiş, “tony blair yanılsaması” olarak anılıyorlar.   çeşitli deneyler yüz algılamasının önemli olduğunu ortaya koymuş. bununla yalnızca birbirimizi tanımakla kalmıyor, aynı zamanda birbirimizin duygusal durumuna ilişkin bilgi de ediniyoruz. tiyatro ve sinemada yüz devinimlerinin (mimiklerin) ne kadar önemli olduğunu düşünün. hayvanlar bu tür duyumları daha çok koku duyularıyla alıyorlar. daha önce yakıştırmalardan söz ederken gördüğümüz gibi, pek çok şeyi bir insan yüzü gibi yorumlama eğiliminde oluyoruz. örneğin biri bize yandaki şeklin bir yüz olduğunu söylese yadırgamayız. karikatürcüler bu özelliğimizden yararlanıyorlar, çünkü belli biçimbozma işlemlerinden sonra bile onların çizdiği yüzlerin kime ait olduğunu anlayacağımızı biliyorlar.             küçük çocuklar bir ev resmi çizdiklerinde genellikle onu insan yüzüne benzeyecek biçimde yapıyorlar. araştırmacılar bu tür bir kişileştirme eğilimini biraz da onların en çok gördüğü anne, baba ve kardeşlerinin yüzleriyle özdeşleştirmelerinden kaynaklandığını söylüyorlar. siz de çocukken otomobillerin karşıdan görünüşlerini insan yüzlerine benzetir miydiniz? bunda utanacak bir durum yok, büyüdükten sonra bile bunu yapanlar var. pixar stüdyosunun gerçekleştirdiği cars (otomobiller) adlı canlandırma filimi insansılaştırılmış motorlu araçlara dayanıyor. nesneleri yüzlere benzetme yüz algılamasının önemini yansıtan bir olgu.</Page><Page Number="187">187  her zaman bilinçli bir biçimde olmasa da yüzlerdeki en küçük ayrıntıları bile algılıyor, belleğimizde tutuyoruz. bir arkadaşımız saçlarını kestirmiş ya da gözlüklerini çıkarmışsa, ilk bakışta ne olduğunu söyleyemesek bile, onda bir değişiklik olduğunu hemen anlıyoruz. onun için öğrendiğimiz, alıştığımız “yüz” (surat) biçimlerinden farklı bir şeyle karşılaşırsak yadırgıyoruz. kübist ressamların düşüncelerine ne denli katılırsak katılalım, onların ağzı burnu kaymış biçimdeki yüz resimlerine bu yüzden ısınamıyor, onları ve benzeri görüntüleri yadırgıyoruz.                 yüz algılamasında ağırlığın gözlerde olduğu anlaşılıyor. başka organlar büyümelerini sürdürürken gözlerin büyümesi aşağı yukarı 4-5 yaşlarında duruyor. (bu nedenle çocukların gözleri yüzlerinin öteki bölümlerine oranla daha büyük oluyor.) büyümenin erken yaşta durması daha sonra önemli bir değişikliğin olmayışı anlamına da geldiği için eski resimlere bakarken kimin kim olduğunu kolayca çıkarabiliyoruz. çocuk gözlerinin yüzlerine oranla daha büyük oluşunu karikatürcüler de biliyor, her hangi bir kişi ya da karakteri sevimlileştirmek için ona çocuk görünümü veriyorlar, bunu yaparken de gözlerini büyük çiziyorlar. bu çizgi romanlarda, çizgi filimlerde de uygulanıyor.   yüz algılamasında gözlerin önemi sanatçılar tarafından da gözlenmiş. christopher tyler 1998 yılında yaptığı bir araştırmada ressamların, bilerek ya da bilmeyerek, yaptıkları portrelerin dikkat çekmesi için resmi yapılan insanların bir gözünün düzenlemenin tam ortasına gelmesine dikkat ettiklerini belirlemiş. bunun örneklerine pek çok resimde raslanıyor.   yüz algılamasında gözlerin önemi maske kullanımlarında da görülüyor. kimi zaman yalnızca iki gözü örten bir maske onu takanın kimliği konusunda insanı kuşkuya düşürmeye yetiyor. bu nedenle gazete ya da televizyon gibi ortamlarda tanınması istenmeyen kişilerin resimleri gözler üstüne konmuş siyah bir bantla ya da bulanıklaştırılmış olarak yayınlanıyor. bu olguyu bir görsel yanılsama olarak düzenleme olanağı da var. gözlerin önüne yerleri kaymış, biçimbozulmasına (deformasyona) uğratılmış bir maskeleme getirilirse bu o tür resimlere bakanlarda bir şaşırma, yadırgama duygusu uyandırabiliyor.   yüz algılamasıyla ilgili bir yanılsama daha var. edi lanners’in yayımcılığını yaptığı yapıtta buna değinilmiş. bu kitapta yüksekliği ve eni insan yüzü oranlarına yakın dört elips verilmiş, okuyuculardan da bunların ikisinin içine serbestçe göz, burun, ağız gibi organlar çizerek birer yüz oluşturmaları istenmiş. dilerseniz açıklamasını okumadan siz de bu deneye katılın, sonuç sizi çok şaşırtacak. (eğer kitabınızın üstüne çizmek istemiyorsanız eskiz kağıdı ya da aydinger gibi yarı saydam bir kağıt kullanarak bunu yapabilirsiniz.)</Page><Page Number="188">188               kitaptaki açıklama şöyle: “..insanların önemli bir bölümü dış çizgileri verilmiş bir yüzün (içine öteki organları yerleştirirken) onları doğru oranlarıyla veremiyor. aslında kaşlar ile burun kökünün aşağı yukarı ovallerin ortasında yer almaları gerekiyor. ama içinde gözlerin de bulunduğu yüzün alt yarısı çok daha ilginç ve anlatım gücü yüksek olan bir bölge. onun için de bir yüz yaparken bu bölgede yer alan organları ovallerin bütününe dağıtma eğiliminde oluyoruz..”   ..dolayısıyla da yanılıyoruz. eğer deneyi yaptıysanız sonuçlarını bu açıklamayla karşılaştırın bakalım. daha sonra, gene lanners’in kitabında önerildiği gibi, öteki iki elipsin içini, bu kez doğruya daha yakın olacak bir biçimde düzenlemeye çalışın. şaşıracağınız konusunda sizi uyarmıştık. eğer yaklaşık oranlarını bilmek istiyorsanız, yüzlerin eni beş, boyu da yedi göz uzunluğunda oluyor. kimi yüzlerde bunlara yarım göz uzunluğu eklemek gerekebiliyor.   gözlerin konumu önemli ama kimi zaman bizi yanılttıkları da oluyor. aşağıdaki resimleri optik konularında da çalışmaları olan ingiliz fizikçi ve kimyacısı william hyde wollaston (1766-1828) 1824 yılında çizmiş. burada iki çift göz gözüküyor ve açıkça aynı yöne doğru bakıyorlar. ama bunlar biri sağa biri sola bakan iki yüz üstüne yerleştirilince başka başka yönlere bakıyormuş gibi görünüyorlar.             dikkat ettiyseniz az önce çizdiğiniz resimler yüzü daha çok hafifçe yukarı kalkmış gibi gösteriyorlar. bu tepeden, yukardan bakmanın bir türü, çocukların, toplumsal konumu düşük kişilerin güçlü erişkinlere bakış biçimi. ikinci çizdikleriniz ise eşit kişiler arasındaki bakışmaya daha yakın. birinciler onlara karşı bilinçaltı bir eğilimimiz oluşundan kaynaklanıyor olabilir mi? karikatür de bu tür çizimleri kullanıyor, her hangi bir şeyi çocuksulaştırmanın rahatlatıcı, gülmeye hazırlayıcı etkisinden olmalı.   yüz algılamasında yüzün alt yarısı önemli belki ama bir başka deney üst yarısının, yani saçların bulunduğu bölgenin de oldukça etkili olduğu ortaya koyuyor. burada genç bir insanın küçük değişikliklerle verdiği pozlarda fotoğrafları çekilmiş, tek tek çekilen bu resimler de daha sonra sanki bir spor takımının resmiymiş gibi bir araya getirilmiş. resimlerin tek bir kişiye ait olmasına karşın her birinde başka bir saç modeli bulunuyor.   üstünkörü bir bakışta değişik kişilerden oluştuğu izlenimi bırakan bu görüntünün nasıl olduğu onun hep aynı kişiden oluştuğu söylendikten sonra ayrıntılarına dikkat edilince anlaşılıyor. bu da yüz algılamasında yüzün üst bölgesinin de önemli olduğunu gösteriyor. anımsarsanız filimlerde konu gereği başkaları tarafından tanınmak istemeyen kişiler saçlarını keser ya da boyarlar, bu da onların göze çarpmasını önemli ölçüde engeller.   resim sanatında görsel yanılsamalardan söz ederken çok görünümlü resimlere değinmiştik. bunların bir bölümü yüz görüntülerine dayanıyor. bu tür resimler baş aşağı çevrildiğinde değişiyorlar. aynı resme bakmamıza karşın onlarda farklı bir yüz görüyoruz. bu tür reimlerin düzenlenişi beklentilerimize uygun bir yüz algılamamızı sağladığından fazlalıklarını görmezden geliyor, eksikliklerini de beynimizde tamamlıyoruz. duvar resimleriyle ün</Page><Page Number="189">189  yapmış ingiliz ressamı reginald john whistler (1905-1944) bu tür çalışmalarıyla da ün yapmış. onlara uzak doğu resim sanatında da raslanıyor.                      bu resimleri “iki yüzlülük” örneği olarak görmek olası. iki yüzlü olmak iyi bir şey değil ama bu deyiş bir roma tanrısını anımsatıyor. bütün başlangıçların ve kapı, köprü gibi geçitlerin koruyucusu olan bu tanrıyı canlandıran resim ve yontular onu biri bir başlangıca öteki de bir sona bakacak biçimde iki yüzlü olarak görüntülüyorlar. bu tanrının adı ianus. batı dillerinde yeni yılı başlatan ocak ayının karşılığı olan january, januar, janvier gibi sözcükler onun adından geliyor.   böyle bir görüntüleme biçiminin hem yakın hem de uzak doğu kültürlerinde uygulandığını bilmek ilginç oluyor. osmanlı söylecebilimi (mitolojisi) öykülerini görüntüleyen minyatürlerde çok başlı insan resimleri var. hindu kültürünü benimsemiş ülkelerde de kimi tanrı ve tanrıçalar birden çok yüzlü olarak gösteriliyorlar. bu onların geleneksel sanatlarında olduğu kadar çağdaş yapıtlarında da gözlenen bir olgu. doğal olarak bunlar görsel bir yanılsama oluşturmak amacıyla yapılmamış, kökenlerinde dinsel-simgesel anlatım kaygıları yatıyor.                 insanlar fiziksel olarak iki yüzlü olmuyorlar. buna karşılık yüzlerin iki değişik yarısı oluyor. genellikle pek çok canlı gibi insanlar, dolayısıyla da yüzleri bakışık oluyor. ama bu bakışım yüzde yüz bir kesinlik göstermiyor, her iki yarı küçük farklarla birbirlerinden ayrılıyorlar. yüz resimleri ikiye bölünür, her iki yarı birbirleriyle eşleştirilirse asıl yüzden, az da olsa farklı görüntüler ortaya çıkıyor. aşağıda amerikalı yazar ve ozan edgar allan poe’nun resmi üstünde yapılmış böyle bir işlem bunu örnekliyor.</Page><Page Number="190">190  kimi zaman ünlü kişilerin, özellikle de politikacıların böyle düzenlenmiş resimleri onların büründüğü yumuşak ve sevecen dış görünüşleri ile sert ve asık yüzlü gerçek yüzlerini ortaya çıkarması bakımından ilginç oluyorlar. yüzün iki yarısı arasındaki bakışımsızlık gereğinden fazla olursa rahatsızlık verici olabiliyor. yaşlanma bunu daha da belirginleştiriyor. onun için tiyatro ve sinema oyuncularının yüzlerine makyaj yapılarak ya da uygun bir saç modeli seçilerek bu kusurun giderilmesine çalışılıyor. değişiklik arayan fotoğrafçılar bu özellikten yararlanarak bir kişinin ikiye bölünüp tersten yan yana getirilmiş fotoğrafını değişik iki kişinin resmiymiş gibi gösterdiği de oluyor.   yüzlerin iki değişik yarısı kişilik özellikleriyle de özdeşleştirilmiş. örneğin sağ yarının daha erkeksi, sol yarının ise daha kadınsı olduğu söyleniyor. bu nedenle portre ressamları erkekleri sağ, kadınları ise sol yarıları gözükecek biçimde resmediyor, böylece onların özelliklerini daha belirgin bir biçimde ortaya çıkarıyorlar, örnek olarak seçtiğimiz ingiltere kralı 8. henry ile bir süre onun eşi olan ann boleyn’in portrelerinde olduğu gibi. anımsarsanız leonardo da vinci’nin resmini yaptığı liza hanım’ın da yüzünün sol yanı daha belirgin biçimde görülüyor. büyük bir olasılıkla portre resmi çeken fotoğrafçılar da bunu bilip gözetiyorlar. dilerseniz bütün bunları bir tür iki yüzlülük diye de yorumlayabilirsiniz.   yüz algılamasıyla ilgili ilginç bir konu da anne, baba, çocuklar ile yakın akrabaları arasındaki yüz benzerlikleri ile ilgili. araştırmalar bunun daha çok yakıştırmalara dayandığını ortaya koymuş. deneklere gösterilen resimlerdeki kişileri tanıyan, ya da onların akraba olduğunu bilenler daha çok benzerlik bulurken onları tanımayan ve aralarında akrabalık ilişkisi olduğunu bilmeyenler görece daha az benzerlik görmüşler. bunu beynimizin eksiklikleri tamamlama, fazlalıkları görmezden gelme becerisi ile seçici algılama özelliğine dayanarak açıklamak olası. anlaşılan benzetmelerde nesnel yargılardan çok öznel değerlendirmeler daha ağır basıyor.   araştırmalar yüz algılamasında deri renginin önem taşıdığını ortaya koymuş. bu nedenle sinema oyuncuları gibi bilinip tanınan kimi kişilerin fotoğrafları üstünde renk değiştirme işlemi uygulanırsa onları tanımak kolay olmadığı gibi çoğu kez olanaksız bile olabiliyor. bizim burada yaptığımız gibi...                yüz algılamasında gözlenen ve yukarda anlatılanla bağlantılı olduğu anlaşılan bir yanılsama ise fotoğrafçılıkta ve sinemada kullanılan ama bilgisayar gibi sayısal görüntüleri işleyen araçlarda da bulunan parlaklık ve zıtlık (kontrast) ayarlarına dayanıyor. bunlar resimleri en olumlu ya da istenen ışık düzeyine getirmeye yarıyorlar. yanılsama zıtlık ayarlamasıyla görüntü çizgilerinin daha katı ya da yumuşak biçime getirilmesiyle oluşuyor. aynı portre fotoğrafı değişik zıtlıktaki ışık koşullarında bir kadın bir erkek yüzü gösteriyormuş gibi algılanıyor. doğal olarak bunu her zaman sağlamak kolay değil. ama aklınızda bulunsun, birinin fotoğrafını ya da filmini çekiyorsanız onun görüntüsünü bu ayarları kullanarak istediğiniz yönde vurgulayabilirsiniz.   yüz algılaması tanıtmacalar açısından önem taşıyan bir olgu. pek çok ürünün logosunda ya da paketinin üstünde gülümseyen, gülen bir yüz oluyor, bu da alıcılar üstünde olumlu etki uyandırıyor. bunun akla gelmeyen bir örneği saatlerde görülüyor. saat üretici ya da satıcıları onları genellikle 10’u 10 geçeye ayarlarlar. bunun nedenleri arasında saatlerin bu konumda gülen bir yüze benzemesi de bulunuyor.</Page><Page Number="191">191   başka görsel yanılsamalar  buraya kadar yazılanları okuduktan sonra böyle bir başlıkla karşılaşınca insanın daha başkaları da mı var, diye sorması çok doğal. gerçekten de buraya kadar sayılanların dışında kalan görsel yanılsamalar oluyor.   bunlardan biri tül perde etkisi ya da “moire” örüntüleri. üst üste binmiş tül perdelerde kimi şekillerin oluştuğunu gözlemişsinizdir. hele perde kıpırdarsa bu görüntüler daha da belirgin bir biçimde ortaya çıkar. bunların üstünde fazla durulmaz, çoğu kez gölge olarak algılanırlar ama bunlar sanal görüntüler, birer görsel yanılsama, başka bir deyişle, olmayan bir şeyin varmış gibi görülmesi. isterseniz perdecilerin örnek olarak verdiği iki tül parçasıyla bunu siz de deneyebilirsiniz. çiçekçiler de kimi zaman çiçeklerini tüllere sarıyorlar.   bu kumaşın yarattığı görsel yanılsama etkisini başka bir biçimde oluşturma olanağı var. saydam ortamlar üstünde yer alan örüntüler birbiri üstünden kaydırılınca da aynı etkiyi yaratıyorlar, orada olmayan şekiller ortaya çıkarıyorlar. bunun en yalın örneği karelerden oluşan ızgaraların döndürülmesi, yana kaydırılması ya da büyütülüp küçültülmesiyle elde ediliyor. noktalardan, dairelerden, düz, dalgalı ya da zikzaklı çizgilerden oluşan başka örüntüler de benzer biçimde gerçekte olmayan şekillerin oluşmasını sağlıyor.   bu etkinin yabancı dillerdeki adı fransızca ipekli bir dokumayı anlatan “moire” sözcüğünden geliyor, pamuklu ya da sentetik dokumalar için kullanıldığı da oluyor. önemli olan dokumanın sık değil boşluklu, ya da arkasını da gösterecek kadar ince olması. onun arapça ya da farsça nitelikli kumaş anlamındaki “mukhayyar” sözcüğünden geldiği düşünülüyor. ingilizcesi olan “mohair”, moher biçimindeki okunuşuyla türkçeye tiftik (tiftik keçisinin ince, yumuşak, parlak yünü) karşılığı olarak girmiş. anlaşılan bu yanılsama ilk kez bu tür kumaşlarda gözlendiği için bu adı almış.   tül perde etkisi çok ince çizgilerle kurulmuş iç içe daire ya da eğrillerde kendiliğinden oluşabiliyor. onları bilgisayarların çizim yapmaya elverişli yazılımları aracılığıyla da oluşturma olanağı var. bu tür şekiller küçültülüp büyütüldüklerinde, kendilerinde bir değişme olmaksızın benzer bir etki yaratıyorlar. moire’lar basılı resimlerde istenmeyen bir etki olarak da ortaya çıkabiliyor. zaman zaman sanatsal amaçlarla kullanıldıkları oluyor ve buraya kadar anlatılanlardan farklı bir görsel yanılsama türü oluşturuyorlar.   benzer bir biçimde kutuplanma (polarma, polarizasyon) da istenmeyen görüntü bozulmalarına neden olabiliyor. fotoğrafçılıkta onun olumsuz etkisini gidermek için objektiflerin önüne takılan filtreler kullanılıyor.   tül perde etkisine pek çok yerde raslanıyor. doğal örnekler arasında kelebek ya da kuşların kanatlarındaki pul ya da tüyler var. özellikle bunların yakın çekim fotoğrafları bu etkiyi çok açık biçimde gösteriyor. üstünde ebru benzeri motifler bulunan cam vazolar bu etkiyi gösterebiliyorlar. insan yapısı neslerden sinek telleri, ağ ya da ızgara oluşturan her türlü nesne, sargı bezleri, naylon çoraplar da öyle.   sanatçıların bu etkiyi bilinçli olarak kullandığı görülüyor. optik sanat, kinetik (devinimli) sanat gibi akımlara bağlı olanlar yapıtlarında bu etkiden yararlanıyorlar. victor vasarely kitaplarının birinde saydam kağıtlar üstünde kendi bulduğu örüntüleri vermiş, okuyucular da bunlarla tül perde etkisi uyandıracak düzenlemeler yapabiliyorlar. rob scharein, tony azevedo, xah lee gibi bilgisayar kullanarak çalışanlar da var. keith enevoldsen internet sayfasında bu amaçla kullanılabilecek örüntülere yer vermiş. tül perde etkilerini görüntülemek amacıyla yapılmış optik-mekanik araçlar bulunuyor.   tül perde etkisi üç boyutlu nesnelerde de oluşabiliyor. bu kimi zaman mimarlık yapıtlarında olduğu gibi istenmeden ortaya çıkan bir olgu. kimi zaman da yontucular onu belli bir devinim duygusu uyandırmak için bilerek kullanıyorlar.</Page><Page Number="192">192                                                  tül perde etkisi yaratmak amacıyla yalnızca düz çizgiler kullanılırsa arka arkaya gözüken parmaklık çubuklarını anımsatıyorlar, bunu “parmaklık etkisi” olarak adlandırmak yanlış olmasa gerek. bu etkiyi tarak gibi düz çubuklardan oluşan iki nesneyi üst üste koyup döndürerek ya da birbiri üstünden kaydırarak gözlemek olası. bu etki bir nedenle üst üste binen pencere storlarında da oluşabiliyor. onunla “kinegram” adı verilen ve devinen resimler oluşturan düzenekler de kurulabiliyor. (parmaklık etkisi için ek 4’deki kinegram’a da bakabilirsiniz.)   bir başka ilginç görsel yanılsama resim çerçevesi içinde çapraz olarak yer alan nesne görüntülerinde gözlenmiş. böyle resimlerin tıpa tıp aynı ikisi yan yana konduğu zaman sağda olanındaki nesne soldakine göre daha eğikmiş gibi gözüküyor. direk, kule gibi görüntülerde bu hep ortaya çıkan bir olgu. bu yanılsama düşey nesne görüntülerinde değil, uzağa doğru giden demiryolu rayları gibi yatay olanlarda da görülüyor. yalnız burada soldaki görüntü daha eğikmiş izlenimi uyandırıyor.   bunun nedeni algılama düzeneğimizin iki görüntüyü tek bir görüntü gibi yorumlaması. doğal koşullar altında iki direk ya da kule aynı açıyla yükselirse derinlikçizim (perspektif) uyarınca görüntülerinin dış çizgileri bir noktada birleşiyormuş gibi gözükür. algılama dizgemiz de bunu hesaba katıyor. çizgileri birbirine koşut görüntülerle karşılaşınca kendiliğinden bir düzeltme yapmaya çalışıyor ve yanılsama ortaya çıkıyor. kısacası, bu yanılsamanın derinlik algılamasıyla bir ilgisi yok, görüntülenen nesnelerin yan yana iki resmi olarak değil tek bir resim gibi</Page><Page Number="193">193  görülüp yorumlanmasından kaynaklanıyor. bu yanılsama çok yeni, frederick a. a. kingdom, ali yoonessi ve elena gheorghiu tarafından bulunmuş, 2007 yılında “yılın görsel yanılsaması” yarışmasında birinci ödülü kazanmış.</Page><Page Number="194">194   atmosferik yanılsamalar  başlarda bir yerde ılgım, yalgın, pusarık gibi türkçe adları da olan serapların tam bir görsel yanılsama sayılmadığını söylemiştik. bunun nedeni onların bir duyum ya da algılamaya dayanmayışı, atmosfer katmaları arasındaki ısı farkından dolayı oluşmaları. onları görüntüleyen fotoğraflar da bunu kanıtlıyor. gene de olmayan bir şeyi varmış gibi görme ile ilgili olduğu için burada onları da kısaca görüntüleyelim.                serapların yalnız karada, özellikle çöllerde oluştuğu düşünülür. oysa denizlerde, hatta kutuplara yakın bölgelerde de oluşabiliyorlar. en yalın örneği ise sıcak bir havada karayolları üstünde su birikintilerine benzer yansımaların görülmesi.               seraplarda görüntü bir yansıma sonucu ortaya çıktığı için baş aşağı gözüktükleri de oluyor. çöl serabı gökyüzünü yansıttığı için su birikintisiymiş gibi algılanıyor. kimi uç örneklerde 100 km uzaktaki görüntülerin bile yansıyıp serap olarak görünebildiği belirlenmiş.   bu tür görüntülere genel olarak “atmosferik yanılsamalar” adı veriliyor. bunlar hava katmanlarının arasından geçen ışıklarda oluşan kırılma ve yansımalara dayanıyorlar. aralarında gökkuşaklarının oluşması, güneş ya da ayın doğarken daha büyükmüş gibi görünmeleri, kutuplara yakın yerlerde gözlenen ve kuzey ışığı olarak da adlandırılan “aurora borealis”ler, ikili, hatta üçlü güneş doğuşu ya da batışı, güneş batarken bir dikdörtgen gibi algılanması ya da üstünde yeşil bir ışığın belirmesi, ayın çevresinde aylalar (haleler) oluşması türünden olaylar var. bunların bir bölümü çıplak gözle görülebilirken bir bölümü ancak duyarlı araçlarla belirlenebiliyor. (gökkuşaklarıyla ilgili bilgiler için ek 3’deki renk algılaması bölümüne bakılabilir.)</Page><Page Number="195">195  buraya kadar gelmişken bir adım daha atıp uzaya çıkmaya ne dersiniz? ışık olan her yerde görüntü de oluyor, bunlarda da yanılsamalar oluşabiliyor. uzayda ışık olduğuna göre orada da yanılsamaların olması çok doğal. el feneri gibi araçlarla olan deneyimlerimiz bize ışığın kaynağından çıktıktan sonra hedefine varıncaya kadar düz bir doğru üstünde yol aldığını gösteriyor. uzaydaki bir kaynaktan gözümüze gelen ışık da öyle - ama her zaman değil. kütle çekimi güçlü yıldız, kuazar ya da karadelik gibi gök cisimleri ışıkta eğilmeler, kırılmalar yapıyor, sapmalara yol açıyor. dolayısıyla uzaydan bize ışık gönderen bir nesnenin görüntüsünde bozulmalar oluyor, hatta birden çokmuş gibi bile algılanabiliyor.    iki örneğe daha değinelim. bunlardan birincisi italyan gökbilimcisi (astronomu) giovanni virginio schiaparelli’nin (1835-1910) yaptığı bir gözlemden kaynaklanıyor. 1877’de mars (merih) gezegenini incelerken gördüğü oluşumları “canali” sözcüğüyle tanımlamış. bu da öteki dillere kanal olarak çevrilmiş. kanal sözcüğü daha çok insan yapısı bir olguyu anlatırken canali sözcüğü italyancada ırmak yatağı gibi doğal oluşumları anlatmak için de kullanılıyor. bu yanlışlık uzun süre bu gezegende akıllı canlıların olabileceğini düşündürmüş. araştırmacılar onların haritasını çıkarmak için uğraşmışlar. daha sonra mars’da kanallar görmenin bir görsel yanılsamaya dayandığı anlaşılmış.   ikinci örnek gene bu gezegenle ilgili. zaman zaman onunla ilgili olarak uzay araçlarından çekilen fotoğraflar yayınlanıyor ve bunlardaki insan yüzü ya da gövdesine benzeyen görüntülerin başka akıllı canlılar tarafından yapılmış olduğu ileri sürülerek heyecan yaratılıyor. bu fotoğrafların yakından incelenmesi ya da aynı yerin değişik noktalardan alınmış fotoğrafları bunların görsel yanılsama olduğunu kanıtlamış. bu görüntülerin bir bölümü ışık-gölge koşullarına bağlı olarak ortaya çıkıyor, önemli bir bölümü ise daha önce sözünü ettiğimiz yakıştırmalara, yani pareidolyalara dayanıyor.                  tepe yanılsaması  doğal olguların neden olduğu görsel yanılsamaları anlatmışken tepe yanılsamasına da değinelim. kimi yerlerde eğimli bir yol oluyor, arabalar kendiliğinden, yani motora bağlı olmadan, yer çekimini hiçe sayarcasına, yokuş yukarı gidiyormuş gibi gözüküyorlar. örnekleri bir ara televizyonda da gösterilmişti. italyan davranışbilimcisi paola bressan “yer çekimine karşı koyan tepe”, “manyetik tepe”, “sihirli tepe” gibi adlarla anılan ve genellikle yer çekiminde ya da yeryüzündeki manyetik alanlarda gözlenen düzensizliklerle açıklanan bu durumun gerçekte bir görsel yanılsamadan başka bir şey olmadığını anlatıyor.   bu araştırmacı italya’nın ariccia yöresinde böyle bir yol bulunduğunu, onun uzakta görülen bölümünün yanıltıcı olarak yukarı doğru eğimliymiş gibi algılandığını, gerçekte ise bu yol parçasının hafifçe aşağı doğru eğimli olduğunu söylüyor, internet sitesine onun resmini de koymuş. yapılan gözlem ve laboratuvar deneyleri sonucu çevre koşullarının, yanıltıcı bir ufuk çizgisinin ve tepe eğimlerinin abartılı bir biçimde algılanmasının bu yanılgıya neden olduğu anlaşılmış. yanılsamaya neden olan bölümleri 50-90 m kadar bir uzunlukta ve görece dar olan, doğal tepelerle çevrili ve yakınlarında her hangi bir yapının bulunmayışı gibi özellikler taşıyan bu tür yollara yeryüzünün çeşitli yerlerinde raslanıyor, bunlardan biri de kıbrıs’da bulunuyor.</Page><Page Number="196">196   günlük yaşamda yanılsamalar  günlük yaşamımızda görsel olanlar da olmak üzere çeşitli yanılsamalarla karşılaşıyoruz ama onları her zaman bilinçli olarak algılamıyoruz. kimine alışmış oluyoruz, kimini göz ardı ediyoruz. japon araştırmacı akiyoşi kitaoka internet sayfalarından birini böyle olan görüntülere ayırmış. aşağıdaki resim de bu tür yanılsamalara bir örnek. burada görünen demir bahçe kapısı yarı açık gibi mi gözüküyor yoksa menteşelerinden çıkmış da bir yana doğru yaslanıyor mu, ilk bakışta kestirmek güç.                    benzer görüntülere başka yerlerde de raslamak olası. belli bir yere düşen bir gölge birden bire orada olması olanaksız bir nesnenin gölgesiymiş gibi algılanıveriyor. ya da cansız bir nesne canlı bir varlıkmış izlenimi uyandırıyor. bir bakıyorsunuz sıradan bir ev eşyası tül perde (moire) etkisi veriyor. belli ışık koşullarında esinti sağlayan aygıt (vantilatör) çalışmasına karşın duruyormuş gibi gözüküyor. kim bilir, belki sizin evinizdeki yemek takımının bıçağı da bizimki gibi saydamdır ve arkasını gösteriyordur. bardaklarımızın da çok geçimli olduğunu söyleyemeyiz, biri yanlarına yaklaşırsa hemen onu eğip bükmeye çalışıyorlar. siz de bir bakın bakalım, benzer olgularla karşılaşacak mısınız...               yandaki silindirlerden oluşuyormuş gibi gözüken görüntüyü de yorumlamak kolay değil. onu önce birbirine yaslanmış ya da birbiri üstünde dengelenmiş (ve alttaki dik duran) iki tavla pulu gibi algılama olanağı var. başka bir yorum da onu yoldaki bir kirli su ağının (kanalizasyonun) deliği ve kapağı diye görmek. bunun da iki seçeneği var: kapak deliği yarım mı kapatıyor, yoksa altından bir biçimde desteklediği için deliğin daha üstünde bir yerde mi duruyor? bu yorumların hepsi olabileceğinden beynimiz kararsız kalıyor, bu şekil de çok görünümlülüğüyle bir görsel yanılsama oluşturuyor.</Page><Page Number="197">197  ikili görünümüyle kararsızlık yaratan yanılsamalar arasında sayılabilecek bir başka görsel yanılsama da “bulunduğunuz yer”, “şimdi buradasınız” gibi iletiler içeren yön belirtici panoların oluşturdukları. bu tür iletilerde biri panonun oluşturduğu düşey, öteki de onun önündeki izleyicilerin üstünde durduğu yatay olmak üzere iki düzlem bulunuyor. kimi zaman düşey düzlem üstüne getirilmiş olan ve bulunulan noktayı gösteren bir okun pano düzlemindeki plan ya da harita üstünde bir yeri mi, yoksa onu izleyenlerin bulunduğu düzlem üstünde bulunan birini mi gösterdiğini kestirmek kolay olmuyor.                   çok görünümlü resimlerin değişik bir kullanım alanı var. oyun kağıtlarını düşünün, iskambil kağıtları üstündeki resimler hangi biçimde tutulurlarsa tutulsunlar aynı görüntüyü verecek biçimde düzenleniyorlar. doğal olarak bu görsel yanılsama değil. ama kimi çok görünümlü resim ya da yazıları, yani ambigramları, bu şekilde düzenlemek olası. daha önce de andığımız edi lanners’in yayımcılığını yaptığı kitapta bunun eski bir örneği verilmiş. söz konusu oyun kağıtları üstünde bulunan ve sıradanmış gibi gözüken resimlerin her biri tam on ayrı yüz gösteriyor.                  bu çalışmada benim gözlemlediğim yanılsamalara da yer verildi. bunlara biri iki tane daha ekleyelim. yandaki şekilde görülene benzer ışınsal düzenlemeler bir yöne kaydırıldığında dönüyormuş gibi gözüküyorlar. benzer biçimde almanca genug (yeter) sözcüğü düşey yönde kaydırılınca düz değil de eğri imiş gibi algılanıyor. bunlar kolay kaydırılabildiğinden en iyi bilgisayar ortamında gözlenebiliyorlar.   bir arkadaşımızın evinde bulunan duvar saatine gözüm her iliştiğinde saniye kolu geri gidiyormuş gibi gözüküyor. aslında onun öyle bir şey yaptığı yok ama her bakışta beni bir an için aldatmayı başarıyor. sayısal (dijital) saatlerde kimi sayılar tersten okunabiliyor. kedilerimiz karanlıkta pencerenin önünde yüzleri bize dönük olarak oturduklarında içerden gelen ışıkla parlayan gözleri dışarsının aydınlığı ile birlikte görülünce orada bir kedi karaltısı üstünde açılmış iki delikmiş gibi bir izlenim uyandırıyor. karşımızdaki apartmanlardan birinin arkasındakinin üstüne düşürdüğü gölge bir şişeyi anımsatıyor. bir akvaryumun köşesinden kızımın çektiği fotoğraf da içerde iki dalgıç varmış gibi gösteriyor, oysa orada yalnız bir kişi var. kediniz varsa derdiniz var demektir, özellikle mart ayında onları damdan indirmek olanaksız. doğal olarak bunlara benzer gibi başka gözlemler yapmak olası.</Page><Page Number="198">198   aynalar  yansımanın yol açtığı yanılsamalara daha önce değinmiştik. aynalar özellikle yansıma etkilerini gözlemek için çok iyi bir ortam. bulunduklarından beri insanları etkilemişler, pek çok öykü ve söylencede yer alıyorlar. eski yunan söylencebiliminde (mitolojisinde) medusa’dan söz ediliyor. gorgonların kraliçesi olan bu kadının saçları tümüyle yılanlardan oluşuyormuş ve o kadar çirkinmiş ki, ona kim bakarsa taş kesiliyormuş. kahraman perseus onu öldürmeye karar vermiş. bronz kalkanını silip parlatarak onu bir aynaya çevirmiş. bu kalkanın koruması altında medusa’ya yaklaşmış, medusa da aynadaki yansımasını görünce taş kesilerek ölmüş.   bir başka söylenceye göre buluşlarıyla tanınan eski yunan matematikçisi syrakusa’lı archimedes (arşimed, yaklaşık iö 287-iö 212) ayna işlevi gören kalkanlar kullanarak güneş ışınlarını gemilerin üstüne yansıtmış, iö 214-212 yılları arasında kenti kuşatan roma donanmasını yakmayı başarmış.   bu arada onun buluşu olan su vidasının da bir görsel yanılsamaya yol açtığını söyleyelim. bir eksen üstüne yerleştirilmiş sarmaldan oluşan bu araç döndüğü zaman ekseni üstünde dairesel bir devinim yapmasına karşın sürekli yukarıya doğru ilerliyormuş izlenimi uyandırarak bir tür “berber direği” yanılsaması oluşturuyor.  yeniden aynalara dönersek, alman halk bilimcisi grimm kardeşlerin (jacob, 1785–1863 ve wilhelm karl 1786–1859) derlediği pamuk prenses ve yedi cüceler masalında cadı kraliçe büyülü aynasına ülkedeki en güzel kadının kim olduğunu sorar. lewis carroll takma adını kullanan ingiliz yazar ve matematikçisi charles lutwidge dodgson’un (1832-1898) başyapıtı olan alis harikalar diyarında ise romanın kahramanı olan alis bir aynadan geçerek olağanüstü ülkeye girer.   ayna kullanmanın öğrenilen bir olgu olduğu anlaşılıyor. hayvanların önemli bir bölümü ondaki görüntüleri bir türlü anlayamıyorlar. kedilerin aynadaki görüntülerini başka bir kedi sanıp ona saldırdıkları oluyor. buna karşılık büyük maymunlar, yani goril, orangutan ve şempanzeler, yunus, fil ve saksağan gibi gibi görece daha akıllı olanları aynada kendi görüntülerini tanıyorlar. onların, üstlerine bulaşmış leke gibi, olağandışı bir şey görürdükleri zaman bundan kurtulmak için temizlenme davranışlarına giriştikleri gözlenmiş. insanlar bile beklemedikleri zamanda bir aynayla karşılaşırlarsa ürkebiliyorlar. zaman zaman korku filimleri bunu kullanıyor.   eski bir öykü ayna kullanmanın öğrenilen bir şey olduğunu oldukça iyi bir biçimde örnekliyor: çinli bir tüccar alışveriş için gittiği kentten bir el aynası alır. ama köyüne döndüğünde onu ailesine göstermeyi unutur. kızı onun eşyaları arasında aynayı bulunca hemen annesine koşar, ay annee, babamın kentte bir kadın arkadaşı var her halde, çıkınında çok güzel bir kadının resmi var, der. merakını yenemeyen anne de tüccarın çıkınına bakıp aynayı bulur. ona bakıp, ayol bula bula bu çirkin kadını mı bulmuş, diye söylenir.   aynaları kullanıyoruz ama onların kimi özelliklerini bilmiyor ya da görmezden geliyoruz. onların sağ-sol dönüştürmesi yaptığından söz etmiştik. bir de görüntüyü küçültme özellikleri var. onlara yansıyan görüntülerin uzaklığına göre aynalar görüntüleri % 50’ye varan oranlarda küçültüyorlar. onların bu özelliği daha az biliniyor.   yandaki çizimler paul tarnowski tarafından yapılan bir karikatürden alındı. soldaki özgün çizimi gösteriyor. aynaya bakan adamın yansıması da kendi büyüklüğünde. oysa bunun küçülmüş olması gerekiyor. bizim düzelttiğimiz sağdaki ise bu durumu gösteriyor. bu arada aynada kendini tersten gören adam espirisi güme gidiyor ama ne yapalım. ayna yansımalarını konu alan resimlerin çoğunda bu yanılgıyı gözlemek olası.   önceleri nitelikli ayna üretmek zor, dolayısıyla da pahalı olduğundan onun yitirilmesi ya da kırılması da olumsuz deyişlere neden olmuş. bugün bile kimi ülkelerde ayna kırılmasının yedi yıl boyunca şanssızlık getireceğinin düşünüldüğü görülüyor.</Page><Page Number="199">199  iç ve dış bükey ya da dalgalı aynaları üretmek daha zor ama onlarla da biçim bozulmaları, ters dönmüş ya da alışılmadık görüntüler oluşturmak olası. görüntüyü çarpıtıp biçimbozulmalarına neden olan aynalar eğlence parklarının gözde yerleri arasında. onların müzelerde ya da sürekli sergiler biçiminde düzenlendikleri de oluyor. bunların en eski ve ünlülerinden biri 1896 yılında isviçre ulusal sergisi için cenervre kentinde kurulan “elhamra biçemindeki (üslubundaki) labirent” olmalı. bu düzenleme 1899’da lucerne kentindeki bir açık hava müzesine taşınmış, zaman içinde görüntüyü bozan aynalar ile aynaları konu alan başka deneylerin eklenmesiyle de ilginç bir çekim merkezi durumuna gelmiş.   ayna kullanılarak yapılan labirentlerde aynalar birbirini dik kesen çizgilerden oluşan bir plana değil, eşkenar üçgenlerden oluşan 60 derecelik açılarla kurulmuş bir plan üstüne kuruluyor. bunların yarattığı çoklu görüntüler labirentin içinde yön kestirmeyi ve yol bulmayı oldukça zorlaştırıyor. parabolik aynalara dayanan oyuncaktan söz etmiştik. ressamların da zaman zaman aynalardan yansıyan görüntüleri konu edindikleri oluyor.   hiç aynaların sağaltma (tedavi) amacıyla kullanılabileceği aklınıza gelir miydi? hem de doğrudan bir görsel yanılsamaya dayanarak? bakın nasıl oluyor: bir nedenle organlarından (uzuvlarından) birini yitiren kişiler zaman zaman o organları hala duruyormuş gibi duyumlar alıyorlar, diyelim ki, kolunu yitirmişse orada bir kaşınma oluyormuş gibi geliyor. kimi zaman bu duyumlar o denli güçlü oluyor ki, bu kişiler rahatsızlık çekiyorlar. bu durum fiziksel bir nedene dayanmayıp tümüyle sanal olduğu, yani yalnızca beyin tarafından öyleymiş gibi algılandığı için de bu durumu gidermek için alınan önlemler işe yaramıyor. doktorlar ne yapacaklarını bilemiyorlar.  jack tsao adlı bir sinir bilimcisi (nörolojist), özellikle sıcak bir çatışmada bacağını yitirmiş askerlerde gözlenen bu duruma umar (çare) olabilecek bir yöntem düşünmüş ve bunu onların üstünde denemiş. yaptığı işlem aslında çok basit, askerlerin bacakları arasına uzunca bir ayna yerleştirmiş, ona bakmalarını ve sağlam bacaklarına kıvırıp düzeltme gibi devinimler yaptırmalarını istemiş.   aynada sağlam bacağın yansımasını gören askerlerin beyni bunu iki bacak var da onları devindiriyor gibi algılamış. oynatılan bacak sağlam olduğundan olmayan bacağın da öyle olması gerektiğini düşünmüş. yaşanan bu görsel yanılsama da ağrıya baskın çıkarak azalmasına neden olmuş. bir süre sonra bu uygulamaya katılan sakat askerlerin ağrı kesici ilaçlara gereksinimlerinin kalmadığı gözlenmiş. benzer bir uygulama “aynalı kutu” yöntemiyle bir nedenle işlevini tam olarak göremeyen el gibi daha küçük organların sağaltılmasında da kullanılıyor. gördünüz mü, görsel yanılsamalar neler yapabiliyor...   polisiye filimleri izleyenlerin aklına hemen sorgulama odalarında bulunan aynalar gelmiştir. bunlar arkalarında duran kişilerin görünmeden aynanın önünde bulunanları izleyebildiği özel aynalar. oluşturulan bu aldatmaca polis soruşturmalarında işe yarıyor, diyelim ki, bir saldırı söz konusu olursa hemen odaya girme olanağı oluyor. türkçe’deki “karakolda ayna var" deyişi bundan mı kaynaklanıyor bilinmiyor ama şarkılara konu olmuş. ayrıca bu adla yapılmış bir de filim var. halit refiğ tarafından yönetilen 1966 yapımı filimde sadri alışık ile fatma girik oynuyorlar.  tecimsel (ticari) amaçlarla üretilen kimi nesnelerin görsel yanılsamalardan yararlandığını öğrenmek de insanı şaşırtıyor. kimi ülkelerde bahçe araç gereçleri pazarlayan şirketler bahçe duvarlarına asılmak üzere kapı ya da pencere görünümlü aynalar üretiyorlar. bunlardan birinin internet sitesinde “..aynalarımız bahçenize ışık ve derinlik kazandırır.. ..bahçenizi daha geniş gösterir.. ..çoğu hem iç hem dış uzamlar için uygundur..”, deniyor. kolayca akla gelmeyecek bir görsel yanılsama uygulaması.   bu çalışmanın çeşitli yerlerinde ünlü rönesans ressamı leonardo da vinci’nin adını andık. o da el yazısıyla yazdığı notlarını ancak aynadan bakıldığında okunabilecek bir  biçimde ters yazarmış, bizim sözcüğü gibi. böyle sayfalarca yazısı var. bunun nedeninin onları başkalarının kolayca okuyamaması için olduğu sanılıyor. böyle yazılmış bir yazıyı ya da aynaya tutulan düz bir yazıyı okumak kolay değil. bir italyan ressam ve yazarı olan matteo zaccolini de (1574-1630) resim kuramına ilişkin yapıtını aynadan okubilecek biçimde yazmış, leonardo da vinci’den etkilendiği düşünülüyor.   internette aynalarla ilgili gülünç bir video var. tuvaletlerin önünde yer aldığı anlaşılan bir el yıkama yerinde, genç bir hanım büyük bir duvar aynasına bakarak makyajını tazeliyor. ama içeri girenler onun aynadaki yansımasını görmelerine karşın kendilerininkini göremiyorlar. bu durum karşısında da çeşitli şaşkınlık tepkileri veriyorlar. sonunda kamera şakası yapmak isteyen birilerinin aynayı düz bir cam ile değiştirdiği, el yıkama yerinin tıpa tıp aynısının da onun arkasına ters olarak yapıldığı</Page><Page Number="200">200  anlaşılıyor. makyajını tazeleyen hanımın aynadaki görüntüsünün ise onun ikiz kardeşi olduğu ortaya çıkıyor.   yapı sanatından söz ederken aynalı salonları bulunan saraylar olduğunu anlatmıştık. iran’da ayrıca aynalı odalar olurmuş ve bu ülkede yeni evlenenler geleneksel olarak bu odalarda resim çektirirlermiş.                  aynalar kullanarak ilginç görüntü bozulmaları ve görsel yanılsamalar kurgulama olanağı var. düz aynalarla havada asılı duruyormuş gibi bir görüntü oluşturmak olası. karşılıklı duran aynaların droste etkisi uyandırdığını söylemiştik, başka bir deyişle bunlar aynı görüntüyü sonsuza dek yansıtarak sanal bir derinlik duygusu uyandırabiliyorlar. ayrıca gökkuşağı oluşturmak, sihirbazlık gösterileri düzenlemek amacıyla da kullanılabiliyorlar. (aynalarla ilgili kimi deneyleri ek 5’de yer alan gör, dene, anla başlıklı bölümde bulabilirsiniz.)   piramitsel, konik ya da silindirik aynaların anamorfik resimlerin görülmesinde kullanıldığını anlatmıştık. içbükey aynalar görüntüyü başaşağı çeviriyor, dışbükey aynalar da görüntüyü küçültüyorlar. çiçek dürbünleri de (kalayoskoplar da) aynalara dayanıyor. çinli fotoğrafçı li wei (1970) büyük bir aynanın ortasına bir delik açarak başını içinden geçiriyor ve bu durumda resmini çektiriyor, böylece başı havada asılıymış gibi görünüyor. daha önce anmış olduğumuz japon sanatçısı şigeo fukuda’nın da ayna kullanarak hazırladığı bir kurulum var. çeşitli nesneleri öylesine bir araya getirmiş ki, bunların aynadaki yansıması orada bir piyano varmış gibi gözüküyor.   aynaların sahne ve gösteri sanatlarında da kullanıldığını anlatmıştık. bunun sinemaya uyarlanmış ilginç bir örneği var. alman görüntü yönetmeni ve görsel efekt uzmanı eugen schüfftan (1893-1977) kendi adıyla anılan bir yöntem geliştirmiş, aynalar kullanarak oyuncuların küçük maketler biçiminde hazırlanmış dekorların önünde ya da içinde gözükmelerini sağlamış. ilk kez 1920’li yıllarda kullanımaya başyan bu yöntem “mavi perde” adlı teknik geliştirilceye kadar pek çok filimde kullanılmış.</Page><Page Number="201">201   mercekler  gözlük, büyüteç, dürbün, teleskop, mikroskop, periskop gibi araçlardaki ayna ve mercekler görüntüleri büyütüp yaklaştırarak ayrıntılarını algılamamızı sağlıyorlar. büyüteçlerin neden olduğu bir görsel yanılsamayı kolaylıkla sınamak olası. bir büyüteçi para, pul gibi küçük bir nesnenin üstüne tutar da uygun bir açıdan bakarsanız hem o nesneyi, hem de büyüteç üstündeki görüntüsünü görebilirsiniz. başka bir deyişle, o nesneyi birken sanki iki taneymiş gibi algılayabilirsiniz. ya da daha büyük bir nesne üstündeki bir büyütce uzaktan bakılınca aynı nesne hem büyük hem küçük olarak görülür. bunların böyle olduğunu bildiğimiz için de bu tür ikili görüntülerin birer yanılsama olduğunu düşünmeyiz.   görüntüyü değiştiren çeşitli mercekler var. bunlardan biri de “fresnel merceği”. adını onu bulan fransız fizikçisi olan augustin-jean fresnel’den (okunuşu: fre’nel, 1788-1827) alıyor. fresnel özellikle deniz fenerlerinde kullanılmak üzere hem daha güçlü hem de daha az gereç gerektiren, dolayısıyla da daha hafif ve etkili bir yöntem araştırırken bu merceği bulmuş. günümüzde fresnel mercekleri plastikten yapılıyor ve neredeyse ince bir karton kalınlığında oluyor. kullanım alanı da ışıldaklardan tepegöz gibi görüntü yansıtan aygıtlara, fotoğraf makinalarından güneş erkesi (enerjisi) toplayan fotosellere kadar oldukça geniş.   her mercek gibi fresnel mercekleri de görüntüyü değiştirdikleri için görsel yanılsamalara yol açabiliyorlar. cam merceklerle karşılaştırıldığında görece daha büyük ve ince olabildiklerinden belli bir esneklikleri oluyor, bu da görüntülerde biçimbozmaları (deformasyonlar) oluşturabiliyor. cam merceklerin yüzleri iç ya da dış bükey olduğundan görüntüler kenarlara doğru bulanıklaşırken fresnel mercekleri düz oluyor, ilettiği görüntü de bütün yüzeyi boyunca netliğini yitirmiyor. onları küçük parçalar biçiminde üretme olanağı olduğundan çok parçalı görüntüler verebiliyorlar. ayrıca onlarla anamorfik resimler elde etmek olası.                  bir zamanlar moda olan ya da tanıtmaca amacıyla dağıtılan plastik anahtarlıkları anımsar mısınız? hani yüzleri tırtıklıdır da sağa sola ya da yukarı aşağı çevrildiklerinde üstlerindeki resimler değişir? o da aslında bir çok görünümlülük örneği. küçük tırtıklar gerçekte ince uzun mercekler, altlarında da ince şeritler biçiminde düzenlenmiş iki farklı resim bulunuyor. küçük bir devinim merceklerin bir o resme bir bu resme odaklanmasını sağlıyor. okul cetvellerinin üstünde de bunlardan olurdu.   günümüzde bunların teknolojisi oldukça gelişmiş durumda, ikiden çok resim gösterebildikleri gibi üç boyutluluk izlenimi uyandıranları, kısa canlandırmalar oluşturanları, görüntüyü büyütüp küçültenleri, bunların hepsini birden yapanları bile oluyor. iki görüntüyü aynı yerde gösterebildikleri için bu tür mercekler ölçü birimlerini dönüştürme amacıyla kullanılmış. kimi sanatçılar bu tekniği daha büyük tablolara uyarlıyorlar. buna “lenticular art”</Page><Page Number="202">202  deniyor, türkçesi merceksi sanat. philip straub ile başka sanatçıların hazırladığı tablo ya da ası (afiş, poster) büyüklüğünde bu tür resimler var.   son zamanlarda bunların yapıştırmalar biçiminde hazırlanmış olanları kırtasiyecilerde bulunuyor. üstlerinde çeşitli hayvan görüntülerinin yer aldığı bu merceksi resimler alttaki örnekte görüldüğü gibi aynı kare üstünde bakış açısına göre değişen iki farklı resim içeriyorlar.                   suyun da ışığı yansıtma ve kırmasının yanı sıra mercekler gibi büyütme özelliği var. su içinde çekilen fotoğraflar bunu oldukça iyi bir biçimde gösteriyor, bunlar kimi zaman ilginç görsel yanılsamalar oluşturuyorlar.                  yukarda ayna ve mercekleri kullanan araçlardan söz ederken periskobu da andık. persikop denizaltı, tank, siper gibi yerlerde kullanılan, bakanın başını çıkarmadan güvenli bir biçimde çevreyi gözlemesini sağlayan bir araç. o da eski yunanca “peri” (çevresinde, etrafında) ve “scopus” (bakmak) sözcükleriyle oluşturulmuş, bir süre “polemoscope” adıyla da anılmış. en önemli özelliği düz bir engelin ya da bir köşenin arkasını göstermesi. bu araç da ilk kez bir görsel yanılsama oluşturarak insanları şaşırtmak amacıyla kullanılmış. yazar amedee guillemen 1877’de yazdığı the forces of nature (doğanın güçleri) adlı yapıtında ondan şöyle söz etmiş:   “..bir kaç yıl önce fakir bir adam louvre kıyılarında duruyor, izleyenlere de büyük bir kaldırım taşının önüne yerleştirdiği sihirli dürbünüyle karşıdaki enstitü yapısı göstererek onları şaşkına çeviriyordu. gerçekte saydam olmayan nesnelerin içinden görüntü veriyormuş gibi gözüken bu sihirli dürbün ortasından ikiye bölünmüş bir teleskoptan başka bir şey değildi. onu tutan ayaklar alttan dürbünün (birbirinden ayrı duran) iki ucunu birleştiriyor, bu düzeneğin içinde de 45 derecelik açıyla yerleştirilmiş dört ayna yer alıyordu..”</Page><Page Number="203">203  işte size günümüzde daha çok askersel amaçlarla kullanılan bir aracın kısa öyküsü. günümüzde kimi fotoğraf makinası üreticilerinin periskop benzeri objektifler yapıp pazarlayarak kendi markalarını daha çekici kılmaya çalıştıkları oluyor. benzer bir aracı karton ve aynalar kullanarak da yapmak olası. bilgisayarlı tasarım ve canlandırma tekniklerini kullanan yöntemler çıkmadan önce mimarlar bu tür basit bir periskop ile yaptıkları maketlere bakar, belli bir ölçeğe göre küçültülmüş bu modellerin dış ya da içlerinin göz hizasından bakıldığında nasıl görüneceğini gözleyerek tasarım kararlarının doğru olup olmadığını sınarlardı.                    aynalarla sağaltma yapıldığını anlattığımız bölümü anımsayacak mısınız? benzer biçimde dürbünlerden de yararlanıldığını söylersek çok şaşırmayacaksınız demektir. herkesin bildiği gibi, dürbünler doğru bakıldığında görüntüyü büyütür, tersten bakıldığında ise görüntü küçülür. oxford üniversitesindeki araştırmacılar ağrı duyumsanan bir vücut bölümüne dürbünle tersten bakmanın ağrıyı azalttığını, hatta varsa oradaki şişliğin bile indiğini belirlemişler. başka bir deyişle, dürbünün küçültme özelliği kullanılarak beyin aldatılmış, ağrının azalması sağlanmış.   başlarda bir yerde birden çok algılamanın gerçekleştiği durumlarda beynin görme duyusuna öncelik verdiğini söylemiştik. burada da aynı durumun söz konusu olduğu anlaşılıyor. hani bizim “gözünde büyütmek” deyişimiz vardır, her hangi bir şeyin gereğinden çok önemsendiği durumlarda kullanırız. burada bunun tersine işlediği anlaşılıyor. doktorlar, hasta bakıcılar iğne yapmak, batan bir şeyi çıkarmak gibi küçük ameliyatlar sırasında hastalarına oraya bakmamalarını önerirler. tıpkı “göz görmeyince gönül katlanır” deyişimizde olduğu gibi. bütün bunlar görsel algılamanın olduğu kadar görsel yanılsamaların da ne denli önemli olduğunu anlatmıyor mu? isterseniz siz de deneyin...                 kimi harf karakterleri (fontlar) belli bir etki uyandırmak için çift çizgili olarak düzenleniyorlar. bu da harflerin bir bölümünün içinde başka bir harf varmış gibi gözükmesine yol açarak bir tür iki görünümlülük oluşturuyor. po sözcüğünün içinde bir nota adı olan “do” sözcüğünü görmek olası.</Page><Page Number="204">204   saydamlık  aynalardan, merceklerden, camlardan söz etmişken saydamlığın da insanların ilgisini çektiğini, onun için resim, yontu, mimarlık gibi pek çok sanat dalında kullanıldığını anımsatalım.   resimde derinlikçizimin (perspektifin) saydamlığı anlatmak amacıyla kullanılan bir sözcükten türetilmiş olduğunu söylemiştik. geleneksel mimarlıkta yapıların çevresinde oluşturulan sütunlar onlara belli bir saydamlık kazandırmayı amaçlıyor. çağdaş mimarlıkta ise doğrudan cam, plastik gibi saydam yapı gereçleri kullanılıyor. betonun içine yerleştirilen ışık iletici liflerle bu yapı gerecine bile belli bir saydamlık kazandırmaya yönelik girişimler var.   saydamlığın yontuda da örnekleri görülüyor, özellikle çağdaş sanatçılar tel ya da çubuklar kullanarak saydam yapıtlar oluşturuyorlar, bunların arasındaki boşlukların izleyicilerin kafasında tamamlanması bekleniyor. ayrıca bu tür yontuların çevresinde dolanıldığında, yani devinim içindeyken izlendiklerinde, görüntülerinde küçük değişiklikler oluyor, kıpırdanmalar algılanıyor, bu da onları daha çekici kılıyor. çağdaş türk yontucusu ilhan koman’ın (1921-1986) istanbul’da zincirlikuyu’daki akdeniz yontusu bunun en iyi örneklerinden biri.                    saydamlığın ilgi çekmesinin nedeni onun da figür-zemin ilişkisi benzeri görüntüler yaratmasından kaynaklanıyor olabilir mi? bunun başka bir ilginç örneği de bir cam işleme sanatı türü olan çeşmi bülbüllerde görülüyor. aslına bakılacak olursa bu tür kapların üstünde, çok da fazla bir heyecan uyandırmayacak, birbirine koşut, eğri, ince çizgiler bulunuyor. ama saydam bir zemin üstünde yer aldıklarından arkalarını da gösteriyorlar ve bu çizgiler birden bire bir örüntüye dönüşüveriyor. böylece hem çizgi hem de örüntü olarak görülebilmeleri onlara ikili bir görünüm kazandırıyor.   ama iş bu kadarla kalmıyor. döndürüldüklerinde ya da çevrelerinde dolanıldığı zaman, yani bir devinim söz konusu olunca, bu çizgi ve örüntü de değişiyor, her bakış açısından küçük de olsa farklı bir görüntü veriyor. tül perde (moire) etkisi, parmaklık (kinegram) etkisi? hangisini beğenirseniz ona benzetin. hepsi birbirine yakın olgular çünkü. insanlar onları gözlemiş, onlardan haz almış, yeni türlerini bularak çeşitli biçimlerde kullanmış.   saydamlık görüntüleri üst üste bindirmek, böylece görsel bir etki yaratmakta da kullanılabiliyor. bir dergide çıkan bir yatak tanıtmacası (reklamı) sol sayfada bir yatak, sağ sayfada da bir park sırası (bankı) vermiş, aralarına da saydam bir sayfa üstünde yatan bir insan resmi yerleştirmiş. öyle ki, bu resim sayfalardan biri üstüne gelince parkta bir bank üstünde yatan bir kişinin, öteki üstüne gelince de tanıtmacası yapılan yatakta yatan birinin görünümü elde ediliyor. altında da seçim sizin gibi bir şeyler yazılı. etkili bir saydamlık kullanma türü.   doğal olarak saydam olmayan nesnelerin saydam yapılması ya da öyleymiş gibi gösterilmeleri de ilgi çekici olabiliyor. saydam bir saat, çanta ya da şemsiye dikkatleri hemen üstüne çekiyor. kimi küçük balıkların gövdeleri neredeyse saydam, iskeletleri ve iç organları gözüküyor. bir damla kehribarın içinde kalıp fosilleşmiş böcekler canlıymış gibi görüntüleriyle ilgi topluyorlar, onlarla yapılmış takılar da. son bir örnek de bilgisayar dünyasından: bilgisayar</Page><Page Number="205">205  ekranları saydam değildir, yani arkalarını göstermezler. onları öyleymiş gibi gösteren düzenlemeler de şaşırtıcı görsel yanılsamalar oluşturuyorlar.   saydam asetat kağıtlar üstüne getirilmiş boyalarla, ya da yarı saydam renkli plastik katmanlarıyla renklerin üst üste bindirilebileceğini, böylece gerçekte olmayan renk karışımlarının elde edilebileceğini de anımsatalım. sıradan bir kağıdın arkasına süngerle limon suyu sürdükten sonra gazete kağıdı üstünde kurutmak bu kağıda belli bir ışık geçirgenliği kazandırıyor, böylece öteki yüzünde bulunan bir resim arkasından ışık alacak bir biçimde, örneğin bir cama yapıştırılırsa cam resmi (vitray) gibi bir etki oluşturuyor.   fotoğrafçılıkta ise doğrudan doğruya x (ya da röntgen) ışınları kullanarak resim çekmek olası. bu alanda bert myers, steven n. meyers gibi çok başarılı yapıtları olan sanatçılar var.                  saydamlık aslında hem güzel hem de yararlı, onun için cam ya da çeşitli plastikler gibi o özelliği taşıyan gereçlerin kullanım alanı oldukça geniş. bunlar bir koruma sağlarken içlerinde ya da arkalarında ne olduğunu gösteriyorlar. çay içmeyi sevenler fincan değil de bardakları yeğlerler, çünkü onun kokusu ile tadının yanı sıra rengini de algılamak hoşlarına gider. ama beklenmedik bir yer ya da zamanda insanın karşısına çıkan saydamlık tehlikeli de olabiliyor. bu nedenle camları yeni takılan bir yapıda üstleri boyanarak, kağıt yapıştırılarak görünmeleri sağlanıyor. benzer biçimde tümüyle saydam bir gereçle yapılmış kapıların da kolay algılanır olmasına özen gösteriliyor, yoksa istenmeyen kazalara yol açabiliyorlar.   saydamlığa doğada da raslanıyor. doğal camda olduğu gibi kimi kristaller saydam oluyor. kimi böceklerin kanatları, balıkların yüzgeçleri ve kuyrukları da öyle. arı ve sinek kanatlarının saydam olduğu bilinir ama orta amerika’da yaşayan bir kelebeğin saydam kanatlarının olduğunu öğrenmek ilginç oluyor. saydamlığı ağaç kurbağası, ağaç kertenkelesi gibi canlılarda da gözlemek olası. aralarında iç organları ya da bel kemikleri gözükecek kadar saydam olanları var. hayvanlarda saydamlık daha çok suda yaşayan canlılarda gözleniyor. bunun nedeni saydamlığın onlara belli bir gizlemece (kamuflaj) olanağı sağlaması. akvaryumda beslenen kimi denizanalarının görülmesini sağlamak için koyu mavi duvarlar kullanmak, ışıklandırmayı da yandan uygulamak gerekiyor, yoksa onları görmek neredeyse olanaksız.   bir de sanal (sözde) saydamlık var. kimi renk kesişmelerini kullanan düzenlemelerde ortaya çıkıyor. renklerin tonunda her hangi bir değişiklik olmamasına karşın böyle düzenlemelerde üstte, yani ön planda bulunan renk altta, yani arka planda olan renk ile kesiştiği yerlerde ton değiştiriyormuş gibi oluyor, bu da sanki saydammış da altındaki rengi gösteriyormuş gibi bir etki uyandırıyor. böyle bir saydamlık etkisinin uyanabilmesi için, düzenlemenin en açık tondaki iki öğesinin yan yana gelmesi ve en koyu tondaki rengin en açık tondaki ile komşu olması durumlarında ortaya çıkıyor. birinci koşul sağlanmamışsa sanal saydamlık izlenimi oluşmuyor. bu olgu çeşitli renklerde ortaya çıkabiliyor.</Page><Page Number="206">206                 saydam nesnelerin arkası karanlık olduğu zaman bu özelliğini yitirdiklerini, ayna gibi yansıtıcı bir özellik kazandıklarını da unutmamak gerekiyor. bu nedenle gündüzleri yapılara baktığımızda camlarının arkasını göremiyoruz. buna karşılık gece olup içlerinde ışık yakılmışsa buna olanak sağlıyorlar. başka bir deyişle, saydamlık biraz da ışık durumuna bağlı.   saydamlığın kullanım alanlarından biri de giysi ve aksesuarlar. saydam yağmurluklar, şemsiyeler, çantalar, ayakkabılar ilgi çekiyor, zaman zaman da moda oluyorlar. ünlü “kül kedisi” (cinderella) masalının kahramanı da camdan yapılmış ayakkabısıyla yakışıklı prense balodaki kızın kendisi olduğunu kanıtlayabilmiş...      dikkat, görsel yanılsama !                                 küçük beyaz kareler büyük beyaz karelerle aynı parlaklıkta...</Page><Page Number="207">207   görsel yanılsamalar ve bilgisayarlar  nasıl başladığını hiç öğrenemeyeceğiz. ama insanların gözlemci olduğunu, deneyimlerini unutmadığını, bunları kuşaktan kuşağa aktardığını biliyoruz. görülen her şeyin gerçeğe uymadığını söyleyen atasözleri çok eskilerden kalma. belki avladıkları hayvanların uyguladığı gizlemece yöntemleri dikkatlerini çekmiştir. korunmak, etkilemek, süslenmek amacıyla kullandıkları giysiler, yaptıkları yüz ve beden boyamaları, taktıkları maske ve başlıklar da onları düşündürmüş olmalı. aralarından bir bölümü neden ay doğarken büyük gözüküyor da daha sonra küçülüyormuş gibi geliyor diye sormuştur. akarsulara baktıktan sonra başka yere baktıklarında tersine bir devinim algılayan, ilerde bir su birikintisi gördüğünü sanıp yanılan da olmuştur kuşkusuz. öyle ya da böyle, insanlar çok eskilerden beri karşılaşmışlar görsel yanılsamalarla.   belki de mağra duvarlarına ilk resimleri yaptıkları sırada tanışmışlardır onlarla. iö 15 ile 30 bin yıl öncesinden kalma mağara resimleri var, daha eskilerinin de olabileceği düşünülüyor. ilk görsel yanılsamayı taş devrindeki bir avcı yaşamış olmalı. arkadaşının içinde yaşadıkları mağara duvarına yaptığı boğa resmini görünce, “..uyy, ha pu canavar puraya nasil celdu..”, diyerek mızrağını ona doğru savurmuştur. şaka, şaka... büyük bir olasılıkla böyle olmamıştır. ama mağara resimlerinin bugün bizim duvarlarımıza astığımız türden süslemeci amaçları olan ya da müzelerde gördüğümüz gibi sanatsal, güzelduyusal (estetik) kaygılarla yapılmış resimler olmadığı açık. karanlık bir mağara içinde görülmesi zor bu resimlere böyle işlevler yakıştırmak abartılı bir yorum.   buna karşılık mağara resimlerinin eğitsel ve iletişimsel işlevleri olduğu düşünülüyor. av hayvanlarını tanımak ve tanıtmak amacıyla yapılmış olmalılar. onlarda yer alan insan figürleri de bu yaratıklarla başetmek için kaç avcıya gereksinim duyulduğunu belirtiyordur. araştırmacılar bu resimlerin üstünde onlara doğru fırlatılmış mızrak izleri belirlemişler. bu da onların bir tür nişan hedefi olarak kullanılmış olabileceğini düşündürüyor.   o dönemde insanlar göçebe bir yaşam sürüyorlar, avladıkları hayvanlar, topladıkları yemişler mevsim ve iklim koşullarına göre yer değiştirdikçe onlar da peşlerinden gitmişler. mağralar ise geçici olarak konakladıkları yerlerden biri. buralara yapılan resimlerin ya bir sonraki mevsimde oraya geldikleri zaman kendilerine, ya da daha sonra oraya gelecek olan öteki kabilelere o yörenin av hayvanları ile ilgili bilgi iletiyor olması da akla yakın geliyor. fransa, ispanya, portekiz, çin, avustralya ve afrika’da pek çok mağra resmi bulunmuş.   belki de ilk görsel yanılsamalar yerleşik düzene geçildikten sonra yapılan toprak çanak çömlekler üstündeki figür-zemin ilişkisine dayalı süslemelerde gözlenmiştir. çünkü yerleşik-tarımsal yaşama biçimi hem bu tür kaplara gereksinim gösteriyor, hem de onları oluşturacak olanakları sağlıyor.   eski mısırlılar yaptıkları resim ve kabartmalarda insanları hem önden hem yandan gösteren bir yaklaşım benimsemişler. bunun ikili, kararsızlık yaratan bir görüntü olduğunu farketmemiş olduklarını düşünmek zor. en eski gözlemlere ilişkin belgeler ise eski yunan, çin ya da islamlığı benimsemiş uygarlıklara kadar gidiyor. özellikle sanatçılar görsel yanılsamaları kullanmışlar.   ya en gerçekçi resimleri yapacağız diye birbirleriyle yarışan eski yunanlı ressamlar, evlerindeki odalar daha iç açıcı gözüksün diye duvarlarını kent görünümleriyle kaplayan romalılar ve onları izleyen rönesans ve barok dönem sanatçıları? bütün bu yapıtları bilinçsizce yaratmış olabilirler mi?   evet, sanatçılar... pompei’deki, makedonya’daki, fas’daki mozaikleri, granada’daki duvar süslemelerini, bursa ve isfahan’daki çinileri, agra’daki mermer işlerini ve bunlar gibi daha binlercesini yapmış olan sanatçılar. onlara bunların ne tür bir görsel yanılsamaya neden olduğu sorulsaydı ne yanıt verirlerdi acaba? ama hepsini bilinçli olarak, belli bir etki yaratmak amacıyla bulup kullanmışlar. adları ise çok daha sonra konuyor.   derinlikçizim kurallarının rönesans döneminde belirlenip resim, yontu ve</Page><Page Number="208">208  mimarlık alanlarında uygulanmaya başlaması pek çok şey değiştirmiş. fiziğin ışık olaylarını inceleyen optik dalı da yeni buluşlarla ona katılmış. 19. yy’da davranış bilimleri önem kazanmaya başlayınca algılama konusundaki araştırma ve deneyler çoğalıyor. 20. yy’ın başlarından sonra biçimlerin algılanmasına ilişkin kuramlar belirleniyor. önceleri bez, deri, kağıt üstünde yer alan görüntüler bir süre sonra fotoğraf ve filim çekme-gösterme makinalarıyla kaydedilir ve izlenebilir bir duruma gelmişler. günümüzde ise bilgisayarlar var.   bilgisayarlar ilginç aygıtlar, aslında onlar da bir tür yanılsama. gözümüzün önüne bir takım yazılı, çizili, renkli, derinliği olan, hatta devinen, ses ve müzikle desteklenen görüntüler getiriyorlar – ama gerçekte yok öyle bir şeyler. elle tutulur, gözle görülür yanları kutuları, görüntülükleri (ekranları), klavyeleri, bir de “mouse” adlı komut veren parçaları. içlerinde ise prizler, kablolar, düğmeler, havalandırma pervaneleri ve daha bir sürü anlaşılmaz düzenek bulunuyor. söylenenlere göre bütün bilgiler elektrik devreleri aracılığıyla saklanıyor, işleniyor, görselleştiriliyor. belki öyledir. ortada bir gerçeklik var ama bu, bilgisayarcıların deyişiyle, “sanal bir gerçeklik”.   gene de bu aygıtların pek çok şey gibi görsel yanılsamaları hem izleme hem de oluşturma açısından inanılmaz bir kolaylık sağladığı yadsınamayacak bir gerçek. büyük bir olasılıkla o zamana kadar bilinen görsel yanılsamaların iki katı da bilgisayarlar bulunduktan sonra üretilmiş olmalı. onlarla çizim yapma, yapıştırma resimler üretme, görüntülerde ve renklerinde değişiklik yapma, onlara ışık efektleri ekleme, canlandırmalar (animasyonlar) oluşturma olanakları olduğu kadar belli bir yanılsama türünün çeşitlemelerini üretmek amacıyla geliştirilmiş özel yazılımları (programları) kullanmak bile olası. sanatçılar bunlardan yararlanarak yeni yanılsamalar yapıyor, bilim adamları onlar aracılığıyla inceleme ve araştırma etkinliklerini sürdürüyorlar, bunların hepsi de uğraş alanı bu olmayan insanlara çok kolayca ulaşıyor. görsel yanılsamalarla ilgilenenler için bulunmaz bir nimet.   sanatları çok kabaca geleneksel, klasik ve çağdaş olarak kümelendirmek olası. bunların birincisine halıcılık, çömlekçilik, çinicilik, dokumacılık benzeri sanatlar giriyor. ikincide ise resim, yontu, mimarlık gibi sanatlar yer alıyor. sonuncu kümede ise günümüzün elektronik araçlarını, medya ortamlarında yaratılanlar bulunuyor. ilk ikisinde olduğu gibi üçüncüde de görsel yanılsamalar kullanılıyor, pek çok sanatçı yapıtlarıyla yeni, alışılmadık algılama tür ve biçimleri ortaya koyuyorlar.   hiç su üstünde yürüdünüz mü? ya da bir görüntülük üstünden aşağıya doğru akan harfleri yakalamaya çalıştınız mı? belki içinde yüründükçe uzamları büyüyüp küçülen yapıların resimlerini görmüşsünüzdür. siz dokundukça renklerini, biçimlerini değiştiren bir tablonuz olsun istemez miydiniz, o andaki duygusal durumunuza göre kendi elinizle biçimlendirebileceğiniz? salonunuzun ortasında birden bire bir çağlayan görüntüsünün belirivermesine ne derdiniz? yapacağınız bir sunuşa alevler ya da bir havai fişek gösterisi arasından çıkmak da oldukça etkileyici olurdu. tümüyle renkli ışık çubuklarından (hüzmelerinden) oluşan eşi görülmemiş bir yapı içinde düzenlenen bir müzik dinletisi ya da görkemli bir balo...  bütün bunlar ve daha pek çoğu, aynı zamanda bilgisayar yazılımcısı olan sanatçılar tarafından sanal ortamlarda gerçekleştiriliyor. bir bölümü müzelerde, özel sergilerde yer alıyor, kurulum anlamına gelen “enstelasyon” sözcüğüyle tanınıyorlar. bir bölümü kişi ve kuruluşlar tarafından tanıtmaca (reklam) amacıyla kullanılıyor. bunlardan eğitsel ve belgesel filimler yapmakta yararlanılıyor. camille utterback, hiro yamagata, christian moeller, karl sims bu tür çalışmaları olan sanatçılar arasında, başkaları da var. izleyicilerin katılımını öngören, müzik ve ses efektleriyle desteklenmiş yapıtlar oluşturuluyor. bunlar yapılırken bilgisayar yazılımları, ışıl duyarlar (fotoseller), dokunmaya duyarlı elektronik aygıtlar, sayısal (dijital) kameralar, büyük görüntülükler (ekranlar), lazer ışınları kullanılıyor, sanal bir gerçeklik duygusu yaratılıyor.    bunlardan biri de televizyon görüntülüklerinde kullanılan led (light emitting diodes, ışık yayan diyotlar, yani cereyan akımını yalnızca tek yöne gönderen iki terminalli yarı iletkenler) teknolojisi. bu teknoloji hem kapalı (karanlık) hem de açık (aydınlık) alanlarda büyük görüntülükler üstünde parlak ve net görüntüler oluştuma olanağını veriyor. çin’in başkenti beijing’de ona dayanan bir görüntülük oluşturulmuş. kaynaklara göre asya’daki en büyük sayısal (dijital) led görüntülüğü olan bu düzenleme bir alışveriş merkezinin önünde yer alıyor, büyüklüğü de 250 x 30 m, ya da 7500 m 2 . ona yansıtılan ilginç görüntülerle kent içinde görsel bir çekim alanı oluşturuluyor.  doğal olarak bir de bilgisayarların uzantısı olan internet var. o da bir bilgi deryası. onun için bu çalışmanın kaynaklar bölümünde geleneksel kitap ve yazılarla ilgili olanlar kadar internet site ve sayfalarıyla ilgili bilgiler de yer alıyor. kitaplara ulaşmak her zaman kolay değil ama internet site ve sayfalarına girip bu konularla ilgili ayrıntılı kuramsal, görsel ya da uygulamalı bilgi bulmak çok daha kolay. bu satırları okuyanlar</Page><Page Number="209">209  internettekileri gördükten sonra burada anlatılanların tıpkı bir buz dağının su üstünde kalan bölümü gibi olduğunu görecektir. (buz dağlarının doğadaki en büyük görsel yanılsama olduğunu söylemek abartılı olur mu? dokuzda birlik bir bölümü gözüküp geri kalanı gözükmeyerek gözü aldattıkları için!..)   internette adını “..bir resim bin sözcüğe bedeldir..” deyişinden esinlenerek alan worth 1000 diye bir site var. onun sayfalarında “photoshop” adlı bilgisayar yazılımını kullanarak oluşturulan resimler yer alıyor. görüntüler üstünde değişiklik yapmaya elverişli bu yazılımla çeşitli görsel yanılsamalar oluşturmak olası. sitenin sayfaları bunların örnekleriyle dolu.   bir bölümü konumuz açısından ilginç. “out of bounds” (sınırların dışında) adlı küme altında yer alan bu resimlerdeki kişi, hayvan, bitki ya da nesneler, sanki canlanmış ya da birden bire üç boyutluluk kazanmış gibi, bulundukları görüntü düzleminden dışarı taşıyor, çıkıyor, hatta fırlıyormuş gibi gözüküyorlar. örnekleri arasında bir çağlayan resminden suların dışarı akıyor ya da bir uçağın resimden dışarı fırlıyor gibi görünmesi var. kısacası, bu görüntülerde resimlerin bir bölümü gerçeğe dönüşüyormuş gibi gösteriliyor, sınırlarının, çerçevelerinin dışına çıkıyorlar.   doğal olarak bilgisayarlar çıkmadan önce benzer görüntüler elle yapılırmış. özellikle trompe l’euil türü göz aldatıcı bir gerçekçilikle resim yapan sanatçılar bunun çeşitli örneklerini vermişler. internette ayrıca görsel yanılsamaları devinen resimler olarak görüntüleyen, izleyenlere katılım olanağı sağlayan sayfa ve siteler de var.   bilgisayarların benzetim (simulasyon) yapmaya olanak sağlayan yazılımları var. bunlarla aralarında görsel yanılsamaların da bulunduğu pek çok benzetim yapılabiliyor. bir de üç boyutlu modelleme (solid modelling) adı verilen yöntem var, onunla bilgisayarda tasarlanmış nesnelerin üç boyutlu prototipleri üretilebiliyor, bu tür yazılımlar özellikle endüstri tasarımcıları tarafından kullanılıyor.   bunlara değinmişken, bilgisayar terimleri arasında “sanal gerçeklik” (virtual reality) deyişi geçiyor. amerikalı bir bilgisayar mühendisi, besteci, görsel sanatçı ve yazar olan jaron zepel lanier (1960) tarafından 1989’da ortaya atılıp yaygınlaştırılan bu deyiş ile kullanıcılar ile bilgisayar ortamında oluşturulmuş görüntü ve benzetimler (simulasyonlar) arasında iletişim kurmaya yarayan teknolojiler anlaşılıyor. örneğin, kullanıcılar bilgisayar ortamında oluşturulmuş olan görüntülerin içinde dolaşabiliyor, onları değiştirebiliyorlar. 1992’de ise gene amerikalı bir mühendis olan thomas caudell “genişletilmiş gerçeklik” (augmented reality) deyişini kullanmış. bununla da bilgisayar ortamında oluşturulan benzetimlerin yalnız görsel algılamaya değil, işitme, koku ve tat alma, dokunma duyularına da seslebilecek teknolojiler anlatılmak isteniyor.   bu teknolojileri geliştirmek için yapılan çalışmalar, sonuçlarını sınayan deneyler var, bir bölümünü şimdiden görmek olası. bunlardan birinde 3 x 3 x 3 m büyüklüğünde ve duvarları beyaz bir oda kullanılıyor. başında bir aygıt taşıyan bir denek de onun içine giriyor. aygıtın hem üç boyutlu görüntü algılamaya yarayan polarize edilmiş gözlükleri, hem de deneğin davranışlarını ve algıladığı görüntüleri kaydedip bir bilgisayara ileten anten gibi uzantıları var. duvarlara filme alınmış görüntüler yansıtılıyor. denek onlara yaklaşıp uzaklaştıkça onlar da gibi büyüyüp küçülüyorlar. denek gerçekmiş gibi algıladığı nesnelere dokunmaya, önündeki merdivenlerden inmeye, korkuluklara tutunmaya çalışıyor. dahası, görüntüler devindikçe o da ya kenara çekiliyor, ya dengesini yitirdiği izlenimine kapılıp kendini ona göre ayarlamaya çalışıyor. bu tür gelişmelerin bilim, sanat, mühendislik, tıp ve askerlik alanlarında çok değişik kullanım olanakları olacağı anlaşılıyor. örneğin, pilotların eğitilmesinde benzetim (simulasyon) araçları büyük önem taşıyor. eğlence kesimine uyarlanmaları da çok uzak değil.   yeniden bilgisayarlara dönersek, bu çalışmanın yazılması ile görsel gereçlerinin hazırlanmasında bilgisayarlar ve sayısal (dijital) kameralar kullanıldı. bilgi toplama aşamasında da internetten yararlanıldı, internet site ve sayfalarından alıntılar olduğu gibi onlara göndermeler de var. onu okuyanlar burada anılan kişi ya da kavram adlarını bilgisayarlarına girip internetten daha ayrıntılı bilgilere ulaşabilirler. doğru, internet site ve sayfalarının önemli bir bölümü yabancı dilde. ama bir yabancı dili bilmemek görüntüleri izlemeye engel değil. kaçırmayın deriz. bilgisayarınız yoksa görsel yanılsamalar bir tane edinmeniz için iyi bir neden olabilir.   burada özellikle görsel yanılsamaları kullanarak yapıt üreten ve hepsinin adını anamadığımız sanatçı ve bilim adamlarından oluşan bir listeye yer vermek istedik. internette bu yaratıcıların önemli bir bölümünün kendi site ya da sayfası var, pek çoğu da başka site ya da sayfada anılıyor, bunlarda onların yapıtlarından örnekler bulmak olası. umarız yeni adlar keşfedip ona ekleyinceye kadar bu liste size bir süre yetişir. bilim, sanat, eğlence... hangi yanından bakarsanız yeni bir dünya sizi bekliyor.</Page><Page Number="210">210   görsel yanılsamalara dayanan yapıtlar üretmiş bilim adamı ve sanatçılar  adelbert ames g.h. fischer joseph jastrow pete kelly agam yaacov gaetano kanisza julian beever peter newell al hirshfeld george a. wotherspoon larry kettlekamp rene magritte al jaffee gershon elber maurits cornelis escher rex whistler albert bregman gene levine kokichi sugihara   punya mishra albrecht buehler gianni a. sarcone marcel duchamp rob gonsalves andrew lipson govert schilling mario ponzo robert lazzarini bev doolittle grelstaff &amp; pinna markus raetz roger shepard brian hinkley gustave verbeek martin gardner ross mc bride bridget riley hajime ouchi matheus merian rupert sheldrake bruno ernst hans holbein mathieu hamaekers salvador dalí burhan doğançay hans schepker mike mayone sandro del-prete canu hitoşi ıkeuchi michael albers scott kim charles allen gillbert ırvine peacock michael hughes serhiy grabarchuk cihan altay ıstvan orosz mitsumasa anno seth bareis currier and ıves j. ridley stroop monika buch shigeo fukuda david annal j.d.hillberry nati shaked steven m. gardner david coen j.h. hamburger nels ısralson tamas farkas david macdonald jack botwinick nicholas wade ted adelson dirk huizer james frazer nikol  teja krasek donald rust james m. flagg nob yoshigahara tsuneo taniuchi douglas r. hofstadter jerry andrus norman parker vlad alexeev edgar j. rubin jim warren octavio ocampo w. düms erhard schön john craig oscar reutersvaerd w.e. hill fernando vicente john langdon pat lyons walter wick frans erens john van straalen patrick hughes william hogarth franz joseph delboeuf jos de mey paul n. greach selçuk demirel franz müller-lyer jonathon earl bowser paul agule zenon kulpa   uyarı: bu seçkide bizimki gibi latin abecesini kullanan ülkelerin bilim adamı ve sanatçılarının adları, gerektiği zaman okunuşları belirtilerek, olduğu gibi korundu ve bizim yazdığımız gibi yazıldı, yani o abecelere özgü şapka, çengel gibi imler kullanılmadı. latin abecesini kullanmayan ülkelerin bilim adamı ve sanatçılarının adları ise olabildiğince türkçe çevrimyazı (transkripsiyon) kuralları uyarınca yazıldı. birinciler internette aranırken sorun çıkmıyor, ama ikinciler ingilizce çevrimyazı kurallarına göre yazılmış olabiliyor. onun için de, örneğin şigeo diye geçen japonca bir özel adı “shigeo” biçiminde yazmak gerekebiliyor.   not: buradaki adlar kimi yeni eklerle “amazing art” adlı internet sitesinden alındı.</Page><Page Number="211">211   görsel yanılsamalar ve kültür  bu çalışmanın başından beri çeşitli yerlerde görsel yanılsamaların en azından bir bölümünün öğrenmeye, gelişmişliğe bağlı olduğuna değiniyoruz. bu insanların bedensel, zihinsel ve toplumsal gelişmesine bağlı olarak kendini gösteriyor. kimi görsel yanılsamalar çocuklar tarafından algılanamıyor, çünkü ya duyu organları yeterli duyarlılığı kazanmamış, ya da bilgi birikimleri onları yorumlayacak düzeye erişmemiş oluyor. başka görsel yanılsamalar ise belli bir kültüre bağlı kişiler tarafından algılanırken onun dışında kalanlar tarafından algılanmıyorlar, eğitim, öğrenim, toplumsal yönlendirme bunu etkiliyor.   türk dil kurumunun internetteki “güncel türkçe sözlük” sitesi kültür için şu tanımlayı veriyor: “..tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekin..” buna göre eğitim, öğrenim gibi etkinlikleri, gelenek ve göreneklere bağlı kimi toplumsal yönlendirmelerin, hatta inanışların görsel yanılsamaların algılanmasını etkilediğini söyleyebiliyoruz. gerçekten de davranışbilimciler (psikologlar) kültürel etmenlerin agılamanması ile yorumlanmasını etkileyebileceğini ortaya koymuş.   davranışbilimciler duyum ile algılama arasında bir ayrım yapıyorlar. duyu organları aracılığıyla beyne iletilen elektriksel bildiri imlerinin (sinyallerinin) düzensiz olduğunu, ancak bunların bir düzene sokulup yorumlanmasından sonra agılamanın gerçekleştiğini söylüyorlar. beyin ise kimi zaman bu düzene koyma ve yorumlama işlemini kendiliğinden (yani otomatik olarak) yapıyor, kimi zaman ise bunu öğrenmiş olduğu biçim ve yöntemler uyarınca gerçekleştiriyor. görsel yanılsamalar bir algılama sürecine bağlı olarak oluştuğundan onların yorumlanması da bundan etkileniyor.   yapılan deneyler bunlarla ilgili ilginç örnekler ortaya koymuş. bunlardan birini amerikalı davranışbilimci rod plotnik anlatıyor. daha önce adını anmış olduğumuz polonyalı araştırmacı jan deregowski, afrika’da yaşayan yerlilere onların da bildiği inek, köpek gibi hayvanların siyah-beyaz ve renkli fotoğraflarını göstererek ne gördüklerini sormuş. yerliler siyah-beyaz fotoğralarda her hangi bir şey göremediklerini belirtmişler. buna karşılık renkli resimlerdeki hayvanları hemen tanımışlar.   bu deney çok şey anlatıyor. bunlardan biri fotoğraf okumanın öğrenilmesi gerektiği. o gerçek olguların küçültülmüş bir görüntüsü. siyah-beyaz olması onu daha da soyutlaştırıyor. biz bunu öğrenip bildiğimizden o tür görüntüleri yorumlamakta zorluk çekmiyoruz. ama böyle bir deneyimi olmayan kültürlerde bu öyle olmuyor. o insanlar, fotoğrafın resim gibi bir görüntü olduğunu anlıyorlarsa bile, ancak renkli olanları, yani gerçek yaşamdan tanıdıkları bir görüntüyü yorumlayabiliyorlar. deregowski 1972’de yaptığı karşılaştırmalı araştırmasında değişik kültürler arasındaki başka farklı algılama biçimlerine de değiniyor.   örneğin 19. yy’da afrikalılara fil fotoğrafları gösterildiği zaman onları gerçek sanıp korkmuşlar. gene onlara william hudson tarafından çizilmiş olan yandaki resim gösterildiğinde, avcının fili mi yoksa antilopu mu avlamak üzere olduğunu söyleyememişler. onlara gösterilen bir başka resimde kendilerine en yakın olan nesneyi belitmeleri istendiğinde de bunu yapamamışlar. bildikleri bir hayvanın resmini çizmeleri söylendiğinde ise onu sanki karnı üstünde yatıyormuş ve bacaklarını dört yana açmış, ya da ortadan kesilip açılarak yere yatırılmış, gibi çizmişler. bu deneyler onların daha çok iki boyutlu algılamaya yatkın olduklarını, görsel derinlik algılamasına yardımcı olan ipuçlarını kullanmadıklarını göstermiş.</Page><Page Number="212">212  deregowski bunlara dayanarak “..eğer farklı kültürler yaptıkları resimlerde değişik kurallar uyguluyorlarsa, bundan bir kültüre ait resmlerin başka bir kültür tarafından yorumlanamayabileceği sonucu çıkar..”, diyor. bunun bir örneğin biz kendi kültürümüzden de biliyoruz. islamlığa bağlı toplumların ürettiği resimler, yani derinlikçizim kurallarına uymayan, gölge içermeyen, iç içe görüntülerden oluşan ya da kişileri değişik büyüklüklerde görüntüleyen minyatürler, batılılar tarafından anlaşılmamış, çoğu kez de yanlış yorumlanmış ve küçümsenmiş.   gene rod plotnik, stanley coren ile lawrence ward adlı araştırmacılara dayanarak başka bir deneyden daha söz ediyor. bu deney doğrudan doğruya bir görsel yanılsama türü olan olanaksız nesnelerle ilgili. olanaksız nesneler arasında değindiğimiz bir çatal vardı, hani bir ucunda üç kolu, öteki ucunda iki kolu olan. batı kültürleri ile onların etkisi altındaki kültürlere bağlı kişiler bu tür görüntüleri ezberden çizmekte neredeyse her zaman başarısız oluyorlar. buna karşılık afrikalılar bu görüntüyü bir yanılsama olarak algılamıyor, onu bir kez görünce kolayca çizebiliyorlar.   bunun nedeni küçük yaştan beri düz çizgileri, geometrik şekilleri, daha da önemlisi derinlikçizimleri (perspektifleri) görüp yorumlamasını öğrenen insanların olanaksız nesne görüntülerini üç boyutlu olarak algılama eğiliminde olmaları. onun için onları öğrenmiş oldukları kurallara uygun olarak çizmeye çalıştıklarında başarısız oluyorlar. oysa böyle bir eğitim almamış olan kişiler bu tür görüntüleri iki boyutlu bir desen olarak algılayıp her hangi bir süsleme örgesi (motifi) gibi düşünüyor ve kolayca çizebiliyorlar.   toplumsal yönlendirme ya da kültürel koşullandırma konusundaki deneyler yalnız ilkel toplumlar ile gelişmiş toplumlar arasında değil, gelişmiş olmalarına karşın farklı yerbilimsel konumları ve tarihsel kökenleri olan kültürler arasında da gerçekleştirilmiş ve aralarında yorum farklılıklarının bulunduğu belirlenmiş. amerikalılar ile japonlara aynı resimler gösterilip onları betimlemeleri istendiği zaman amerikalılar daha çok ön plandaki nesnelere, onların nitelik ve niceliklerine ağırlık vermişler. japonlar ise içeriğe, nesnelerin birbirleri ve çevreleriyle olan ilişkilerine öncelik tanımışlar. böylece asya kültürlerinin daha çok bütüne ve birbirine bağlı olguları algıladığı, batı kültürlerinin ise bağımsız ve tekil olgulara yoğunlaştığı gözlenmiş. bu da kültürel deneyimlerin görsel algılamayı  etkilemesine bir başka örnek.   benzer şeyleri başka ortamlarda da gözlemek olası. karikatür ve çizgi romandan söz ettiğimiz bölümde onların dönme ve hız belirten çizgiler içerdiğini anlatmıştık. her hangi bir çizimde kuyruğunu sallayan bir köpek gördüğümüz zaman neden bu köpeğin üç-dört kuyruğu var demiyoruz. koştuğu anlatılmak istenen bir atın ya da uçtuğu anlatılmak istenen bir kuşun devinim aşamalarını görmek bizi yadırgatmıyor. çünkü bunlar bizim öyle yorumlanması gerektiğini öğrendiğimiz şeyler, özel bir anlatım dil. onu bilmeyen, ona alışık olmayanların bu tür görüntüleri anlaması kolay değil. biz onlarda her hangi bir çelişki görmeyip onları çok doğal karşılarken başkaları haklı olarak yadırgayabiliyor.   özet olarak yanılsamalar görsel algılamaya dayanıyor, o da kültürel etki altında kalabilen, bireylerin bilgi ve deneyim birikimine bağlı bir olgu. daha çok şey bildikçe daha çok yanılıyor, yanılsamalar mı yaşıyoruz nedir?</Page><Page Number="213">213   görsel yanılsamalar ve dil  yukarda görsel yanılsamaların öğrenilebildiğini, hatta kimi zaman belli bir anlatım diline dayandığını söyledik. bu çalışma içinde de yeri geldikçe görsel yanılsamaların anımsattığı atasözlerine yer verdik. bunlar bizi dil konusuna getiriyor. dil en önemli iletişim ve düşünme aracı, külütrel bir olgu. görme duyusuna ağırlık veren canlılar olduğumuzdan burada bakmaya, görmeye, görsel algılamaya, dolayısıyla bunların yol açtığı yanılsamalara ilişkin pek çok deyim ve atasözü olduğunu söylemek istiyoruz. bunları derlemek ilginç olurdu. sınırları zorlamamak için bunu yapmıyoruz ama, özellikle kimi yapıştırma resimlerin (fotomontaj, kolaj ve photoshop çalışmalarının) anımsattığı bir ikisini örneklemeden geçmeye gönlümüz razı olmadı. aşağıdaki örnekler atasözlerimizi çağrıştırıyorlar. siz de bunlara başkalarını ekleyebilirsiniz.                       kendini dev aynasında görmek                   kağnı gölgesindeki köpek gölgem ne kadar büyükmüş dermiş                   bir bardak suda fırtınalar koparmak  bu kadar yazmışken bari görsel yanılsamaların öteki dillerdeki karşılıklarını da yazalım, internette arama yapmak isteyenler onları anahtar sözcük olarak girip ilgili sayfalara ulaşabilirler. (bu sözcükler vurdlak tarafından hazırlanan mighty optical ıllusions adlı internet sitesinden alındı):   “..ilusiones opticas, ilucion optica, ilución optica, ilusión óptica, ilusiones ópticas optish, optisch, optic, optische, optische täuschung, optische täuschungen, ıllusion optique, ıllusions optiques, ilusion optique, illusions optiques, illusion optique, optique, illusions optique, illusion, illusions d'optique, illusions d'optiques, ıllusions d'optique, ıllusions d'optiques, ilusions optique, illusion optique, illusions optiques optika, optikal, ıllusione ottica, illusioni ottiche, effetti ottici ılusão de óptica, opticke klamy..”  görsel yanılsamanın ingilizcesi “optical illusion” ya da “visual illusion”, almancası ise “optische taeuschung, visuelle taeuschung, optische ıllusion, visuelle ıllusion”. “optical illusion” deyişinin daha yaygın olmasına karşılık bilimsel çalışmalar son zamanlarda “visual illusion” sözcüğünü yeğliyorlar, çünkü optical sözcüğü daha çok merceklerle çalışan araçları çağrıştırıyor. buna karşılık visual sözcüğü görsel algılamaya gönderme yapıyor.</Page><Page Number="214">214   biraz da gülmece  görsel yanılsamaları bilimsel açıdan inceliyorsanız, bu ciddi bir uğraş. onların sanatsal gizilgücünü (potansiyelini) kullanmayı düşünüyorsanız, o da öyle. belki de bir düşkü (hobi) olarak onları derliyorsunuzdur. her durumda başarılı sonuç almak için araştıracak, inceleyecek, deney yapacaksınız. zamanınızı, enerjinizi, kaynaklarınızı ona yönelteceksiniz.   ama bu çalışmanın çeşitli yerlerinde görsel yanılsamalarla ilgilenmenin keyifli bir iş olduğunu söyleyip durduk. yeni bir şey bulmak, yaratıcı bir çaba sonucu ilgi çekici bir yapıt oluşturmak, bir bulmacayı çözmek ya da çözümünü öğrenince vay canına demek, şaşmak ve şaşırtmak... bunlar da işin keyifli yanları.   görsel yanılsamaların gülmece konusu edildiği durumlar da var. jim loy bunun bir örneğini görsel düş kırıklıkları başlığı altındaki internet sayfasında vermiş. onu aşağıya alıyoruz.    “..bu yanılsamalara gerçekten inanamayacaksınız :       1. hangi daire daha büyük? ister inanın, ister inanmayın, ikisi de aynı büyüklükte. ölçmeye de uğraşmayın, ben o işi yaptım bile            2. yatay çizgilerden hangisi daha uzun? ister inanın, ister inanmayın, her ikisi de aynı uzunlukta           3. hangi kare daha koyu renkli? ister inanın, ister inanmayın, her ikisinin de koyuluğu aynı    4. koşut çizgiler? ister inanın, ister inanmayın, siyah çizgiler birbirine koşut (paralel)    5. düz çizgi? ister inanın, ister inanmayın, kalın siyah çizgi gerçekte düz  bütün yanıtlarınız yanlış çıktı diye kendinize kızıyor musunuz? eğer bu bir zeka testi olsaydı vay olmuştu halinize... (yasal uyarı: bunların hepsi birer bir nisan şakasıydı.)..”</Page><Page Number="215">215             dikkat: görsel yanılsama değil !                      bu olanaksız bir nesne değil, boş bir bilgisayar kasasının görünüşü...</Page><Page Number="216">216    görsel yanılsamaların önemi  pek çok görsel yanılsama türü, bunların da çok çeşitli kullanımları olduğunu gördük. sanatsal yaratılardan sihirbazlığa, mimarlıktan endüstriye, doğa bilimlerinden davranış bilimlerine, sağaltmadan yaratıcılığa, matematikten müziğe, askerlikten filim yapımcılığına, optik-mekanik düzeneklerden oyun ve oyuncaklara, tanıtmacalardan düşkülere, bilimsel araştırmalardan öykü ve söylencelere, mikroskopik görüntülerden uzaya, el işlerinden bilgisayarlara kadar alıp götürdüler bizi. onlara ilişkin bilgiler herkesi ilgilendirecek nitelikler taşır gibi gözüküyor.   yanılsamalar bize duyu organlarımızın, algılama düzeneğimizin, algıladıklarımızı yorumlama yetimizin sınırlarını gösteriyor, bunların üstünde düşünmemizi, onların kapsama gücünü (kapasitesini) yükseltme yollarını araştırıp öğrenmemizi sağlıyorlar. varsa onlardaki bozuklukların giderilebilmesi için ipuçları veriyorlar.   görsel algılama bizim için önemli, pek çok kararımızı ona dayanarak veriyoruz. bunlardaki yanılma oranında yanılsamaların payı ne kadar? renkli, çubuklu formaları içinde koşuşturan ayaktopu oyuncuları arasında oyunculardan birinin topa eliyle dokunup dokunmadığına, üç adım atlamak için olanca hızıyla koşan bir atletin çizgiye basıp basmadığına saniyenin onda biri bir zamanda karar verme durumundaki hakemleri düşünün. ya da aynı olayı gözlemleyen yan hakem, öteki oyuncu ve izleyicileri. insanların yanılabileceğini biliyoruz ama bunun nedenleri üstünde durmayabiliyoruz. bunların bir bölümünün görsel yanılsamalardan kaynaklanabileceğini bilmek işimizi kolaylaştırıp bizi daha hoşgörülü olmaya götürebilir mi?   yalnız bu kişiler mi, hepimiz benzer durumlarla karşılaşıyoruz. kullandığımız araçlar nedeniyle yaşamımız giderek hızlanıyor. uçak pilotları, denizaltı kaptanları, hızlı tren makinistleri değil, günlük yaşamda herkes kimi zaman önem taşıyan kararlar vermek zorunda. yolda karşıdan karşıya geçen yayalar, hızla araç kullanan sürücüler hep görsel algılamaya dayanmıyorlar mı?   pek çok durumda güvenliğimiz algılarımızın ilettiği duyumların sağlıklı biçimde yorumlanmasına bağlı. oysa sağlıklı ve deneyimli kişilerde bile yanılsamalar oluşabiliyor. bunların bir bölümü sıradan insanlar için eğlenceli olabilir ama ya hızlı taşıtları, ağır makinaları kullananlar söz konusu olduğunda ne olacak? yeri geldikçe bunlara değindik ama internette rasladığımız bir kaynak onların ne denli önemli olduğunu bir kez daha anımsattı. oradaki yazı pilotların karşılaşabileceği yanılsamaları konu alıyor, bunları da görsel olanlar ile işitme-denge organlarını etkileyenler olarak ikiye ayırlmış. bilimsel terimlerle dolu otuza yakın sayfada ele alınan her yanılsamaya ayrı ayrı değinmek hem olanaksız hem de gereksiz. onların her an oluşabileceğini bilmek bile insanı rahatsız etmeye yetişiyor. çoğu kez “pilotaj hatası” olarak nitelendirilen pek çok kazanın onlara bağlı olduğu anlaşılıyor.   pilotların yaşadığı yanılsamaların bir bölümü çevre koşullarına bağlı. pistlerin alışılagelenden daha eğimli, daha dar ya da geniş yapılması, ışıklandırma ve aydınlatma düzenleri, çevrelerindeki arazinin düz, aşağı ya da yukarı doğru eğimli olması gibi etkenler pilotları yanıltabiliyor. bunların dışında uçağın gitmesine karşın duruyormuş, dönerken dönmesini bitirmiş gibi denge ve yön belirleme duyularını aldatan durumlar oluyor. hava koşulları nedeniyle ufuk çizgisinin görünmeyişi, alçakta oluşan bulutların ufuk çizgisiymiş izlenimini vermesi, yerdeki ışıkların yıldız gibi algılanması gibi nedenlerle uçağına yanlış bir manevra yaptıran bir pilota ne denebilir ki? onlar hem havadan baktıkları hem de hızla ilerleyen bir aracın içinde olduklarından doğal koşullar altında oluşmayan, oluşsa da önem taşımayan büyüklük, derinlik, uzaklık kestirimine ilişkin kararları bütün bunlardan etkileniyor.   bu nedenle yalnız pilotların eğititilmesi, duyu organlarının söylediğine göre değil de araçlarındaki göstergelere göre davranmayı öğrenmeleri yetişmiyor, uçaklar, pistler ve çevreleri de önem taşıyor. burada tek bir örnekle yetinerek bu konuyu kapatıyoruz. çok benzer şeylerin gemi ve denizaltı kaptanları ya da ağır araç ya da makinalar kullananlar için de geçerli olduğunu anımsatarak.  a) düz pist – normal yaklaşım b) yukarı doğru eğimli pist – pilot yaklaşımının yüksek olduğunu düşünüp gereğinden çok alçalıyor</Page><Page Number="217">217   son araştırma ve gözlemler karşıdan bakmayla yandan (ya da göz ucuyla) bakma arasında fark olduğunu ortaya koymuş. bunların birinde düz gidiyormuş gibi gözüken bir görüntü ötekinde eğikmiş gibi algılanıyor. bu değişme nedeninin koni biçimindeki sinir uçlarının genellikle ağ katmanının ortasında, çubuk biçimindekilerin ise daha çok kenarlarda yer alması, görüntünün de ağırlıklı olarak bir biri, bir de ötekiler tarafından algılanması olduğu düşünülüyor. araştırmacılar tenis, beyzbol gibi sporlarda falso, yani bir dönme almış olarak gelen topların bir öyle bir böyle görülebileceğini, dolayısıyla da sporcuları yanıltabileceğini söylüyorlar ama bu pek ala başka, daha ciddi durumlarda da ortaya çıkabilecek bir yanılsama.   baş dönmeleri, migrenler, bayılmalar ne ölçüde görsel algılamaya bağlı? bunların bilincinde bile olmadığımız yanılsamalardan kaynaklanıp kaynaklanmadığını bilmiyoruz. yapılan araştırmalar dönme gibi devinimlerin, ışıkların hızla yanıp sönmesinin, farklı iki rengin sürekli ve hızlı bir biçimde birbirini izlemesinin bu tür rahatsızlıkları ortaya çıkarabileceğini göstermiş. 1997’de çok sayıda japon çocuğunun aynı zamanlarda çırpınma nöbetleri geçirdiği gözlenmiş. daha sonra bunun hepsinin aynı saatte izlediği bir çizgi filimin bir sahnesinde hızla değişen kırmızı ve mavi renkli arka plan görüntülerinden kaynaklandığı anlaşılmış. bu çalışma boyunca görsel yanılsamaların eğlenceli yanlarına olduğu kadar bu tür ciddi olabilecek yanlarına da değinmeye çalıştık. bilim adamları bu konular üstünde de duruyorlar.   neredeyse bütün sanatsal yaratı alanları yanılsamalardan yararlanıyor. onlara ilişkin bilgiler çeşitli dallardaki yaratıları daha iyi anlayıp yorumlamamıza yol açtığı gibi daha etkili yapıtlar ortaya konabilmesi için yol gösterici oluyorlar. onları bilinçli olarak kullanan sanatçılar görme biçimlerimizi çeşitlendiriyor, algılama sınırlarımızı genişletiyor, ufkumuzu açıyorlar.   yanılsamalar insanların kullandığı araçlar açısından da önem taşıyor, bir yanılsamaya, dolayısıyla yanlış bir yoruma neden olabilecek, hatta tehlike yaratabilecek durumlara karşı önlem almamızı, daha güvenli iş koşulları, daha iyi yaşama ortamları oluşturmamızı sağlıyorlar. bunun bir örneğini dönen aygıtlarda vermiştik.   kullandığımız araçların içinde bugün artık yaşantımızın ayrılmaz bir parçası durumuna gelmiş olan bilgisayarlar ile basıcı (printer), tarayıcı (scanner) gibi yardımcı aygıtları da var. özel olarak yanılsamalara, genel olarak da algılamaya ilişkin bilgiler bize onların nasıl çalıştığı konusunda bilgi verdiği gibi onların nasıl daha etkin bir biçimde çalışabilecekleri konusunda da ipuçları sağlıyorlar. araştırmalar bilgisayarların da görsel yanılsamalara düşebileceğini göstermiş.   ya öteki canlılar, yani bitki ve hayvanlar? görsel yanılsamaların varlığı onlar için de önemli, hatta yaşamsal bir değer taşıyor. pek çok canlı türünün gizlemece amacıyla görme duyusunun bu özelliğinden yararlandığını anlatmıştık.   daha önce de çeşitli nedenlerle değindiğimiz gibi, yanılsamalar bizi şaşırtıyor, hatta eğlendiriyor. çoğu kez bunların nedenlerini merak ediyoruz. yanılsamalara ilişkin bilgiler bir ölçüye kadar bu merakımızı giderip nasıl kandığımızı ve kandırıldığımızı anlamamızı sağladıkları gibi onları nerede ve nasıl kullanabileceğimize ilişkin bilgi de veriyorlar.   bütün bunlardan dolayı bilim adamları onları ve özelliklerini araştırıyor, yeni türlerini bulmaya, eskilerin çeşitlemelerini ortaya koymaya çalışıyorlar. sanatçılar onlar üstünde düşünüp yenilerini yaratarak yapıtlarında kullanıyor, onlar aracılığıyla duygu ve düşüncelerini iletmeye, paylaşmaya çalışıyorlar. tanıtmaca ve eğlence kesimlerinde çalışanlar onları uygulayıp dikkatimizi çekmeye, bizi şaşırtmaya, etkilemeye çalışıyorlar.   yanılsamaların bir bölümünü bilinçli olarak algılamıyoruz, çünkü her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmeye gerek yok, beynimizin süzgeç düzeneği onları ayıklıyor. bir bölümüne ise izin veriyor, çünkü şaşmak ve şaşırtmak, kanmak ve kandırmak hoşumuza gidiyor. bizi düşündürüyor, yeri geldiğinde gevşetip rahatlatıyor, bu da bir gereksinim. yanılsamalar bunu sağlamanın görece zararsız türlerinden biri. bizi eğlendirdikleri için de önem taşıyorlar. günlük yaşamımızda kandırılmak hoşumuza gitmiyor ama dinlenme ve eğlenme zamanlarında buna aldırış etmeyip ses çıkarmıyor, hatta kendimiz buna katılıyoruz. işin güzel yanı, bunları bilmek işin büyüsünü kaçırıp etkisini azaltmıyor. hepimiz yaptıklarının olanaksız olduğunu bilmemize karşın örümcek adam, yarasa adam filimelerini keyifle, hatta heyecanla izliyoruz.   görsel yanılsamaları araştırmak, bulunmuş olanlar üstünde çalışmak çizim yapma, güzel yazı yazma, maket ya da modeller kurma, fotoğraf ve filim çekme, bilgisayar kullanma, gözlem ve araştırma yapma gibi becerilerin de geliştirilmesine yardımcı oluyor. ayrıca sanat yapıtlarını izlemeyi özendirip onlara yeni bir gözle bakılmasını, kimi zaman onların daha iyi anlaşılmasını sağlıyor.</Page><Page Number="218">218  görsel yanılsamaların eğlendiriciliğinden söz ederken, hani zaman zaman toplantılarda bir tutukluk, durgunluk yaşanır, bir türlü havaya girilmez. bu gibi durumlarda uygulanacak küçük bir yanılsama gösterisi gergin havayı yumuşatmaya, insanları gevşetip neşelendirmeye, toplantının da başarılı geçmesine yardım ediyor, aklınızda bulunsun.   kısacası, başta görsel olanlar olmak üzere yanılsamalar kendimizi daha iyi tanımamızı, çevremizi daha bilinçli biçimde algılayıp yorumlamamızı sağlayan olgular. insan onların yaşambilimsel (biyolojik) işlevinin her duyuma kanmamamız, her algıya inanmamamız için uyarı görevi yapmak olabilir mi, diye düşünmekten kendini alamıyor.                                                         çok görünümlüler</Page><Page Number="219">219   dilerseniz bitirelim...  görüldüğü gibi görsel yanılsamalar ilginç bir görüngüler (fenomenler) bütünü oluşturuyorlar. onları bitirip tüketmek kolay değil, her seferinde değişik bir türü çıkıveriyor insanın karşısına. gene de bir yere son noktayı koymak gerek. bu denli farklı nedenlerle oluşan, bu kadar çeşitli örneği, uygulaması ve kullanım alanı olan bir olguyu kısa biçimde tanımlamak, kaynak ve oluşma nedenlerini açıklamak, türlerini belirlemek, hele bir de her gün yenileri ortaya çıkıyorsa (yalnız akiyoşi kitaoka’nın haziran 2002 – mayıs 2009 arasında hazırlamış olduğu otuz dokur internet sayfası var), gerçekten zor, hepsine değinmek ise neredeyse olanaksız. böyle bir derleme ile onların bütün tür ve çeşitlemelerinin kapsanabileceğini düşünmek bile başlı başına bir yanılsama. üstelik görsel gereçlerle donatılarak örneklenmeleri bu denli sınırlı bir düzeyde tutulmuşsa.   buna karşılık var olanları toplayıp biriktirerek bir derlem (koleksiyon) oluşturmak, gerçek yaşamda ortaya çıkanları arayıp bularak onları fotoğraf makinası ya da video kamerasıyla görüntülemek (eğik duran piza kulesini eliyle iten adam fotoğraflarını düşünün!), türlerinden birini değişik bir biçimde yeniden kurmak ve bunu çizim ya da yapıştırma resim teknikleri kullanarak görselleştirmek (bilgisayarınız varsa daha iyi), hatta üç boyutlu modellerini, maketlerini yapmak, hem görece daha kolay hem de oldukça keyifli bir uğraş. kim bilir, kendinizi kaptırırsanız bilinmeyen yeni bir yanılsama bulup bu alana katkıda bile bulunabilirsiniz. neden olmasın, bunu yapanların bir ayrıcalığı mı var?    üstün alsaç ankara, 2009</Page><Page Number="220">220   ek 1:  görsel agılama düzeneği     görme düzeneğimizin işleyişini kısaca şöyle anlatabiliriz:   1. önce bir ışık kaynağının olması gerekiyor. tam karanlıkta göremiyoruz.   2. bu kaynaktan çıkan ışınlar görülmesi istenen nesnenin üstüne vurup yansıyor, gözümüze geliyorlar.   3. göze gelen ışınlar mercekten geçip ters olarak duyarlı sinir uçlarının bulunduğu ağ katmanı üstüne düşüyor, sinir uçlarını uyarıyorlar.   4. sinir uçları bu uyarıları elektrik sinyallerine dönüştürüp beyne iletiyorlar  5. beyin bu sinyalleri gereken bölümlere ilettikten sonra işliyor, görsel algılama da gerçekleşmiş oluyor.</Page><Page Number="221">221   ek 2:  görsel yanılsama türleri  bu konu görsel yanılsamaların en çetrefil yönü. farklı nedenlerle ortaya çıkan görsel yanılsamaları türlerine göre ayırıp kümelendirmek kolay değil. kimi araştırmacılar bunun olanaksız olduğunu bile söylüyorlar. zorluğun bir nedeni bir bölümünün birden çok kümede yer alabileceği. bu da onların nereye yerleştirileceğine karar vermeyi güçleştiriyor.   “..yanılsamayı doyurucu olarak tanımlamak insanı şaşırtacak kadar zor bir iştir..”, diyen davranışbilimci richard l. gregory en azından iki kümenin açık bir biçimde belirlenebileceğini söylüyor ve bunları fiziksel bir nedenle ortaya çıkanlar ve bilişsel (idrak ile ilişkili, kognitif) olanlar, yani bilginin yanlış uyarlanmasına, yorumlanmasına dayananlar, diye ayırıyor.   bir başka kaynak da aşağıdaki gibi bir kümelendirme öneriyor:   • fiziksel yanılsamalar: bunlarda yanılsama görüntü göze gelmeden oluşuyor. serap, gökkuşağı, suda kırılma, ayna cam gibi yansıtıcı nesnelerde oluşan görüntü bozuklukları, gibi.   • fizyolojik yanılsamalar: bunlar ise fizyolojik nedenlerle, yani göz yapısı, göz sinirlerinin uyarılış ve uyarıyı iletiş biçimleriyle açıklanabilen yanılsamalar. hermann ızgarası, mach bantları, gibi.   • bilişsel (cognitive) yanılsamalar: bunlarda gerçek dünyanın bilinmesi, yapımsal açıklamalar gerekiyor. necker kübü, boring kadınları (yaşlı kadın – genç kadın) örneklerinde olduğu gibi.   • kararsızlık (ambiguity) ya da çok anlamlılığa dayanan yanılsamalar: bunlarda uyarıyı birden çok biçimde algılama / yorumlama olasılığı oluyor. necker kübü, ördek-tavşan yanılsamalarında olduğu gibi.   • yanıltmaç (paradoks) algılamasına dayanan yanılsamalar: bu yanılsamalarda gerçekte orada olmayan şeyler algılanıyor. hermann ızgarası, kanizsa üçgeni yanılsamalarında olduğu gibi.   • biçimbozulmasına (deformasyona) dayanan yanılsamalar: bunlarda da algılanan ile ölçülen büyüklük, şekil vb gibi olgular arasında fark oluyor. ponzo yanılsaması, müller-lyer yanılsaması bunun örnekleri arasında.   internette bir görsel yanılsamalar sitesi olan michael bach ile araştırmacı charlotte m. poloschek de görsel yanılsamalarla ilgili bir yazılarında onları aşağıdaki başlıklar altında toplamışlar:   • devinim ve zaman • parlaklık (ışıma) ve zıtlık (kontrast) • renk • geometri ve açılar  • uzam, 3. boyut ve büyüklüğün kararlılığı, olanaksız figür ya da nesneler • bilişsel (zihinsel) ve biçim (gestalt) algılamasına ilişkin  bir başka kaynak da görsel yanılsamaları yedi temel kümede topluyor:   yükseklik-genişlik yanılsaması – dikey bir çizgi yatay bir çizgiye göre daha uzun görünür  bölünmüş alan yanılsaması – bölünmüş bir çizgi ya da figürün parçaları arasında kalan uzaklık küçükmüş gibi görünür  dış çizgi (kontür) yanılsaması – açık ya da boş figürler aynı büyüklükte olup da kapalı ya da içi dolu olana göre daha büyükmüş gibi görünür  belirginsizlik (ya da iki anlamlılık) yanılsaması – üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü birden çok yorum içerebilir  derinlik yanılsaması – çizgi ya da figürler önlerinde ya da arkalarındaymış gibi gözüken nokta, çizgi ve figürler nedeniyle biçimbozukluklarına uğrarlar   zıtlık (karşıtlık) yanılsaması – çizgi ya da figürleri çevreleyen başka çizgi ya da figürler onların ölçülerinde ya da biçimlerinde değişikliğe yol açar  kümelendirilmemiş yanılsamalar – yukardaki kümelerden birine girmeyen bütün öteki görsel yanılsamalar</Page><Page Number="222">222   japon bilim adamı akiyoşi kitaoka ise görsel yanılsamaları aşağıdaki tabloya göre kümelendirmiş. ayrıca bunları geometrik, koyuluk-açıklık, renk ve sanal devinim olarak da ayırmış. onu da aktarıyoruz.   tür örnekler yüksek düzeyde bilişsel yanılsamalar  yanlış anlama alçak düzeyde bilişsel yanılsamalar  sihirbazlık yüksek düzeyde algılama yanılsamaları döndürüldüğünde değişen figürler  olanaksız figürler orta düzeyde algılama yanılsamaları iki gözle ilgili (binoküler) stereopsis  görsel tamamlama alçak düzeyde algılama yanılsamaları (sözde) görsel yanılsamalar  devinimin iz bırakması  veksiyon iz bırakma  bir sonraki bölümde önce akiyoşi kitaoka’nın hazırladığı geometrik yanılsamalar ile onun listesinde bulunmayanlar bir tablo biçiminde veriliyor. bunları izleyen kümelendirme ise bu satırların yazarı tarafından hazırlanan bir deneme. burada görsel yanılsamalar önce algılama türlerine göre sıralanıyor, bunu da onların raslandığı ya kullanıldığı yerler açısından yapılmış bir kümelendirme izliyor. en sonunda da destekleyici kümeler yer alıyor. bütün bu girişimlerin amacı görsel yanılsamaları olabildiğince kapsamlı ve daha anlaşılır bir biçimde sunmak, çok değişik çeşitlemelerinin olabileceğini göstermek, onların nerelerde ortaya çıkabileceğini belirtmek.                  sonuçta özet olarak üç tür temel görsel yanılsama olduğunu söyleyebiliyoruz:   1. göz dışında oluşanlar (kırılma, yansıma, atmosferik yanılsamalarda olduğu gibi),  2. gözde oluşanlar (göz sinirlerinin değişik biçimde uyarılması (hermann ızgarası, benham topaçlarında olduğu gibi, ya da vurma, çarpma gibi fiziksel uyarılarda olduğu gibi); göz kaslarının istemsiz devinimler yaratması (sanal devinimlerde olduğu gibi),  3. beyinde oluşanlar (her türlü yanlış yorumlama ya da yorumlayamama durumunda olduğu gibi)</Page><Page Number="223">223   akiyoşi kitaoka’nın görsel yanılsamalar kümelendirmesi   geometrik yanılsamalar   müller-lyer uzunluk  yanılsaması   iki yatay çizgi birbirinin aynı ama  alttaki üsttekinden uzunmuş gibi  gözüküyor  zöllner yanılsaması    yatay çizgiler birbirine koşut  ama bir sağa bir sola  eğikmiş gibi gözüküyor  poggendorff  yanılsaması    çapraz çizgi parçaları  birbirinin uzantısı ama üstteki  daha yukardaymış  gibi gözüküyor  ponzo yanılsaması      çizgi ve daireler birbirinin aynı  ama köşeye yakın olanlar daha  uzun ya da büyükmüş gibi  gözüküyorlar  jastrow  yanılsaması (bu yanılsama ilk kez  wundt tarafından  sunulmuş)   her iki figür de aynı büyüklükte  ama altta (içte) olan daha  büyükmüş gibi gözüküyor  oppel-kundt  yanılsaması    figürün fiziksel merkezi  soldaki çizgilerin sağdan  ikincisi üstünde ama  birincideymiş gibi gözüküyor  ebbinghaus – titchener büyüklük  yanılsaması   ortadaki daireler aynı ama  küçük halkalarla çevrili olan  büyük halkalarla çevrili olandan  daha büyükmüş gibi gözüküyor   fick yatay – düşey  yanılsaması   yatay ve düşey çizgiler aynı  uzunlukta ama düşey olan  yatay olandan daha  büyükmüş gibi gözüküyor</Page><Page Number="224">224   hering yanılsaması   koşut çizgiler düz ama  dışbükeymiş gibi gözüküyorlar  wundt yanılsaması       koşut çizgiler düz ama  içbükeymiş gibi gözüküyorlar     orbison  yanılsaması  dıştaki dikdörtgen ile içteki  kare düzgün olmalarına  karşın çarpıkmış gibi  gözüküyorlar  shepard masa  tablası yanılsaması    soldaki paralelkenar sağdakine  göre daha ince uzunmuş  gibi gözüküyor, oysa  ikisinin de büyüklüğü aynı  sander  yanılsaması     her iki çapraz (diyagonal)  çizginin uzunluğu aynı     münsterberg  (kafe duvarı)  yanılsaması    gri yatay çizgiler bir sağa bir  sola doğru yatıkmış gibi  gözüküyorlar     basitleştirilmiş  münsterberg  yanılsaması   siyah çizgi yatay ama sağa  doğru eğikmiş gibi gözüküyor   taylor-woodhouse  (ya da üst üste boş  kareler) yanılsaması   kareler düzgün ve aynı hizada  olmalarına karşın çarpık ve  eğik gözüküyorlar  (basitleştirilmiş münsterberg  yanılsamasının bir çeşitlemesi)  hermann ızgarası  yanılsaması        beyaz çizgilerin kesişme  noktalarında gri benekler  varmış gibi gözüküyor   lingelbach  yanılsaması         hermann ızgarasının bir  çeşitlemesi</Page><Page Number="225">225   ehrenstein  yanılsaması            kesişme noktalarında sanal  daireler oluşuyor ve  bunlar çevrelerindeki beyazla  aynı parlaklıkta olmalarına karşın  daha parlakmış gibi  gözüküyorlar  kanizsa üçgeni  yanılsaması         siyah daireler ile gri üçgen  tam olmamalarına karşın  tammış gibi algılanıyorlar,  üstlerinde de bir üçgen  varmış gibi gözüküyor   kaymış açıklık –  koyuluk geçişmesi  yanılsaması   ortadaki gri çizgi yatay ama  sanki sola doğru eğikmiş  gibi gözüküyor  çizgili kordon yanılsama   ortadaki siyah beyazlı çizgi  yatay ama sola doğru  eğikmiş gibi gözüküyor  y-kesişmeleri  yanılsaması               üstüne siyah-beyaz yıldızlar  getirilmiş olan yatay kenarlar  eğikmiş gibi gözüküyorlar.  bu şekil ayrıca sanal devinim  gösteren bir şekil, ortadaki  parça hareket ediyormuş  gibi gözüküyor saçaklı kenarlar  yanılsaması   karelerin yatay kenarları düz  ama sanki eğikmiş gibi  gözüküyorlar kaymış kenarlar  yanılsaması   bütün kenarlar yatay ama bir  yana doğru eğikmiş gibi  gözüküyorlar frazer yanılsaması   (zöllner dar açı  büzülmesi  yanılsamasının tersi)   figürdeki orta çizgiler düz ve  birbirine koşut ama bir sağa  bir sola doğru yatıkmış  gibi gözüküyorlar</Page><Page Number="226">226   helmholtz karesi  yanılsaması   eğer bir karenin içine yatay  çizgiler getirilirse düşey kenarı  yatay kenarına göre daha  büyükmüş gibi gözüküyor.  bunun tersi de geçerli.      bourdon açı  yanılsaması         soldaki üçgenin üst  kenarı ile sağdakinin üst  kenarı bir doğru üstünde ama  bunların biri sağa biri sola  eğikmiş gibi gözüküyor  giovanelli  yanılsaması        daha büyük bir daire ile  çevrilmiş olan her nokta  daire merkizine göre daha  kaymış gibi gözüküyor     frazer sarmalı            eşmerkezli daireler bir  sarmalmış gibi görünüyorlar            koyuluk-açıklık yanılsamaları   açık-koyu  karşıtlığı  yanılsaması   siyah ile çevrili bir gri beyaz ile  çevrili olana göre daha  koyuymuş gibi gözüküyor ama  ikisi de aynı tonda  açık rengin eritilmesi  yanılsaması    siyah çizgili gri arka plan beyaz  çizgili gri arka plana göre  daha koyuymuş gibi gözüküyor  ama ikisi de aynı tonda  white etkisi  yanılsaması  (munker  yanılsamasının  siyah-beyaz  çeşitlemesi)   siyahların üstüne getirilmiş  gri beyazların üstüne  getirilmiş olandan daha  açıkmış gibi gözüküyor ama  her ikisi de aynı tonda</Page><Page Number="227">227   bergen  yanılsaması       beyaz çizgilerin kesişme  noktalarında siyah ışık  parıltıları görülüyor  mach  bandı yanılsaması   bu görüntü bir koyu bir de  açık iki yüzeyden oluşuyor,  bunlar da koyudan açığa doğru  giden bir ara yüzeyle birbirine  bağlı. böyle bir görüntüde  (mavi okla gösterilen) bir koyu,  bir de (kırmızı okla gösterilen)  açık çizgi oluşuyor   craik-o'brien- cornsweet  etkisi yanılsaması           soldan sağa doğru  bakıldığında bir açık bir koyu  alanlar varmış gibi görünüyor  ama bütün griler aynı parlaklıkta       chevreul  yanılsaması  (bu yanılsama yanlış  olarak "mach bandı"  diye de adlandırılıyor)   eğer bir koyu bir açık  görüntü yan yana gelirse birinin  kenarı daha koyu, ötekinin  kenarı da daha açıkmış gibi  görünüyor   vasarely  yanılsaması  (bu etki bu  sanatçının bir  yapıtında görüldüğü  için onun adı verilmiş)   görüntülerin birindeki çaprazlar  daha açık, ötekinde ise  daha koyuymuş gibi görünüyor  ama bunlarda her hangi bir  parlaklık değişikliği yok</Page><Page Number="228">228  renk yanılsamaları   renk zıtlığı  (kontrastı)  yanılsaması        mavi ile çevrili gri sarıya, sarı ile  çevrili olan ise maviye  kaçıyor gibi gözüküyor ama  ikisi de aynı tonda     renk  erimesi  yanılsaması        mavi çizgili gri zemin maviye,  sarı çizgili olan da sarıya  kaçıyormuş gibi gözüküyor  ama ikisi de aynı tonda      munker renk  yanılsaması  (munker yanılsaması  white etkisinin  renkli bir çeşitlemesi)    üst sıradaki turuncu ve  mor-kırmızı aynı tonda, benzer  biçimde alt sıradaki sarımsı  yeşil ile mavimsie yeşil de aynı  tonda  van tuijl neon  renk  yayılması  yanılsaması   eğer siyah bir ızgaranın  kesişme noktaları renkli  çizgilerle oluşturulursa bu  renkler zemine yayılıyormuş  gibi gözüküyorlar  sulu boya  etkisi yanılsaması      görüntüdeki büyük karenin içi  turuncu gibi gözüküyor ama  gerçekte beyaz   sanal devinim yanılsamaları   sanal devinim    durağan bir nesne art arda iki  görüntü arasında gidip gelirse  hareket ediyormuş gibi  görünüyorlar  devinimin  iz bırakması              belli bir durağan alan daha  önce algılanmış bir devinimden  sonra gözlenirse o alan  tersine deviniyormuş gibi  gözüküyor</Page><Page Number="229">229   ouchi yanılsaması          ortadaki sanal daire  hareket ediyormuş gibi  görünüyor       optimize  edilmiş  fraser-wilcox  yanılsaması      (kitaoka ve ashida)   kimi durağan  görüntüler  kendiliklerinden  deviniyormuş gibi  görünüyorlar. devinim siyah »  koyu gri » beyaz » açık gri »  siyah yönünde oluyor  optimize  edilmiş  fraser-wilcox  yanılsaması, tip ı         kimi durağan  görüntüler  kendiliklerinden deviniyormuş  gibi görünüyorlar. devinimin  yönü bir önceki gibi  optimize  edilmiş  fraser-wilcox  yanılsaması,  tip ııa           kimi durağan  görüntüler  kendiliklerinden deviniyormuş  gibi görünüyorlar. devinimin  yönü bir önceki gibi      yumuşak  çubuk yanılsaması          kalem gibi bir çubuk salladığı  zaman eğriliyormuş gibi  gözüküyor     ay yanılsaması         yeni doğan ay yükselmiş olana  göre daha büyükmüş gibi  gözüküyor  renkli  negatif  yanılsaması               gözlerinizi imiyle  belirtilen noktalardan birine  odaklayın. bir kaç saniye  baktıktan sonra öteki noktaya  bakın, o zaman renklerin  negatif izlerini algılıyor gibi  olacaksınız</Page><Page Number="230">230   akiyoşi’nin kümelendirmesi dışında kalan geometrik yanılsamalar   delboeuf  yanılsaması 1   aynı büyüklükteki iki daireden  birinin dışına ötekinin de  içine eşmerkezli birer daire  çizilirse bunlar birinciyi küçük,  ikinciyi büyükmüş gibi  gösteriyorlar  delboeuf –  titchener  yanılsaması 2         aynı büyüklükteki iki daireden  birinin dışına büyük, ötekinin de  küçük daireler çizilirse bunlar  birinciyi küçük, ikinciyi  büyükmüş gibi gösteriyorlar  lipps yanılsaması        çizgilerin ortada kalan  bölümleri birbirine koşut ama  değilmiş gibi görünüyorlar   ehrenstein -  orbison  yanılsaması   zeminde bulunan ışınsal çizgiler  üstlerine getirilen geometrik  şekillerde biçimbozulmalarına  neden oluyorlar  schroeder  merdiveni          aynı görüntüde hem yukarı çıkan  hem de aşağı inen basamaklar  algılanıyor  mach köşesi                 köşe içe ya da dışa doğru  dönükmüş gibi algılandıkça koyu  bölge de parlaklığını  değiştiriyor gibi gözüküyor. içe  doğru dönüklükte daha  parlak gözüküyor ve  böylece bir gölgeymiş  izlenimi uyandırıyor, ama  fiziksel bir değişim olmuyor</Page><Page Number="231">231   helmholtz  parlaklık  yanılsaması         her iki kare de birbirinin aynı.  ama siyah karenin içindeki beyaz  kare beyaz içinde siyah kareden  daha büyükmüş gibi gözüküyor  düz ya da  çapraz olma  yanılsaması         iki aynı büyüklükteki kareden  köşesi üstünde duran  tabanı üstünde durandan daha  büyükmüş gibi gözüküyor  necker kübü         küp hem alttan hem de üstten  görünüyormuş gibi algılanabiliyor.  ama bir biçimde algılandığında  ötekine geçiş kolay olmuyor         düz bir kutunun üstüne  çaprazlama yerleştirilen bir  başkası her ikisinde de  bir yamuklaşma varmış etkisi  yaratıyor    dilim (segman) gibi açı yapan  biçimler daha büyük bir açının  içinde olurlarsa olduklarından  daha büyükmüş gibi görünüyorlar          içte bulunan gri alanla dıştaki  aynı büyüklükte, ama içte olan  daha büyükmüş gibi algılanıyor            düşey çizgiler yatay olanlardan  daha uzun gözüküyorlar. bu  nedenle b karesi a  dikdörtgeninden daha uzunmuş  gibi gözüküyor, a dikdörtgeni  ise doğru çizilmiş bir kare  gibi algılanıyor    ışıldama etkisi   bu örnekler ışığın beyaz bir  yüzeyden siyah bir yüzeye  doğru yayılarak yanılgı  yaratmasıyla ilgili. şekildeki  daireler arasındaki uzaklık  onların çapı kadar ama değilmiş gibi gözüküyor. baklavalarla  yıldızın köşeleri arasındaki  uzaklık da bir baklava boyunda ama  daha büyükmüş gibi algılanıyor.      judd yanılsaması        kırmızı nokta yatay çizginin  tam ortasında</Page><Page Number="232">232   ehrenstein  yanılsaması           kesişme noktalarındaki sanal  daireler daha parlakmış  gibi gözüküyorlar   orbison  yanılsaması           kırmızı karenin çizgileri içe  doğru bükülmüş gibi gözüküyor            biçim bozulmasına uğramış  gibi gözüken kırmızı halkalar  tam birer daire  mccollough etkisi          ikinci karenin içindeki çizgiler  tümüyle siyah beyaz.  ama renkli çizgilerden oluşan  birinci karenin ortasına bir süre  baktıktan sonra ona bakılırsa  renkler görünüyor   ebbinghaus açı  yanılsaması           sağ üstteki çizgi uzatılınca soldaki  eğik çizgiyi kesen çizgiyle  buluşyor. (dar açılar geniş  açılardan daha küçük, geniş  açılar da dar açılardan daha  büyük gözüküyorlar)                dairenin yarıçapları birbirinden  farklı uzunluktaymış gibi  görünüyor             beyaz ızgara çizgilerinin  kesişme noktalarında  a.siyah daireler varmış  gibi gözüküyor b. ızgara üstünde siyah  çapraz çizgiler varmış gibi  gözüküyor c. bu sanal daire ve çapraz  çizgiler zeminden daha  koyuymuş gibi gözüküyor</Page><Page Number="233">233   üç yay  yanılsaması   dairelerin yarı çapları  farklıymış gibi algılanıyor, buna  karşı hepsi birbirine eşit.  burada ilke: yay uzunluğu ne  kadar büyük olursa yarı çap da o  kadar küçükmüş gibi algılanıyor  bergman harfleri  yanılsaması   ne olduğu anlaşılmayan  şekillerin üstleri boyanınca  b harflerinden oluştuğu görülüyor  gerbino  yanılsamaları     (altıgen gibi) bir geometrik  şeklin üstü başka geometrik  şekillerle örtülürse altta  kalan geometrik şeklin  çizgileri birleşmiyormuş gibi  gözüküyor  eğer onu örten şekiller yeterince  büyük olurlarsa altta kalan  şeklin ne olduğu anlaşılamıyor,  sanki bir daire gibi algılanıyor</Page><Page Number="234">234   algılama tür ve biçimlerine göre görsel yanılsamalar  • şekil – biçim algılamasına dayanan yanılsamalar (geometrik yanılsamalar)  • renk algılamasına dayanan yanılsamalar  • derinlik algılamasına dayanan yanılsamalar  • olanaksız nesneler (izometrik yanılsamalar)   • devinim algılamasına dayanan yanılsamalar  • figür-zemin algılamasına dayanan yanılsamalar  • gizlemece (kamuflaj)  • ışık-gölge algılamasına dayanan yanılsamalar  • örüntü algılamasına dayanan yanılsamalar  • yüz algılamasına dayanan yanılsamalar  • beynin eksikleri tamamlama, fazlalıkları göz ardı etme özelliğine dayanan yanılsamalar  • göz merceklerinin odaklanma özelliğine dayanan yanılsamalar  • iz bırakma olgusuna dayanan yanılsamalar  • çok görünümlülüğe dayanan yanılsamalar (kararsızlık yaratan, dönüşük figürler)  • yakıştırmalara dayanan yanılsamalar (pareidolya, bir nesneye ait olan görüntünün başka bir şeye benzetilmesi)  • anamorfik biçim bozmalarına dayanan yanılsamalar (doğru bakınca anlaşılamayan, ancak belli bir açıdan bakılınca ya da uygun bir yüzeye yansıtılınca görülebilen görüntüler)   • tül perde – parmaklık etkisine (moire efektine) dayanan yanılsamalar   • gerçek yaşamda gözlenen görsel yanılsamalar   kurmaca olarak gerçekleştirilen görsel yanılsamalar  (sanatsal yaratılarda yanılsamalar)  • resim sanatında görsel yanılsamalar  • fotoğraf sanatında görsel yanılsamalar   • yapı sanatında (mimarlıkta) ve kent düzenlemesi, bahçe düzenlemesi gibi öteki yapay fiziksel çevre düzenlemesi etkinliklerinde görsel yanılsamalar  • yontu sanatında görsel yanılsamalar  • sahne sanatlarında (opera, tiyatro, bale, pandomim) görsel yanılsamalar  • sinemada görsel yanılsamalar  • karikatür ve çizgi romanda görsel yanılsamalar  • güzel yazı (hat, kaligrafi) sanatında görsel yanılsamalar</Page><Page Number="235">235   • süsleme (bezeme) sanatlarında görsel yanılsamalar  • giysilerde, el işlerinde görsel yanılsamalar   • eğitim alanında görsel yanılsamalar  • yaratıcılıkta görsel yanılsamalar   • bilgisayarlarda görsel yanılsamalar  • endüstri ve mühendislikte yanılsamalar  • tanıtmacalarda (reklamlarda) görsel yanılsamalar  • yaymacada (propagandada) görsel yanılsamalar  • tanıtmaca ve yaymacalarda bilinçaltına seslenen iletiler            dikkat, görsel yanılsama !                                    şekle uzun süre bakılınca dönüyormuş ve çeşitli renkler gösteriyormuş gibi görünüyor</Page><Page Number="236">236   öteki göz aldatmaca türleri  • üç boyutlu görüntüler (strereoskopi, anaglifler)  • devinen görüntüler   • ölçek bozmasına dayanan yanılsamalar  • yansıma, kırılma gibi olgulara dayanan yanılsamalar (aynalar, mercekler)   • perdeleme (maskeleme, giydirme) sonucu ortaya çıkan yanılsamalar  • adhokculuk (adhocism, alışılmadık ya da değişik gereçler kullanarak yapıt oluşturma)  • droste etkisi (“mise en abyme”, bir görüntünün küçülerek sonsuza kadar kendini yinelemesi)  • katlamaya, kesmeye, kaydırmaya dayanan görsel yanılsamalar  • gizli iletiler   • makyaj, kına, dövme, vucut boyama, maskeler, kılık kıyafet değiştirmeler  • karagöz, kukla  • katlamaya, kesmeye dayanan görsel yanılsamalar (açıkken başka, katlanınca başka görüntü veren çizimler, resimler)  • saydamlığa dayanan görsel yanılsamalar  • yanıltmaçlar (paradokslar), olmadığı ya da olamayacağı bilinmesine karşın varmış gibi algılanan görüntüler, modeller, kurgular, düzenlemeler, bulmacalar  • sunuşlar, sergiler, müzeler, görsel yanılsamaları kullanan gösteriler   • derinlik, devinim gibi etkiler uyandırmak amacıyla yapılmış optik – mekanik araçlar, gösterim araç gereçleri  • oyuncaklar  • bakışım (simetri)  • gösteri sanatlarında ve eğlence kesiminde görsel yanılsamalar (illüzyonistlik, sihirbazlık)   • bulmacalarda görsel yanılsamalar</Page><Page Number="237">237   ek 3:   görsel algılama ilkeleri  beynimiz harika bir organ. tüm yaşamımız boyunca her gün duyu organları aracılığıyla algıladığı inanılmaz sayıdaki bilgiyi tanıyıp saklama ve gerektiğinde işleme gizilgücüne (potansiyeline) sahip. araştırmalar ona gelen bilgilerin % 80’inin görsel olduğunu belirlemiş. biz ise bunu çok doğal bir durum olarak karşılıyoruz.   davranış bilimlerinin algılama psikolojisi dalı insan beyninin duyumları algılama sırasındaki davranışlarını inceliyor. araştırmalar beynin kendisine gelen bilgileri kimi ilkeler doğrultusunda süzüp yorumladığını belirlemiş. bunların biçimlerle ilgili olanlarına “biçim (ya da gestalt) algılama ilkeleri” deniyor. renklerle ilgili olanları da “renk kuramı (teorisi)” başlığı altında toplanıyor. bunlar dış dünyanın nasıl kavrandığını ve onları anlama (idrak etme), daha sonra da anımsama (hatırlama) yeteneklerinin daha iyi anlaşılmasını sağlıyorlar. burada her ikisine de kısaca değineceğiz. ama onlara geçmeden önce beynin nasıl çalıştığına bir göz atalım.   beyinin süzme düzeneği (mekanizması) ve algılama piramidi  beyin iki bölüme ayrılıyor, bunlardan biri bilinç (şuur), öteki de bilinçaltı (bilinç dışı olmakla birlikte, dilendiğinde kapsamındakilerin bilince çağrılabildiği zihin bölgesi, şuuraltı, tahteşşuur) düzeyleri.   beyne gelen iletilerin çok büyük bir bölümü bilinçaltı tarafından algılanıyor. gelen iletiler büyük bir hızla okunuyor, anlaşılıyor, kümelendiriliyor ve yerleştiriliyor.   bilgimiz dışında işleyen bir süzgeç (filitre) algılama yoluyla gelen iletilerin ancak küçük bir bölümünün bilinç düzeyine çıkmasına izin veriyor. geri kalanlar ise bilinçaltında kalıyorlar ama algılamayı yapanı etkilemeyi de sürdürüyorlar.   eğer beyne birden çok anlam içeren bir ileti gelirse, süzgeç bunların psikolojik bir gözdağı (tehdit) içerenlerinin bilinç düzeyine çıkmasını engelliyor, öyle olmayanların bilinç düzeyine çıkmasına ve yorumlanıp gereğinde kullanılmak üzere bellekte saklanmasına izin veriyor.   duyu organlarımıza gelen görece karmaşık, birbiriyle bir bağlantısı yokmuş gibi gözüken iletileri seçerek algılama, onları bir düzene sokma, aralarında bir ilişki kurma, uyum sağlama eğiliminde oluyoruz. beynimiz bu bilgileri daha önce belleğine almış olduğu öteki bilgilerle karşılaştırıp kümelendiriyor, yerine yerleştiriyor, gerektiğinde yorumlayıp kullanmak için saklıyor. bunu yaparken kimi düzeltmelere de gidebiliyor, yani bozuk bir görüntüyü doğru biçimine dönüştürüyor.   buna “seçici algılama” deniyor. başka başka insanların aynı görüntüyü farklı algıladıkları belirlenmiş. yani bir kişinin gördüğünü bir başkası göremeyebiliyor. bunun nedenlerinden biri deneyim ve alışkanlıklar. insanlar bir görüntüde daha önce algılamış oldukları bildik tanıdık nesne ya da olguları daha önce görmek ve bu görüntüyü belleklerinde tutmak eğiliminde oluyorlar. algılama deneyimi ne kadar fazla olursa algılanan nesneleri tanıma ve yorumlama seçenekleri de o denli çok oluyor.   ikinci bir neden de duygusal. insanlar beğendikleri, hoşlarına giden biçim, nesne ve olguları daha önce algılamak ve bunları daha kolay anımsamak eğiliminde oluyorlar. seçici algılamanın üçüncü bir nedeni ise insanların o anda içinde bulundukları fiziksel, fizyolojik ve psikolojik durum. (sonuncuya duygudurum ya da haleti ruhiye de deniyor.) bunların olumlu ya da olumsuz olması seçimlerini etkileyebiliyor. bu konular üstünde çalışan araştırmacılar deneylerinde sağlıklı sonuçlar elde edebilmek için bunları olabildiğince aza indirmeye ya da her denekte eşit olacak biçimde tutmaya çalışıyorlar. deneyim ve alışkanlıkların toplumsal boyutu da var. buna “kültürel etmenler” deniyor. toplumsal deneyim ve alışkanlıklar da seçici algılamayı etkiliyor.   algılama, anlama, yorumlama ve anımsama etkinliklerinde insan beyninin iki özelliğinin önemli taşıdığı anlaşılıyor. bunlardan biri soyutlama, öteki de simgeler oluşturma ve onlar aracılığıyla düşünme yetenekleri. bu nedenle gerçek yaşamda olmayan plan, kesit, iz düşümler gibi görece soyut çizimleri okumayı öğrenebiliyoruz.</Page><Page Number="238">238  algılanan şekil ya da nesneye ilişkin ipuçlarının yeterince açık seçik olması gerekiyor. eğer bu olmazsa, yani görüntünün bir bölümü saklı, parçaları birlikte yorumlanamayacak kadar dağınık ya da birbirinden uzak, bunlar o şekil ya da nesneyi anımsatacak anlamlı bir bağlam içinde değilse, hatta kimi zaman alışıldık durum ve yöneliş içinde bulunmuyor ya da renkleri değişikse, beyin o görüntüyü nasıl yorumlayacağını bilemiyor, onları karışık şekil ya karaltılar olarak görüyor, kimi zaman da başka bir şeymiş gibi algılıyor. ancak görüntüde yapılan bir değişiklik onun ne gösterdiğini anlaşılır kılıyor.   biçim algılaması  “gestalt” almanca bir sözcük, biçim (form), şekily, yapılanış (konfigürasyon), imge (imaj) anlamlarına geliyor; başka bir deyişle, örgütlü bir bütünü anlatıyor. biçim algılaması konusu üstünde duran “gestalt psikolojisi” bütünün parçalarının toplamından daha büyük olduğunu söylüyor ve önce bütünün algılandığını, ayrıntılarının ise daha sonra fark edildiğini ileri sürüyor. onun belirlemiş olduğu ilkelere “yalınlık (basitlik) kuralı” adının verildiği de oluyor. görsel yanılsamaların düzenlenmesi ve algılanması bir ölçüde bunlara dayandığı için burada onları kısaca özetlemek yararlı olacak.   buna göre biçim algılama ilkeleri şöyle sıralanıyor:   1. figür-zemin: beyin önce ön plana (figüre) odaklanıyor, arka planı (zemini) göz ardı ediyor. ünlü vazo-iki yüz yanılsamasında olduğu gibi insanlar önce vazonun, daha sonra yüzlerin farkına varıyorlar.   figür-zemin ilişkisinin üç temel özelliği var: 1) genellikle zemin daha yalın oluyor ve biçimden daha geniş yer tutuyor, 2) figürler ise ya zemine bitişik ya da zeminden daha öndeymiş gibi algılanıyorlar, 3) üç boyutluluk etkisi uyandırabilen zeminler güçlü bir figür anlatımının arkasında kalırsa iki boyutluymuş gibi gözüküyorlar.   figür ile zemin arasında benzerlik, karakter ya da kullanım birliği aranıyor.    2. komşuluk (ya da kümelenme): birbirlerine yakın (komşu) olan biçim ve nesneler bütün birer birim gibi algılanıyor, ya da ayrı bir küme oluşturuyorlar.    3. benzerlik: benzer biçim ve nesneler ler bütün birer birim gibi algılanıyor, ya da ayrı bir küme oluşturuyorlar.   4. süreklilik: birer çizgi ya da eğri oluşturan nesneler bütün birer birim gibi algılanıyor, ya da ayrı bir küme oluşturuyorlar. x gibi bir düzenleme aynı noktada buluşan dört ı, ya da köşelerinden bitişmiş biri ters biri yüz iki v olarak değil, birbirini kesen iki çizgi olarak algılanıyor. çoğu kez de tek bir nesne, yani bir çarpı imi ya da haç gibi görülüyor.   süreklilik ayrıca bir dizi benzer nokta, biçim ya da nesnenin bir bütün olarak algılanmasını da sağlıyor, onları ayrı birer birim olarak görüp kümelendiriyor.   5. kapalılık (ya da bütünlük): beyin biçim ya da nesne görüntülerindeki kimi eksiklikleri kendiliğinden kapatıyor ve onların tammış gibi algılanmasına yol açıyor, bunu yaparken de onları kendi temel biçimlerine dönüştürerek gösterme eğiliminde oluyor.  kapalılık iki boyutlu nesneler arasında bağ kurmayı sağlıyor, onları bütünleştirmeye yarıyor. (kapalılıkta “vektör” adı verilen ve başka nesneler aracılığıyla varmış gibi duyumsatılan sanal çizgiler kimi zaman hiç orada olmayan bir figürün varmış gibi algılanmasına yol açıyor. vektörler düz ya da eğri olabiliyorlar.)   böyle bir algılama ancak arada bağ kurmayı olanaklı kılacak yeterli ipuçları bulunduğu zaman gerçekleşebiliyor, yoksa görüntüyü tanımak zorlaşıyor, hatta olanaksızlaşıyor.   kapalılık ilkesi karmaşık biçim ya da nesne görüntülerinin yalın olarak, eskizler biçiminde anlatılabilmesine de olanak sağlıyor.   6. yalına indirgeme (praegnanz, en iyi biçim): bir önceki ilkeyle bağlantılı olan bu ilke de beynin algıladığı bir görüntüyü kendi bildiği en yalın (basit) biçimlere indirgeyerek algılama eğiliminde</Page><Page Number="239">239  olduğunu anlatıyor. örneğin “kuş” kavramı (ya da görüntüsü) söz konusu olduğunda bunu belleğindeki temel (ilk, ya da ortalama) kuş biçimiyle karşılaştırıp tanıyor ve yerine yerleştiriyor.   7. bakışım (ya da düzen): beyin genellikle bakışımı ya da belli bir düzenli oluşu yeğliyor, öyle olan biçim ya nesnelerin önce algılanmasını sağlıyor.   soldaki şekil bir kaç biçimde yorumlanabiliyor: onda köşesi üstünde duran iki büyük kare ya da gene köşesi üstünde duran küçük bir kare ve iki yanında düzensiz, l biçiminde iki şekil, gibi. bakışım ilkesi bunlardan birincisinin yeğlenmesini sağlıyor.   8. alan (ya da yüzey): iç içe yerleştirilmiş (ya da örtüşen, üst üste olan) iki biçim ya da nesneden küçük olan ön planda (yani figür), büyük olan da arka planda (yani zemin) gibi algılanıyor. bir dikdörtgenin içindeki küçük bir kare dikdörtgenin üstünde duruyormuş gibi gözüküyor. böyle bir düzenlemede dikdörtgen koyu, kare açık bir renk tonunda olursa, bu o dikdörtgende bir delik varmış izlenimi uyandırıyor.   9. sarılı (çevrili) olma: sarılı olma figür-zemin ilişkisini örgütleyen bir başka ilke. bir görüntünün çevresi bir biçimde (bir çizgi ya da başka görüntülerle) çevriliyse o görüntünün ayrıntıları bir bütün olarak, yani tek bir figür gibi algılanıyor. bunun yanı sıra onu çevreleyen öteki görüntüler de arka planda, yani zeminmiş gibi algılanıyorlar.   sağdaki resmin sol üst köşesine baktığımız zaman bir dizi x imi görüyoruz. buna karşılık sağ alt köşesine baktığımızda görüntü değişiyor, bir dizi ortaları kesik daire görüyormuş gibi oluyoruz. bu durum bakış açımızın, dolayısıyla görüntülerin sarılı olma durumlarının değişmesi sonucu ortaya çıkıyor.   10. tanışıklık: bir görüntüde önce bilinen, tanıdık birimler daha önce kümelendirilip algılanıyor ve yorumlanıyorlar. resim içine saklanmış resimlerde olduğu gibi daha sonra ayrıntılar algılanmaya başlayınca başka yeni kümelerin oluşabileceği anlaşılıyor, bu kez de parçalar ona göre yeniden birleştirilip kümelendiriliyor, böylece gizli görüntünün algılanmasına olanağı doğuyor.   11.  ortak zemin: aynı alan üstünde yer alan, bir zemini ortaklaşa paylaşan biçim ya da nesneler de birer bütün olarak algılanıyor, ya da ayrı bir küme oluşturuyorlar.   12.  bağlantı: biçim ya da nesneler içinde aralarında her hangi bir bağ, bağlantı, ilişki olanlar onların birer bütün olarak algılanmalarını, ya da ayrı bir küme oluşturmalarını sağlıyor.   13. saydamlık: saydamlığın bulunması da biçim algılamasında etkili oluyor, belirginlik sağlıyor, nesnelerin daha kolay tanınmasına ve anımsanmasına yardımcı oluyor.   14. tutumluluk: algılanan biçim ya da nesneler en yalın ya da tutumlu bir biçimde yorumlanıyor. sağdaki şekli bir kısa çizgiler yığını olarak değil, anlamlı bir bütün (burada bir b harfi) olarak yorumlama eğiliminde oluyoruz.   15. ortak yönlenme (sıkışıklık, yoğunluk): aynı yöne doğru gidiyormuş gibi gözüken ya da belli bir yoğunluk gösteren nesneler bütün birer birim gibi algılanıyor, ya da ayrı bir küme oluşturuyorlar.   16.  ortak yazgı: bu ilke de bir öncekine bağlı, daha çok devinim içinde olan görüntülerde öne çıkıyor. aynı hızla, aynı doğrultu üstünde ya da aynı yöne doğru hareket eden, yani ortak bir yazgıyı paylaşan biçim ve nesneler bir bütün gibi algılanıyor ya da aynı kümeye bağlıymış gibi yorumlanıyorlar.   17. fi (phi) etkisi (ya da olgusu): küçük değişikler içeren durağan görüntüler kesik kesik bir biçimde art arda izlenirse devinim duygusu uyandırıyorlar.    bu alanda çalışan bilim adamları zaman zaman yeni kurallar bulup, ilkeler belirleyip eskilere ekliyorlar. böylece daha kapsamlı yorumlar yapabiliyorlar. ilkelerin bir bölümü kimi zaman ötekilerden baskın olabiliyor. birden çok özellik taşıyan görüntülerde önce baskın olan ilke doğrultusunda bir algılama gerçekleşiyor.   bunlara kimi onlarla bağlantılı başka biçim algılama ilkelerini eklemek de olası:   • ağırlık merkezi etkisi: her hangi bir düzenlemede küçük şekil ya da nesneler daha büyük olanın üstüne yerleştirilirse bunların büyük nesnenin ağırlık merkezine yakın olanları daha küçükmüş gibi algılanıyor.</Page><Page Number="240">240  • iki şekil ya da nesne belli bir yakınlıkta olacak biçimde düzenlenirse bunlar tek bir şekil ya da nesne, yani bir bütün olarak algılanıyor.   • düşey çizgi, şekil ya da nesneler yatay olanlara göre daha uzun ya da yüksekmiş gibi algılanıyor, çünkü göz düşey nesneleri algılarken yatay olanlara göre daha çok enerji tüketiyor, beyin de bundan yola çıktığı için yanılıyor.   • bir önceki kural çapraz çizgiler için de geçerli. aynı büyüklükteki iki biçim ya da nesneden düz duran çapraz olandan daha küçükmüş gibi algılanıyor.   • bir alan ya da uzam boş olduğu zaman içinde başka şekil ya da nesneler olan aynı büyüklükteki bir uzama göre daha büyükmüş gibi algılanıyor. (onun için boş bir ev aynı büyüklükte olup içinde eşyaların bulunduğu bir evden daha büyükmüş izlenimi uyandırıyor. tasarım işliği yönetcileri de mimarlık öğrencilerine hazırladıkları planların içine o uzamlara ilişkin mobilyaları çizmelerini istiyorlar, boş oldukları durumda kendilerini yanıltmasınlar diye.)                  • bir kenarı olmayan kare, kapanmamış bir çemberden oluşan daire gibi açık olan şekiller aynı büyüklükte olup da kapalı olan şekillere göre daha büyükmüş gibi algılanıyorlar.   • çapraz, eğik, dalgalı, zikzaklı ve eğri çizgiler devinim izlenimi uyandırıyorlar. ayrıca bir görüntüde “hız çizgileri”, ışık izleri ve netlik-bulanıklık karşıtlığına dayanan efektler varsa onlar da devinim izlenimi uyandırıyor ya da var olanı güçlendiriyorlar.   • algılamada öncelik: birden çok özelliği olan görüntülerde ilk göze çarpan özellik önce algılanıyor (renk adlarının kendilerinden farklı renklerle yazılması durumunda gözlenen stroop yanılsamasında olduğu gibi).   • renk – şekil önceliği: kimi insanlar renkleri, kimileri de şekil ve biçimleri daha önce algılamaya yatkın oluyorlar.   • ayrıntı – bütün önceliği: benzer biçimde kimi insanlar ayrıntıları, kimileri de bütünü daha önce algılama eğiliminde oluyorlar.   • örüntülerin algılanma kolaylığı: insanlar örüntüleri, yani bir biçimde örgütlenmiş görüntü ya da nesneleri daha kolay algılayabiliyor, önce onları algılama eğiliminde oluyorlar. araştırmalar örüntülerde ne olduğunun anlaşılmadığı kararsızlık durumlarında algılama düzeneğinin rahatsız olduğunu göstermiş.   • insanlarda nesnelerin dış çizgilerini algılama yetisi var (kontur algılaması). onun için kimi ayrıntıların gösterilmediği tek çizgiden oluşan çizimlerin ne olduğunu anlayabiliyoruz.   • gene benzer bir biçimde karaltı (silüet) algılama yetisinin bulunduğu anlaşılıyor. bu tür görüntülerde de ayrıntıların</Page><Page Number="241">241  gözükmemesine karşın onların ne olduğu anlaşılabiliyor.   bu algılama yetisi aynı zamanda orada olmayan biçim ya da nesnelerin algılanmasına yol açan kanizsa yanılsamalarının oluşmasına da yol açıyor.   • “altın oran”, “altın kesim” gibi adlar taşıyan 1 / 1,1618 oranı insanlar tarafından daha çok yeğleniyor, dolayısıyla daha kolay algılanıyor ve akılda kalıyor.   • görüntülere ve bakış açtılarına ilişkin yeterli ipuçları olmadığı zaman onların düz mü, yan mı yoksa baş aşağı mı durduklarını anlamak kolay olmuyor. aşağıdaki resimlerde görülen adam karolar kaplı bir zemin üstünde yatıyor mu, yoksa bir duvar ya da ağ üstünde yürüyor mu, kestirmek zor.              • çubuklar arkasında olan bir görüntü gerçekte olduğundan daha küçükmüş gibi algılanıyor. bunlar yatay ya da düşey olabiliyor. görüntünün arkasında oldukları zaman da benzer bir etki oluşabiliyor. çubukların yerine noktalar ya da ızgaralar getirilirse de böyle bir etki oluşabiliyor.              • aşağıda soldaki resmin çevresinde yer alan (artı imi) biçimindeki şekiller, mantıksal olarak, ortada bulunan şeklin de aynı olması gerektirdiğini düşündürüyorlar. oysa onu köşeleri örtülmüş bir kare gibi algılama eğiliminde oluyoruz. bu da sağdaki resimde olduğu gibi kimi zaman bir belirginsizliğe yol açabiliyor: ortadaki şekil bir kadeh mi, yoksa bir silindir mi, söyleyemiyoruz.                  algılamada ve kümelerin oluşmasında nesnelerin biçimleri, büyüklükleri, renk ve dokuları etkili oluyor. bir görüntünün yorumlamasında en çok şu sekiz öğenin kullanıldığı belirlenmiş: büyüklük, şekil – biçim, gölge, renk, rengin tonu (koyuluk-açıklık), doku, örüntü (pattern) ve algılanan nesneyle ilişkilendirilen bağlam (context).   yerleştirilme ve yönleniş de önemli, eğer şekiller, biçimler, nesneler doğru (ya da alışıldık) olanın tersine bir yerleştiriliş ve yönlenişe sahiplerse onları yorumlamak zorlaşıyor. “tatcher yanılsaması”nda olduğu gibi, baş aşağı duran bir insan yüzünün üstündeki ifadeyi yorumlamak zor oluyor. beynimiz insan yüzünü doğru durduğu zaman ayrıntılarıyla algılamaya alışık. baş aşağı çevrildiğinde her hangi bir nesne gibi görüyor, ayrıntılarındaki nüans</Page><Page Number="242">242  farklarını yorumlamakta zorluk çekiyor, onları alışık olduğu biçimlere dönüştürmeye çalışıyor. alışıldık biçimde yerleştirilmemiş çoklu düzenlemeler de şaşırtıyor, onları akılda tutmak zor oluyor.                      algıladığımız nesneleri, çok çeşitli biçim, renk, ortam ve konumlarda tanıyabiliyoruz. ancak aşırı durumlarda, yani alışıldık dışı, değişik bir bakış açısı söz konusu olduğu zaman onların ne olduğunu çıkaramayabiliyoruz.             bir görüntüde yer alan şekil ve figürler arasında doğal olan, ya da öğrenilenin dışında bir ölçek bozulması varsa onu yorumlanması zor oluyor, neyin ya da hangisinin doğru olduğuna karar vermek olanaksızlaşıyor.                gestalt kuramı 19. yy’ın sonlarına doğru avusturya ve güney almanya’da ortaya çıkıyor. kurucuları max wertheimer (1880-1943), wolfgang köhler (1887-1967) ve kurt koffka (1886-1941). ilk çalışmalar da daha çok görsel yanılsamalar konusunda olmuş.</Page><Page Number="243">243   çağrışım  biçim algılaması ilkelerinden söz ederken bunlara uyan görüntülerin daha çabuk algılandığını, bellekte tutulduğunu ve daha kolay anımsandığını söyledik. bir şeyi bellekte tutmak ve anımsamak beyin yetilerinden biri, kimi zaman anımsama etkinliği belli bir uyarı sonucu kendiliğinden oluşabiliyor. davranış, düşünce ve kavramlar arasında kurulan bağlantılar sonucu bunlardan biri bilinç alanına girdiği zaman ötekini de bilince çekmesi olarak tanımlanan bu olayın adı çağrışım (tedai). önceleri aralarında benzerlik, karşıtlık (zıtlık), yer ve zaman birliği olan şeylerin çağrışıma neden olduğu düşünülürken şimdi bunlar “bitişiklik yasası” altında toplanmış olarak inceleniyorlar.   burada bu konuya değinmemizin nedeni çok kısaca insan belleğinin ayırdında olmadan dönüştürmeler yapabileceğini anımsatmak. bunlar kimi zaman gerçeğin tam tersi oluyor, sağ-sol, alt-üst değişiklikleri gibi. renkler de benzer biçimde değişebiliyor. aradığınız bir nesnenin sarı olduğunu düşünüyorsunuz ama onun mor olduğu ortaya çıkıyor. biçimlerin algılanışı ve anımsanışında bu olgunun bilinmesinde yarar var.</Page><Page Number="244">244   derinlikçizim türleri  bu çalışmanın pek çok yerinde derinlikçizimden (perspektifden) söz ediyoruz. kendisi bir görsel yanılsama olduğu kadar başka yanılsamalara da neden olan derinlikçizim üç boyutlu nesnelerin iki boyutlu kağıt, tuval, görüntülük (ekran) gibi ortamlarda görüntülenmesi anlamına gelen bir iz düşüm (projeksiyon) yöntemi. burada ayrıtılarına girmeden derinlikçizim türlerini tanıtmak istiyoruz. aşağıdaki açıklamalar üçer çift birbirine dik ve koşut (paralel) çizgisi bulunan küp ya da dikdörtgenler prizmaları aracılığıyla bunları örnekliyor. bu bilgiler dick termes’in yazdığı bir kitapta yer alıyor.   tek kaçış noktalı (ya da çizgisel)  tek kaçış noktalı derinlikçizim kübün üç çift çizgisinden yalnız birini alıp onları “kaçış noktası” adı verilen bir noktada birleştirmeye deniyor. bu çizgiler ve aralarındaki açılar biçimbozulmasına (deformasyona) uğrarken ötekiler değişmiyor, birbirlerine dik ve koşut olarak kalıyorlar. kaçış noktası aynı zamanda gözün kübe göre konumunu, yani ondan aşağıda mı yoksa yukarda mı olduğunu da gösteriyor. bu tür görüntüler nesnelerin (burada küplerin) bir yüzüne doğru dik olarak bakıldığında ortaya çıkıyor. bu derinlikçizimi bir yöne doğru bakış olarak yorumlamak olası.   iki kaçış noktalı   iki kaçış noktalı derinlikçizim kübün üç çift çizgisinin ikisini alıyor ve onları karşılıklı olarak iki yanda bulunan kaçış noktalarında birleştiriyor. bu çizgiler ve aralarındaki açılar biçimbozulmasına uğrarken üçüncü çizgi çifti değişmeden kalıyor. iki kaçış noktasını birleştiren çigiye “ufuk çizgisi” deniyor, bu çizgi aynı zamanda gözün konumunu belirtiyor. bu tür görüntüler nesnelerin (burada küplerin) bir kenarına dik olarak bakıldığı zaman ortaya çıkıyor. bu derinlikçizimi iki yöne doğru bakış olarak yorumlamak olası.   üç kaçış noktalı  üç kaçış noktalı derinlikçizim kübün bütün çizgi çiftlerini alarak onları üç ayrı kaçış noktasında birleştiriyor. bu kaçış noktalarının ikisi aynı ufuk çizgisi üstündeyken üçüncüsü bunun altında (ya da üstünde) bir yerde bulunuyor. burada bütün çizgiler ile aralarındaki açılar biçimbozulmasına uğruyorlar. bu tür görüntüler yüksek bir yapıya aşağıdan (ya da yukardan) ve oldukça yakından bakıldığı zaman ortaya çıkıyor. bu da üç yöne doğru bakış olarak yorumlanabiliyor.   dört kaçış noktalı   dört kaçış noktalı derinlikçizimleri oluşturmanın değişik yolları var. üç kaçış noktalı derinlikçizimde olduğu gibi burada da karşılıklı iki kaçış noktası bulunuyor, buna ek olarak üç kaçış noktalı derinlikçizimde altta (ya da üstte) bulunan üçüncü kaçış noktasının karşısında bir kaçış noktası daha oluyor. bunlardan biri ufuk çizgisinin, yani göz düzleminin üstünde, ötekisi ise altında kalıyor.   eğer baktığımız küp bir dikdörtgenler prizmasında olduğu gibi ince uzunsa, görüntüsü bu iki kaçış noktasına doğru daralırken ortada, yani ufuk çizgisi üstünde, şişkinleşiyor. başka bir deyişle, göz düzleminin altında ya da üstündeki çizgiler birbirine yaklaşıyor. kübün (ya da dikdörtgenler prizmasının) çizgileri de artık daha önceki örneklerde olduğu gibi düz değil, bir eğri gibi gözüküyor, yani çizgilerin boyları değişip aralarındaki açılar biçimbozmasına uğrarken kendileri de düzlüklerini yitiriyorlar. bu tür görüntüler bir gökdelenin ortasında bulunan bir kattan karşıdaki bir başka gökdelene bakıldığı zaman ortaya çıkıyor. dört kaçış noktalı derinlikçizimi sağa sola, aşağıya yukarıya</Page><Page Number="245">245  olmak üzere dört yöne bakış olarak görmek olanağı var.   beş kaçış noktalı   bu derinlikçizim çizimin yapıldığı kağıt üstünde bir daire oluşturuyor. böylece çevrede görülen uzamın 180 derecelik bir görüntüsünü oluşturma olanağı doğuyor. bu tür bir çizimde sağda ve solda, yukarda ve aşağıda olan her şey gösterilebiliyor. beş kaçış noktalı derinlikçizimler dört kaçış noktasına bir de tam ortada bulunan kaçış noktası eklenerek oluşturuluyor. bu tür görüntüler yarım küre biçimindeki bir aynaya bakıldığı zaman ortaya çıkıyor. bu derinlikçizimi yarım küresel bakış olarak yorumlamak olası.   altı kaçış noktalı    180 derecelik bir görüşü gösteren beş kaçış noktalı derinlikçizime ortasında bulunan kaçış noktasının karşısında yer alan altıncı bir kaçış noktası eklenirse bu kez bakanın, yani gözün arkasında bulunan nesneleri de gösterme olanağı ortaya çıkıyor. böylece çevredeki uzamın 360 derecelik bir görüntüsünü oluşturulabiliyor. bunu göstermek için çizim yapılan daire biçimindeki kağıdın bu kez arkasına benzer bir çizim yapmak gerekiyor. (bunu iki ayrı çizimle göstermek de olası.) bu tür görüntüler tam küre biçiminde bir aynaya bakıldığı zaman görülebiliyor. bu derinlikçizimi küresel bakış olarak nitelendirme olanağı var.   yalnız nesneleri değil onların gölgelerini de gösteren derinlikçizimler oluşturmak olası. ayrıca çeşitli nedenlerle kaçış noktalarının sayısı daha da artabiliyor. günlük yaşamda ilk üç derinlikçizim türü ile yapılan çizimler üç boyutlu nesneleri iki boyutlu ortamlar üstünde göstermeye yetişiyor. onun için derinlikçizimi konu alan yapıtlarda yalnız onlardan söz ediliyor. geri kalan öteki türler özel bir bakış açısı gerektirdikleri ve kullanışlı olmayan biçimbozulmaları içerdikleri için daha az kullanılıyorlar.   derinlikçizimler pek çok uğraş alanı için gerekli bir araç. ressamlar, fotoğrafçılar kadar mimarlar, mühendisler, teknik ressamlar, grafikerler onu kullanıyorlar. ayrıca yontu, sahne sanatları, sinema, çizgi roman gibi sanatlar da yaratılarında onların özelliklerinden yararlanıyorlar.      dikkat: görsel yanılsama !                     bayrak dalgalanmıyor, bütün yatay ve düşey çizgileri düzgün ve birbirine dik</Page><Page Number="246">246   renk algılaması  biçim algılaması kadar renk algılaması da önemli, onun için bilim adamları bu alanda yoğun çalışmalar yaparak onda oluşan olguları açıklamaya çalışıyorlar. onlara da kısaca değiniyoruz.   ışık olarak adlandırdığımız görüngü elektromanyetik tayfın (spektrumun) ancak küçük bir dilimini oluşturuyor ve biz de buradaki alt-şeritlerde yer alan renkleri görebiliyoruz. bunlar bir yanda mor ile başlıyor, mavi yeşil, sarı ve turuncudan geçerek öteki yanda kırmızıya kadar gidiyor. kırmızıdan önce kızıl ötesi (enfraruj), mordan sonra da mor ötesi (ultraviyole) ışınları bulunuyor.                görünen ışıktaki renk farkları onların dalga boylarına bağlı bir olgu, bu da ilk kez 1665-1666 yıllarında ışığı bir prizmadan geçiren ingiliz matematik ve fizikçisi ısaac newton (1642-1727) tarafından ortaya konmuş.                 beyaz olan güneş ışığının renklerine ayrılabileceği daha önceleri onun su, buz ya da saydam doğal kristaller içinden geçiği zaman da gözlenmiş. 13. yy’da ingiliz düşünürü roger bacon (1212-1294) gökkuşağının havada bulunan su damlaları nedeniyle kırılan ve yansıyan güneş ışınlarından oluştuğunu söylemiş, ama o çağda böyle bir savı kanıtlama olanağına bulunmadığı için üstünde durulmamış. gökkuşaklarının kimi zaman iç içe iki halkadan oluştuğu belirlenmiş. bunlarda renklerin dizilişi birbirine ters oluyor, yani birinde kırmızı içte mor dıştayken ötekinde mor içte kırmızı dışta oluyor. biçimi de güneşin, yağmur damlalarının ve bizim konumumuza bağlı. uçaktan bakıldığında gökkuşakları tam daire biçiminde görülüyorlar.   gökkuşağı güneş ışıklarıyla oluşan atmosferik yanılsamalar. az da olsa, ay ışıklarının benzer bir biçimde atmosferdeki su damlalarının arasından geçerek oluşturduğu gökkuşakları da var. aydan yansıyan güneş ışığı görece daha zayıf olduğundan onun oluşturduğu gökkuşağını görmek ve oluşturduğu renkleri seçmek daha zor.  gökkuşağında (ya da güneş ışığında) önceleri yedi renk olduğu düşünülürken günümüzde bunların sayısının altı olduğu kabul edilmiş. bu renkler sırasıyla kırmızı, turuncu, sarı yeşil, mavi ve mor. 1800 yılında alman kökenli ingiliz gökbilimcisi (astronom) frederick william herschel (1738-1822) kızıl ötesi ışınlarını, bir yıl sonra da alman bilim adamı johann wilhelm ritter (1776-1810) mor ötesi ışınlarını bulmuşlar. böylece görülebilenin dışında da başka ışık türlerinin (daha doğrusu ışınımların) olduğu belirlenmiş.   renkleri, boya olarak, kırmızı, sarı, mavi; ışık olarak da kırmızı, yeşil, mavi gibi temel renklere ayırmak olası. ana reklerin birbirleriyle karışmaları ikincil renkleri veriyor: boyalarda kırmızıyla sarı turuncuyu, sarıyla mavi yeşili, maviyle kırmızı da moru oluşturuyorlar. hepsinin karışımı ise siyah oluyor. renkli televizyon ya da bilgisayar görüntülüklerinde olduğu gibi ışık karışımlarında ise yeşille kırmızı sarıyı, kırmızıyla mavi moru, maviyle yeşil ise açık maviyi oluşturuyorlar. hepsi karışırsa (newton çarkında olduğu gibi) ortaya beyaz çıkıyor. siyah, gri ve</Page><Page Number="247">247  beyaz yansız renkler, öteki renklerin onlarla karışımaları açıklık-koyuluk, donukluk (matlık)-parlaklık farklarını ortaya çıkarıyor. boya karışımları “çıkarmalı”, ışık karışımları ise “toplamalı” karışımlar olarak nitelendiriliyorlar.                    sıra dışı renk düzenlemeleri oluşturma olanağı da var. bunlardan biri kendinden ya da otomatik olarak renkli anlamına gelen “autochrome” adlı yöntem ve renkli fotoğraflar oluşturma döneminin başında bir süre kullanılmış.  bulucuları fransız auguste ve louis lumiere kardeşler. 1903-1904 yıllarında ortaya konan bu düzenlemeye göre turuncu, yeşil ve mor temel renkler olarak kullanılmış.   ısaac newton 1666’da renk konusundaki buluşlarına dayanrak bir “renk çemberi” geliştirmiş.                     bugün de benzerleri kullanılan bu tür düzenleme ve çizelgeler aracılığıyla ikincil, üçüncül renklerle karşıt ya da komşu renkleri gösterme olanağı var.</Page><Page Number="248">248  her hangi bir nesneyi renkli olarak görmek demek onun beyaz ışık altında öteki renkleri emip yalnızca kendi rengini yansıtması anlamına geliyor. bu nedenle domatesi kırmızı, biberi yeşil olarak görebiliyoruz.   1801-1802’de ingiliz fizikçisi thomas young (1773-1829) düzenlediği bir dizi deneyden sonra “üç renk kuramı” (trichromatic theory) olarak bilinen bir varsayım (hipotez) oluşturmuş. buna göre gözde kırmızı, mavi ve yeşil renkleri algılayan konilerin olduğu, onların da bu renklere tepki verdikleri, yani elektrik bildiri imlerine (sinyallerine) dönüştürerek beyne ilettikleri düşünülüyor. (her gözde 6 milyon koni bulunuyor.) young’ın varsayımı 50 yıl sonra alman bilim adamı hermann von helmholtz (1821-1894) tarafından geliştirilmiş. bunlara dayanarak insanların üç renk algılayan (trikromat) canlılar olduğu söyleniyor.   young'ın kuramı uzun süre geçerliliğini korumuş. 1970’lerden sonra ilk kez alman fizyoloji ve davranışbilimcisi karl ewald hering (1834-1918) tarafından ortaya atılan başka bir kuram yaygınlık kazanmaya başlamış. buna göre gözde algılanan renkleri karşılaştıran sinir hücreleri de bulunuyor ve gelen ışığı dalga boyuna ile gücüne göre o ya da bu renk olarak beyne iletiyorlar.   kimi hayvanların gözlerinde iki tür konik sinir ucu bulunuyor. onun için onlar iki renk algılayan (dikromat) canlılar olarak nitelendiriliyor. bunların arasında kedilerle köpekler de var, onların göz sinirleri mavi ve sarı ışığa daha duyarlı. bu onların alaca karanlıkta daha iyi görmelerini sağlıyor. kırmızıya duyarsız olmak başka hayvanlarda da gözlenen bir durum. örneğin boğalar kendilerine doğru sallanan pelerinin renginden çok devinimine tepki veriyorlar. onları kızdırmak için kullanılan büyük pelerinin renkleri mor ve sarı oluyor, küçük ve kırmızı pelerin ise matador tarafından güreşin sonuna doğru kullanılıyor. kırmızının daha çok insanların dikkatini çekme amacını taşıdığı anlaşılıyor.   buna karşılık bu hayvanların gözlerine karanlıkta ışık vurduğu zaman bir parlama oluyor. buna ağ katmanının hemen arkasında latince’den alınmış “tapetum lucidum”, yani parlak örtü adı verilen bir katman neden oluyor ve onların karanlıkta daha iyi görmesini sağlıyor. insanların gözünde böyle bir katman yok. ancak güçlü flaş ışığıyla çekilen fotoğraflarda gözler kırmızı çıkabiliyor. karanlıkta üstüne ışık vurunca parlayan trafik imlerine “kedi gözü” denmesi buradan geliyor.   renk algılamasının canlı türlerine göre evriminin ilginç bir araştırma alanı olduğu anlaşılıyor. hayvanlar içinde yaşadıkları ortamların koşullarıyla kendi yaşama biçimlerine en uygun olacak özellikleri geliştirmiş. örneğin kimi hayvanların gözünde hiç konik sinir yok, buna karşılık kimi türlerde yalnızca çubuk sinirler bulunuyor. karasineklerin petek gözlerinin her birinde yaklaşık 3 bin mercek bulunuyor. kimi kurbağa türlerinde birden çok çubuk sinir ucunun bulunduğu belirlenmiş. dev ahtapotların gözleri 25 cm kadar büyüklüğe ulaşıyor ve ağ katmanları ışığa duyarlı bir milyar sinir ucu içeriyor. gözünde tek konik algılayıcı sinirleri ve ağırlıklı olarak çubuk biçimindeki algılayıcılara dayanan memeli hayvanlar arasında balinalar, yunuslar, foklar ve deniz aslanları bulunuyor. kimi türlerde çubuklar ile konilerin birbirine dönüşebildiği de gözlenmiş. timsahlar ise yalnızca siyah, beyaz ve gri tonlarını görebilirmiş.   benzer biçimde beş, dört, üç, iki renk algılayan canlıların da aynı sayıda renk algılayıcı konik sinir uçları oluyor, pentakromat, tetrakromat, trikromat, dikromat olarak anılıyorlar. geceleri yaşayan kimi hayvanlar ise monokromat oluyorlar, geceleyin renkler görülmediğinden onlara tek bir renk algılayıcı koni yetişiyor. hatta derin denizlerde yaşayan kimi balıkların gözlerinde hiç konik sinir ucu bulunmadığı belirlenmiş, onlar yalnızca çubuk biçimindeki sinir uçlarıyla yetiniyorlar, buna da “çubuk monokromatlığı” deniyor.   kimi hayvanlar bizim göremediğimiz kızıl ve mor ötesi tayf dilimlerini görebiliyorlar. örneğin çıngıraklı yılanlar kızıl ötesi ışınları algılayabiliyor. kimi kuşlar ile arıların da mor ötesi ışınlara duyarlı oldukları biliniyor. kimi kelebeklerde beş ayrı renk algılama sinir ucu bulunuyor, yani bunlar birer “pentakromat”. kırmızı havuz balıkları görülebilen ışığın dışında hem kızıl hem de mor ötesi ışığı algılayabilen tek yaratıklarmış.   yeniden insanlara dönecek olursak, 20. yy’ın sonlarına doğru yapılan bir buluş onlarda da üçlü yerine dörtlü görüş olabileceğini, yani aralarında “tetrakromatların” bulunabileceğini göstermiş. çok az da olsa bu duruma özellikle kadınlarda raslanıyor. yalnızca üç renk algılayan sıradan bir insan 1 milyon renk tonu ayırt edebilirken onlarda bu sayı 100 milyon gibi bir sayıya ulaşıyor. uğraşı dekoratörlük olan bu insanlardan biri, susan hogan adlı bir hanım, müşterilerine hepsi aynı gibi gözüken üç bej renk arasındaki çok küçük ton farklarını görebiliyor. ya</Page><Page Number="249">249  da bir ırmağa baktığı zaman küçük derinlik farkları nedeniyle oluşan ama herkes tarafından algılanamayan mavi tonlarını seçebiliyor.   buna karşılık sıradan insanlar televizyon, filim, fotoğraf, görüntülük (ekran), beyaz perde, kağıt ya da tuval üstünde oluşturulan renkler aracılığıyla görüntüleri tüm derinliğiyle algılayabilirken tetrakromatlar bunları biraz daha az derinlikli gibi görüyorlar, çünkü genellikle bu tür resimlerin oluşturulmasında yalnızca üç renk kullanılıyor.   kişilere özgü görme kusur ya da farklılıkları da var. bu çalışmanın başlarında bir yerde sinesteziden söz etmiş, bunun bir duyuyla algılama yapılırken öteki duyulardan biri ya da daha çoğu üstünde uyarılar oluşması durumu olduğunu söylemiştik. tıpkı renk körlüğü gibi sinestezinin de değişik türleri var. kimi insanların harfleri ya da sayıları renklerle özdeşleştirdiği gözlenmiş. sıradan insanlar basılı bir metni siyah-beyaz olarak algılarken onlar harf ya da sayıların bir bölümünü renkli olarak görüyorlar. bir sinestezi türü de sözcüklerin renklerle özdeşleştirilmesi. kimi geometrik şekillerin de benzer biçimde bu insanlar tarafından kendilerine yakıştırılan (ya da onların algıladığı) renklerle görüldüğü anlaşılıyor. renk yerine örüntü görenler de oluyor.        insanların kaçta kaçı sinestetik olduğu sorusuna kesin yanıt vermek zor. bu konudaki kestirimlerde sayılar 25 000’de birden 100’de bire kadar değişiyor. bunun nedeni onları belirlemenin zorluğu olduğu kadar çeşitli sinesteti türlerin olması. kimi bilim adamları herkesin bir ölçüye kadar sinesteziye yatkınlığı olabileceğini düşünüyorlar. bir bölümü ise çözümleyici (analitik) düşünme ile sözel anlatım biçimlerine önem verlmesinin bu özelliğin gelişmesini bastırdığını düşünüyor.   kimi insanların ağırlıklı olarak biçimleri, kimilerinin de renkler algılamaya yatkın olduğunu daha önce söylemiştik. biçim körlüğü yok ama renk körlüğü diye bir şey var. bu görme kusurunun nedeni daha çok kalıtımsal ama başka nedenlerle de ortaya çıkabiliyor. çeşitli tür ve dereceleri varsa da bu deyiş sanıldığı gibi her şeyin siyah-beyaz algılanmasını değil, göz sinirlerinin kimi renkleri ayırt edememesi durumunu anlatıyor. bütün renklere duyarsız olmak oldukça az görülen bir durum. renk körlüğünün tür ve derecesini belirlemek amacıyla geliştirmiş testler var. bunlardan birini ilk kez ingiliz bilim adamı john dalton (1766-1844) ayrıntılı bir biçimde incelemiş olduğu için bu görme kusuru “daltonizm” diye de anılıyor. yandaki resimde bir örneği görüldüğü gibi, çeşitli sinestezi ve renk körlüklerinin benzetişimini (simulasyonunu) yapmaya yaran bilgisayar yazılımları var.   bir renk üç özelliğiyle belirleniyor: 1) hangi renk olduğuyla (yani adıyla), 2) tonuyla (açık ya da koyuluğuyla), 3) yoğunluğuyla (ya da doymuşluğuyla).   kimi kuramcıların daha ayrıntılı ayrımlar yapmalarına karşın renkler birlikte, yani yan yana kullanıldıklarında, temel olarak üç tür karşıtlık (ya da zıtlık) oluşturdukları gözlenmiş. bunlar eşzamanlı (simultane), ardışık (birbirini izleyen) ve yer değiştiren (tersine dönen) ya da özümseyen (sindiren) karşıtlıklar olarak adlandırılıyorlar.   birincisi bir renk başka bir renk tarafından sarıldığında ortaya çıkıyor ve çevrelenen rengin değerinin bozulmasına yol açıyor. ikincisinde önce bir renk sonra da öteki görülüyor. üçüncüde ise renkler gerçekte bulunmadıkları komşu bir alana doğru yayılıyormuş izlenimi oluşturuyorlar.  renkler değişik zeminler üstünde yer aldıkları zaman olduklarından daha başkaymış gibi algılanıyor, yani daha açık ya da koyu, daha parlak ya da matmış gibi gözüküyorlar. bu eşzamanlı zıtlık (simultane kontrast) olarak adlandırılıyor. eğer ana renkler kendi karşıtlarıyla, yani kırmızı yeşille, mavi turuncuyla ve sarı da morla bir araya gelmişse o zaman da “tamamlayıcı (ya da bütünleyici) zıtlık (komplementer kontrast)” söz konusu oluyor, ana renkler daha parlak gözüküyor. bunlara kısa bir göz atalım, bakın araştırmacılar neler bulmuşlar:</Page><Page Number="250">250  bir renk açık bir renkle çevrilirse daha koyu, koyu bir renkle çevrilirse daha açık gözüküyor.   bir renk daha az doymuş bir renkle çevrilirse daha doygun gözüküyor. eğer daha doymuş bir renkle çevrilirse bu kez de daha az doygun gözüküyor.   bir renk başka bir renkle çevrilirse onu çevreleyen rengin karşıtı olan renge doğru bir kayma gösteriyor. aynı renk iki değişik renkle çevrilirse iki başka renkmiş gibi gözüküyor.     aynı renk kendisinden koyu bir zemin üstünde daha açık, açık bir zemin üstünde daha koyuymuş gibi gözüküyor.     zıtlık (kontrast) ve sindirme (asimilasyon) pek çok renk tonu ayırt etmemizi sağlıyor. aşağıda olduğu gibi açık zemin üstündeki turuncu ile koyu zemin üstündeki turuncu aynı tonda olmalarına karşın birbirlerinden farklıymış gibi gözüküyorlar.              renk zıtlığı olgusunun, özellikle de koyu-açık zıtlığının en önemli kullanım alanlarından biri uyarı imleri. bunların zeminleri ile üstlerine gelecek im, yazı ya da resimlerin renklerinin doğru seçimi onların kolayca algılanıp algılanamayacağını belirliyor. aşağıda uzaktan en kolay okunabilirlik ilkesine göre düzenlenmiş renk bileşimlerini gösteren bir tablo yer alıyor.                             buna özen gösterilmeyen durumlarda yazı, resim ya da imler kolayca okunamıyor, hatta görüntüde bir titreme yaratıyorlar. bu yalnızca geleneksel ortamlar için değil, aynı zamanda bilgisayar görüntülüğü (ekranı), internet sayfası gibi çağdaş ortamlar için de geçerli bir konu.</Page><Page Number="251">251  renk araştırmacıları bir de “eş parlaklıktan” söz ediyorlar. bununla parlaklıkları eşit olan renklerden birin zemin ötekinin de figür olarak kullanılması ve böylece ortaya çıkan kararsız, kimi zaman bulanıkmış duygusu veren görüntüler anlatılıyor. sanatçılar bunu dış çizgileri (kontürleri) belirginsizleştirmek, sanal bir devinim izlenimi uyandırmak amacıyla kullanıyorlar. bu tür düzenlemelerde figür ile üstünde yer aldığı zemin kesin bir biçimde ayrılmadığı için ya yer değiştiriyor, ya da biri öteki üstünde yüzüyormuş gibi görünüyor.   bir rengin beyaz ile birlikte olduğu zaman daha açıkmış, siyah ile birlikte olduğu zaman ise daha koyuymuş gibi gözüktüğünü alman hava bilgisi (meteoroloji) uzmanı wilhelm von bezold (1837-1907) ortaya çıkarmış. bu olgu onun adıyla bezold etkisi olarak anılıyor.            renklerin bir bölümü sıcak öteki bölümü soğuk etkisi uyandırıyor. sarı, kırmızı ve turuncu sıcak, yeşil, mavi ve mor da soğuk renkler. kimi yan yana gelişlerde bu değerlerde de değişmeler oluyor. ayrıca bir rengin kapladığı alanın büyüklüğü onun parlaklığını etkiliyor. renklerde de figür-zemin ilişkisi var, büyük bir alan kaplayan rengin üstüne daha küçük başka bir renk gelirse büyük alan zemin, küçük olan da onun üstünde yer alan bir figür gibi algılanıyor. uzaklık ya da yakınlık da renklerin değerlerinde değişikliğe yol açıyor. renkler bizden uzaklaştıkça maviye doğru kaçıyorlar.   renklerin algılanmasında bunlara ek olarak aşağıdaki ilkeler de belirlenmiş:   • aynı büyüklükteki iki nesneden açık renkli olan koyu olana göre daha büyükmüş gibi algılanıyor. buna karşılık koyu renkli olanlar görece daha ağırmış gibi bir duygu uyandırıyorlar.   • cam resmi (vitray) etkisi: renkler bir çerçeve içine alındıklarında daha parlak gözüküyorlar. böyle bir işlem için genellikle siyah çizgiler kullanılıyor, bu önlem renklerin karışıp birbirlerini etkilemesini engelliyor.   • öğeleri ayrıntılı biçimde algılanan örüntüler küçüldükçe, ya da bizden uzaklaştıkça önce doku sonra da yalnızca renk olarak algılanıyorlar.   • alan (ya da yüzey) etkisi renklerde de var. böyle düzenlemelerde zemin koyu, figür açık bir renk tonunda olursa, bu o zeminde bir delik varmış izlenimi uyandırıyor. kimi zıt renklerde ise figür zemin düzleminden yüksekte, yüzüyor ya da titreşiyormuş gibi algılanıyor.   • çok nicelikte (miktarda) ikincil renkler ile az nicelikte temel renklerin kullanılması bunun tersinin yapılmasına göre göze daha hoş geliyor. renkleri eşit olarak kullanmaktansa onları belli oranlarda kullanmak da (beş kırmızı, üç sarı, sekiz mavi, ya da, sekiz turuncu, on üç mor, on bir yeşil gibi) gene daha uyumlu ya da dengeli gözüküyor.   • kimi renklerin kimi geometrik şekillere yakıştırıldığı da oluyor. buna göre kırmızı kare, mavi daire, sarı da üçgen ile daha iyi gidiyor.   • renk düzenlemelerine çember üstündeki konumlarına göre ,               yapılan düzenlemeler, gibi adlar veriliyor.</Page><Page Number="252">252  • renkler yatay ya da düşey olarak konumlandırıldıklarında da farklı tonlardaymış gibi gözükebiliyorlar. aşağıdaki şekle bakın, sanki tümüyle farklıymış gibi gözüküyorlar. oysa tek değişiklik birinin ötekine göre 90 derece döndürülmüş olması. buna yatay-düşey etkisi adı veriliyor.               • renk kesişmelerini kullanan düzenlemeler belli yerlerinde sanal bir saydamlık izlenimi yaratabiliyorlar.   • herkesin aynı renk tonlarını görmediği, bunlar arasında fark olduğu da belirlenmiş. nesnel ölçümlerden anlaşıldığına göre, belli bir dalga boyundaki bir kırmızıyı biri biraz daha açık, bir başkası ise biraz daha koyuymuş gibi algılıyor. bunun o renk adının ilk öğrenildiği zaman görülmüş olan tonundan kaynaklandığı, beynin o adı rengin o tonuyla özdeşleştirdiği düşünülüyor.   • renk tonları gözden uzaklaştıkça maviye doğru kaçıyorlar. bu olguya hava derinlikçizimi (ya da atmosferik perspektif) dendiği de oluyor.   • hafif sarıya çalan açık yeşil, görülebilen ışık çizelgesinin tam ortasında yer alıyor. onun için de en kolay algılanabilen renk durumunda. bu nedenle pek çok kentte yangın söndürme araçları kırmızıdan bu yeşile dönüştürülmeye başlamış.   • birbirinin aynı olan renkli iki görüntünün üstüne beyaz ya da siyah noktalar getirilirse bunlardan biri daha açık öteki daha koyu renkliymiş gibi algılanıyor.                 • renklerin açık ya da koyu olması onların uyandırdığı derinlik izlenimi etkiliyor. koyu renkler üstündeki açık renk daha yakın, açık renk üstündeki koyu renk ise daha uzakmış gibi gözüküyor.             renk kuramıyla ilgili kitaplar renklerin görsel yanılsamalara neden olduklarını da belirtiyorlar. bunların en bilineni, bizim de değinmiş olduğumuz gibi, bir rengin başka renkler üstünde olduğu zaman değişmiş gibi görünmesi. bunun tersi de olabiliyor, iki farklı renk uygun başka renklerin üstüne yerleştirildiğinde aynı renkmiş gibi algılanıyorlar. linda holtzschue renk konusunu ele aldığı kitabının arkasına öğrencilerine ödev olarak verdiği</Page><Page Number="253">253  alıştırmalar eklemiş, bunların arasında yanılsamalarla ilgili olanlar da var. konumuzla ilgisi nedeniyle bunları buraya alıyoruz.   “..yanılsama alıştırmaları  1-1. renkli kağıtlarla bir rengi değişik renkli zeminler üstüne koyarak iki farklı renkmiş gibi gösterin 1-2. renkli kağıtlarla bir rengi değişik renkli zeminler üstüne koyarak iki farklı renk tonu varmış gibi gösterin 1-3. renkli kağıtlarla yumuşak bir renk tonunu değişik renkli zeminler üstüne koyarak daha canlıymış gibi gösterin 1-4. renkli kağıtlarla iki farklı rengi değişik renkli zeminler üstüne koyarak aynı renkmiş gibi gösterin 1-5. renkli kağıtlarla üçüncül bir rengi değişik renkli zeminler üstüne koyarak iki farklı renkmiş gibi gösterin 1-6. renkli kağıtlarla saydamlık yanılsaması oluşturun. bunu yaparken önce  a) iki farklı griyi,  b) bir rengin iki değişik tonunu,  c) iki saf rengi,  d) bir saf renk ile griyi, e) bir sıcak bir soğuk iki farklı rengi kullanmaya çalışın.  her alıştırmada renklerden biri altta, öteki de üstte olacak. her birinin nedenlerini açıklamaya çalışın..”         dikkat: görsel yanılsama !                                  kelebeklerin hepsi aynı. ama üstlerindeki renk tonlarının dağılımı değiştirilince farklıymış gibi görünüyorlar</Page><Page Number="254">254   johannes ıtten’e göre renk zıtlıkları  isviçreli bir dışavurumcu ressam, tasarımcı, eğitici ve kuramcı olan johannes ıtten (1888-1967) renk birleşimleriyle ilgili yöntemler geliştirmesiyle tanınıyor. araştırmalarında yedi renk zıtlığı belirlemiş. aşağıda bunları veriyoruz.  zıtlığa dayanan düzenleme zıtlığın adı ve tanımlaması zıtlığa dayanan düzenleme zıtlığın adı ve tanımlaması       doygunluk zıtlığı  bu zıtlık açık ve koyu renk değerleriyle onların doygunluk derecelerine dayanıyor     uzatma zıtlığı   oranlı zıtlık olarak da bilinen bu zıtlık renklerin görsel ağırlıklarıyla oranlı büyüklükler içinde yer alışını anlatıyor.      açık-koyu zıtlığı  bu zıtlık özellikle tek renkli düzenlemelerde renklerin açık ve koyu değerlerine dayanıyor      bütünleyici (tamamlayıcı) zıtlık  bu zıtlık renk çemberinde karşılıklı yer alan renklerin kullanılmasına dayanıyor    eşzamanlı zıtlık  bu zıtlıkta kullanılan renklerin birbirine dokunduğu sınır bölgelerinde bir titreşim varmış gibi algılanıyor. onunla ilginç yanılsamalar kurmak olası   değişik renklere dayanan zıtlık  bu zıtlık değişik renklerin kullanılmasına dayanıyor. kullanılan renkler renk çemberinde birbirine ne kadar uzak olursa elde edilen zıtlık da o kadar büyük oluyor      sıcak-soğuk zıtlığı  bu zıtlık sıcak ya da soğuk olarak adlandırılan renklerle oluşturuluyor</Page><Page Number="255">255   öznel bir yorum  görsel algılama özelliklerine ilişkin olarak aktardığımız bilgiler genellikle davranış bilimlerinin, algılama psikolojisinin, nörobiyoloji ile nöropsikolojinin bulgularına dayanıyor. daha önce ise görsel yanılsamaları görmüştük. bunlar birlikte ele alınınca yaşambilimciler (biyologlar) tarafından nasıl yorumlanıyor, bilmiyoruz. onlara bakınca, böyle bir algılama biçimi olan canlı ne tür bir yaratıktır, neden bu özellikleri benimseyip geliştirmiş, bunlar ona doğadaki yaşam savaşımında nasıl bir yarar sağlamış..., gibi sorular akla geliyor. doğada her olgunun bir işlevi olduğunu biliyoruz. bunlarınki ne olabilir?  algılama ilkelerine toplu biçimde baktığımız zaman ilginç bir özellik göze çarpıyor. söz konusu edilen algılama biçimlerini uygulayan gözler bir avcının gözleri olmalı, diye düşündürüyor insanı. insanın bütün öteki hayvanlarınkinden daha geniş bir görüş açısı var, derinliği algılıyor, nesneleri net ve üç boyutlu olarak görüyor, devinimlere duyarlı, bütün nüanslarıyla renkleri görüyor. kimi görüntüleri birbirine bağlıyor, kümelendiriyor, bunları ötekilerin arasından daha kolay seçiyor. ışıkta olduğu kadar karanlıkta da görüyor. örüntülere de duyarlı. özellikle “ortak yazgı” ilkesi ilginç, çünkü buna göre insan gözü aynı yöne giden görüntüleri birbirleriyle ilişkilendirerek algıyor. bunlar doğal bir ortamda, kimi zaman gizlemece de uygulayarak kaçan ya da saklanan bir avı izlemeye, görmeye yarayan, buna karşılık kendisini avlamaya çalışanları da görebilen bir avcının gözleri değilse nedir?   yaşam bilimciler insanı tür olarak primatlar arasında sayıyorlar, en yakın akrabaları şempazeler, sonra da gorillerle orangutanlar geliyor. bu hayvanlar ormanlarda yaşıyorlar ve temelde otçul oluyorlar. doğal olarak yalnızca yaprak, çiçek ve yemişlerle yetinmiyorlar, onların yanı sıra küçük böcekleri, yuvalarda buldukları yumurta gibi şeyleri de yiyorlar. ama özel olarak onları avlamaya çalışmıyorlar.   buna karşılık insan evriminin bir aşamasında ormanlardan açık alanlara çıkmış. burada yiyecek bulma olanakları kısıtlı olduğu için bir süre sonra kendisini başka hayvanları yiyerek besleme yoluna gitmiş. bu da onu avcı olmaya yöneltmiş. kısacası, etoburların beslenme alışkanlıklarıyla yaşam biçimlerini benimsemeye zorlanmış.     onun için insanlar da, pek çok etoburun yaptığı gibi, bulurlarsa inlerde, mağralarda, bulamadıkları zaman ve yerlerde ise kendi kurdukları, başlarda mağraya çok benzeyen barınaklarda yaşıyorlar. toplumsal örgütlenme biçimleri olduğu kadar fizyolojik yapıları da bu yeni yaşam biçimine uygun olarak gelişiyor.   anlaşılan gözleri de bundan pay almış. şekil, renk, derinlik algılaması özellikleri daldan dala atlamak, yenebilecek bitki ve yemişleri kolayca seçmek zorunda olan maymun atalarından geliyor olmalı. bunları korumuşlar. yırtıcı etoburların çoğu oldukça sınırlı bir renk algılamasına sahipken insanlar bu özelliklerini yitirmemişler, tıpkı besin kaynaklarını geniş tutabilmek için bitkileri yeme özelliklerini de bırakmadıkları gibi.   şimdi gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz, tarih öncesi dönemde yaşayan bir avcı, kayaların ya da bir ağacın arkasına sinmiş bekliyor. karşıda, çalıların arasında bir şey var, ya eti yenecek bir av, ya ortadan kaldırılması gereken bir yırtıcı hayvan. kıpırdamadan duruyor, öyle iyi gizlenmiş ki, büyüklüğünü, ne yöne doğru baktığını bile kestirmek olanaksız.</Page><Page Number="256">256   onu avlaması gerektiğini biliyor. elinde silahları hazır. yok öyle attığını beş yüz metre uzaklıktan vuran, patlama sesini bile duyma olanağı vermeden avı al aşağı eden dürbünlü tüfekler falan. yalnızca bir mızrak, olsun olsun bir de yay ile bir kaç ok. bir atımlık şansı var, fazla değil. ıskalarsa hayvan kaçacak, ya da kendisine saldıracak. çalıların hışırtısını duyuyor, neyse ki rüzgar karşıdan esiyor da kokusu oraya gitmiyor.   derken bir kıpırtı, yaprakların arasında belli belirsiz bir devinim. birbirinden uzak iki nokta yavaşça aynı yöne doğru ilerliyor. birden herşey açıklaşıyor, bütün noktalar birbirine bağlanıyor. hayvanın postu üstündeki örüntüyü, rengini, büyüklüğünü, gittiği yönü görüyor, aradaki boşlukları da beyni tamamlıyor. mızrağını yavaşça kaldırıyor ve...  öykünün gerisini siz tamamlayabilirsiniz. artık arkadaşları bir mağra duvarı, bir çömlek üstüne onun ya da avının resmini yaparlar, belki de bir kabartma olarak işlenir. bütün ayrıntılar belleğinde, bildiklerini, deneyimlerini başkalarıyla da paylaşacak, ilerki kuşaklara iletecek. zafer onun, çünkü kim olduğunu biliyor, o bir “homo venatoris”, yani avlanan insan...                     insanlar zaman içinde kullandıkları araçları, uyguladıkları yöntemleri geliştirmişler. bir süre sonra da avcı-toplayıcı olmaktan çıkıp tarımsal-yerleşik yaşam biçimlerini benimsiyorlar. uygarlık düzeyleri yükselip eski yeteneklerinin çoğuna gereksinimleri kalmadıktan sonra ise edinmiş oldukları özellikleri inceltecek araç ve yöntemler geliştirmeyi hiç bırakmamışlar.   eğer çeşitli renklerle, şekillerle, örüntülerle, devinim ve derinlik duygularına seslenerek kimi zaman duygu ve düşünceleri iletmeye, kimi zamansa yalnızca göze, güzelduyuya seslenmeye yönelik sanat etkinliklerinin yaşambilimsel bir işlevi varsa, onu çok önceden kazanmış olduğu avcılıkla yaşamını sürdüme özelliklerinde aramak gerekir gibi gözüküyor.</Page><Page Number="257">257   ek 4:  beynin sağ ve sol yarıları  böyle olacağını biliyordum. özellikle biçim algılama ilkelerinden söz ederken kaç kez buna da değinmek gerekir mi, diye düşündüm. bunca şey yazdıktan sonra konu daha da genişlemesin diye kendimi tutmuştum ama sonunda kaçınılmaz bir biçimde karşıma çıkınca hiç değilse böyle bir olgunun var olduğunu anımsatacak kısa bir özet olsun koyayım dedim.   evet, beynimizin sağ ve sol yarıları. insan beyni üstünde yapılan araştırmalar onun iki yarı küresinin başka başka işlevleri olduğunu göstermiş, omar faruque kitabında bunları karşılaştırmalı olarak veriyor.     beynin sol yarı küresi   beynin sağ yarı küresi  sözlü anlatımları, başlıkları, tanımlama ve betimlemeleri kullanıyor görüntüleri ve iz düşümlerini kullanıyor mantığı, sonuç çıkarma süreçlerini kullanıyor, neden-sonuç ilişkilerini gözetiyor sezgileri, duyguları ve görsel izlenimleri kullanıyor. neden-sonuç ilişkilerini gözetmiyor sorun çözümünde çizgisel bir yaklaşım benimsiyor. zincirleme olguları ve birbirine bağlı düşünceleri arıyor sorun çözümünde bütüncül bir yaklaşım benimsiyor. tümel olgu ve görüntülere bakıyor zamana ilişkin duyulara sahip. sırasal düzenlemeleri yeğliyor uzama ilişkin duyulara sahip, uzamsal düzenlemeleri yeğliyor soyutlamalar yapıyor. simgeler kullanıyor nesneleri olduğu gibi algılıyor. somut düşüme biçimlerini uyguluyor parçalara bölerek çözümleme yapıyor. sonuca adım adım giden dizgeli yaklaşımlar yapabiliyor parçaları işleyen ya da uyumlu bütünler biçimine getirecek bileşimler yapabiliyor bilgileri parça parça işliyor bilgileri eşzamanlı olarak işliyor anlamlara dayanan çözümleme ve ilişkileri yeğliyor benzetmelere dayanan çözümleme ve ilişkileri yeğliyor sayıları ve saymayı kullanıyor analojik (benzeşime dayanan) ilişkileri kullanıyor yönlendirilmiş, yöneltilmiş serbest, bağımsız   sol yarı kürenin sözel, sayısal ve çözümleyici becerilerine karşı sağ yarı küre biçimlerin, uzamın algılanmasında önemli bir rol oynuyor, bireşimci yanı ağır basıyor. çizim yapma ve biçimleri yorumlama yeteneği de daha çok sağ yarı küreye bağlı.   araştırmalar bir yarı kürenin ötekine baskın olabileceğini belirlemiş. bu da insanların kişiliklerine yansıyor, davranışlarını etkiliyor. yazar bunları anlattıktan sonra “..bizim eğitimimiz, yani özellikle batı ve etkilerinin ulaştığı doğunun çağdaş ülkelerindeki eğitim, daha çok dil, akıl yürütme ve çözümleyici beceriler üstünde yoğunlaşmıştır..”, diye ekliyor, kültürel koşullandırmaların sol yarı küreye daha çok ağırlık verilmesine neden olduğunu söylüyor.   türkiye’de de durum çok farklı değil. temel ve orta eğitim ağırlıklı olarak sol yarı küre becerilerini geliştirmeye yönelik. dil bilgisi yazın dersleri resim el işi derslerine göre daha baskın. fen bilimleri sosyal bilimlere göre daha çok önemseniyor. çözümleme yaklaşımlarının öğrenilmesi bireşim yapma becerilerini geliştirmekten önce geliyor. her şey ona bağlıymış gibi akılcı-mantıklı düşünmeye ağırlık verilmesi duygusal-sezgisel yaklaşımları önemsizmiş gibi gösteriyor. hangi dalı seçmiş olurlarsa olsunlar, üniversite öğrencilerine zorunlu matematik dersleri veriliyor... ve bütün bunların genç beyinlerin gelişmesinde yararlı olduğu düşünülüyor. anneler babalar resim yapan çocuklarına, bırak onunla uğraşmayı da iki problem daha çöz, diyorlar.</Page><Page Number="258">258   oysa bugün tek değil çok sayıda zeka türü olduğundan, bunların da geliştirilebileceğinden söz ediliyor. bu noktada prof. dr. berger’in sözlerine kulak vermek yerinde olacak. bir alman bilim adamı olan bu araştırmacının “figüratif zeka (betili (temsili, tasviri) anlak)” konusundaki düşünceleri şöyle:   “..kim matematiğin sayılarla, ya da ağırlıklı olarak sayılarla ilgili olduğunu düşünüyorsa küçük bir önyargıya sahip olduğunu bilmek zorunda. çağdaş matematiğin en heyecan verici buluşlarıyla pek çok alandaki uygulamalarında sayılardan çok figürler rol oynuyor..  ..doğal olarak sayısal zeka bizim için önemli. ilk öğretim çağlarından başlayarak ona ilişkin pek çok şey yapılıyor. ama figüratif zeka da en az onun kadar önemli. ne demek istediğimi anlayamadınız mı? sorun da burada zaten, onun ne olduğunu bilmiyor, değerini anlamıyoruz, o nedenle de geliştirmiyoruz.  figüratif zeka bizim uzamı göz önüne getirme becerimize bağlı ama daha fazlasını kapsıyor. matematik bugün pek çok kişi tarafından “örneklemelerin bilimi” olarak anlaşılıyor. örneklemeler yerine strüktürler de diyebilirdik. matamatiği (ve dünyayı) yönlendiren yasa ve kurallar hep örneklemeler biçiminde karşımıza çıkıyorlar. bunları bulup, okuyup, anladığımız zaman matematik yapmış oluyoruz.   beynimizin ise sayısal olanlardan çok figürlü örneklemeleri öncelikli olarak ve daha kolaylıkla algılayan bir işleyişi olduğu anlaşılıyor. sayıları anlamak figürleri anlamaya dayanıyor. kim iyi hesap yapmak istiyorsa önce figürlü örneklemelerle düşünmeyi öğrenmek zorunda – en azından bugün bilimsel olarak geldiğimiz nokta bunun böyle olduğunu düşündürüyor. bu da matematiksel temel zekanın figüratif zeka olduğunu söylemekten başka bir şey değil..  ..deneyler yaparak ve düşünerek figüratif zekanızı geliştirebileceğinizi göreceksiniz. üstelik çok kısa bir süre içinde ve şaşırtıcı sonuçlar alarak. yapmanız gereken tek şey var, o da kendi başınıza bir girişimde bulunmak. önce bir girişimde bulunarak, yani ellerinizle bir şeyler yaparak (ne yazık ki, çoğu kimse bunun öyle olması gerektiğini bilmez), sonra görerek, sonra da düşünerek. daha sonra bunların hepsini eşzamanlı olarak da yaparsınız. bir deneyin bakın, matematik ancak bu yolla kafanıza girer. ellerimizin yaptığını beynimiz çok daha iyi anlar. örneklemelerle nasıl mı çalışacaksınız? bir deneyin, yollarını kendiniz bulursunuz..”   görülüyor ki, pek çok alanda giderek yaygınlaşan figürsel zekaya seslenme, yani kuram kadar uygulamanın, elle yaparak, deneyip bularak öğrenmenin, biçimlerle uğraşmanın yalnızca önemli değil aynı zamanda gerekli olduğu düşüncesine artık matematikçiler de katılıyor. onların arasında jill britton da var. öğretmen ve yazar olan bu hanım matematiği “örüntüleri inceleyen” bir bilim olarak görüyor. kitaplarında ve internet sitesinde de bakışım, kümelendirme, m. c. escher’in yapıtları, çok yüzlüler, topoloji, fraktaller, origami gibi pek çok konuyu ele alarak matematikle ilişkilerini açıklıyor, yapıtları okullarda ders kitabı olmuş.  bu konuda çok ilginç bir de örnek var. örüntü ve kümelendirmelerden söz ederken onlarla sanatçılar kadar matematikçilerin de ilgilendiğini söylemiştik. düzgün geometrik şekillerle kümelendirmeler oluşturmak kolay, eşkenar üçgen, kare ve altıgenler yan yana geldikleri zaman bir yüzeyi delik bırakmadan örtebiliyorlar. buna karşılık eşkenar beşgenler bunu yapamıyor. yalnızca kenarları eşit ama iç açıları farklı olan beşgenlerle sınırlı sayıda kümelendirme oluşturmak olası.   matematikçiler bir ara bu konu üstünde durmuşlar, sonra da fazla ilgilenmemişler. 1975’de amerika’da yayınlanan scientific american adlı dergide onları konu alan bir yazı çıkmış. marjorie rice (1923) adlı bir ev hanımı bu yazıyı okumuş, acaba burada söylenenlerden başka beşgen kümelendirmeleri yapılabilir mı, diye düşünerek araştırmaya başlamış. bayan rice’ın akademik bir matematik eğitimi yokmuş, en son olarak 1939’da liseyi bitirmek için gerekli bir matematik dersini almış, sonra da onunla hiç ilgilenmemiş. buna karşılık el işlerine, bulmaca çözmeye meraklıymış. o da elle çizerek, kağıttan keserek beşgenlerle yapılabilecek kümelendirmelere oynamaya başlamış.   sonuç çok çarpıcı. bayan rice 1976 ve 1977 yıllarında o zamana kadar matematikçilerin bulamadığı, hatta olanaksız olduğunu ileri sürdüğü eşkenarlı beşgenlerden oluşan dört yeni kümelendirme türü ortaya çıkarmış. bunları da o dergiye göndermiş. sonunda, daha önce adını andığımız ve örüntülerle, kümelendirmelerle ilgilenen doris schattschneider (1939) adlı matematikçi bir hanım bunların özgün birer buluş olduğunu açıklayarak bayan rice’ın hak ettiği üne kavuşmasını sağlamış. bu öyküyü anlatan internet sayfalarından birinde “..siz siz olun, asla annenizi küçümsemeyin..”, diye yazıyor. bu arada pek çok figürlü kümelendirme oluşturduğunu anlatmış olduğumuz hollandalı grafik sanatçısı m. c. escher’in de matematik eğitimi almamış olduğunu</Page><Page Number="259">259  anımsatalım. kendisi bunu şu sözlerle dile getirmiş: “..pozitif bilimler konusunda kesinlikle her hangi bir bilgi ya da eğitimimin olmamasına karşın çoğu kez sanatçı yoldaşlarımdan çok matematikçilerle ortak yanlarım varmış gibi gözüküyor..”   bayan rice’ın buluşlarına değinen bir başka matematikçi, ıvan rival (1947-2002), 1987’de yayınlanan bir yazısında matematikçilerin bu konuda neden yanıldığını açıklarken onların formüllerle kanıtlama, yani sayısal yöntemlerle çıkarsama yapma eğiliminin buna yol açtığını anlatıyor, bunun her zaman olumlu sonuç vermeyebileceğini söyledikten sonra başka yöntemlerin de kullanılabileceğini anlatıyor. yazısının başlığı da “picture puzzling – matematicians are rediscovering the power of pictorial reasoning”, yani “bulmacaları resimlerle çözmek – matematikçiler resim kullanarak usa vurmanın (düşünmenin, muhakeme etmenin) gücünü yeniden keşfediyorlar”.   prof. berger ya da ıvan rival’in düşüncelerinde yalnız olmadıkları anlaşılıyor. bir başka matematikçi olan lynn arthur steen bu konuda “..matematik çoğu kez uzayın ve sayıların bilimi olarak tanımlanır. bilgisayarların çıkıp matematikle yakın ilişki içine girmesinden sonra ise yeni bir tanım daha belirgin olarak kendini göstermeye başladı: matematik örüntülerin bilimidir..”, diyor. jean pedersen “..geometri aklın olduğu kadar gözlerin ve ellerin de bir becerisidir..", derken lewis dartnell de, “..pek çok insan matematikte güzellik ya da keyif duyulacak bir yan görmez – ama beyinlerimiz dizemlerden (ritimlerden), strüktür ve örüntülerden haz alacak bir biçimde evrimleşmiştir. bu konular ise temelde matematiğe dayandığından ona ilişkin yöntemlerin güzelduyuyu (estetiği) aydınlatmasına şaşmamalı..”, diyor.   bütün bunlardan anlaşılan, beynin yalnızca bir yarısının değil öteki yarısının da geliştirilmesi gerektiği. bu yapılırsa artık kimse benim kafam matematiği almıyor, diyemeyecek. öyle derse kendi kendine bir girişimde bulunmadığı, elleriyle bir şeyler yapmadığı ortaya çıkacak. bunları yaptığı zaman ise matematiği daha kolay anlayabildiğini görecek.   prof. berger’in yazdıkları bana uzun yıllar önce dinlemiş olduğum bir öyküyü anımsattı, bir filim öyküsünü. bu filimde babası balina avcısı olduğundan balina avcıları arasında yaşayan bir çocuk varmış. günün birinde bir okula girmek zorunda kalmış. öğretmenler onun bilgisini sınamak için 5 7 kaç eder gibi basit aritmetik soruları sormuşlar. çocuk bunları yanıtlamakta zorlanmış. bunu gören ve onun bu tür problemleri çok kolaylıkla çözebileceğini bilen babası öğretmenlerden soruyu başka türlü sormalarını istemiş, sayıları balinalarla ilişkilendirin, demiş. gerçekten de kendisine 5 balina 7 balina kaç balina eder diye sorulduğunda çocuk hiç düşünmeden 12 balina yanıtını vermiş. prof. berger’in örneklemeler, modellemeler aracılığıyla düşünmek, matematik sorunlarını çözmek diye anlattığının tipik bir örneği. pek çok insanın benzer bir düşünce biçimine sahip olduğunu söylemek yanlış değil.   ya oyunlar? ister büyükler ister çocuklar için olsun, en somutundan en soyutuna kadar bütün oyunlar gerçek yaşamdaki olguların, etkinliklerin birer modellendirmesi değil de nedir?   prof. berger’in alıştırma amacıyla verdiği örneklemeler arasında görsel yanılsamalar ile oyunlar, bulmacalar da var. bunda şaşacak bir yan yok, çünkü bunların hepsi beynin iki yarısına da seslenen olgular. yanılsamalarda bir yandan biçimiyle, derinliğiyle, rengiyle bir nesne algılıyoruz, öteki yandan onun kimi özellikleri mantığımıza ters düşüyor, aklımızı zorluyor, bizi nedenleri üstünde düşünmeye, benzer başka şeyler olup olmadığını araştırmaya yöneltiyor. bu çalışma boyunca figürsel modellemelerle uğraştığımıza göre matematiğimiz bayağı ilerlemiştir, ne dersiniz?   iki resim arasındaki 7 farkı bulun türünden görsel algılamaya dayanan bulmacalar olduğunu söylemiştik. benzer görüntüler kimi anlak (zeka) ya da yetenek testlerinde de kullanılıyor. bunlarda da bir kaç benzer görüntü verildikten sonra bunlardan hangisinin bulunması istenen çözümü sağlayacağı soruluyor. bu tür testler genelden ayrıntıya inme becerisini (ya da hızını) ölçmek amacıyla kullanılıyorlar.   uzun bir eğiticilik süresi içinde yukarda anlatılanlara çok benzer düşüncelere ulaşmış biri olarak prof. berger’in sözlerine eklenecek fazla bir şey olmadığını düşünüyorum. ne zaman tasarım (proje) konusunda çalışan mimarlık öğrencilerimin başka hiç bir şey yapmadan önce görece somut, üç boyutlu maketler yaparak konuya girmelerini sağlayabildiysem en iyi sonuçları aldım, yani ne yaptıklarını anladılar, iyi şeyler ortaya koyarak başarılı oldular. görece soyut, iki boyutlu ve anlaşılması zor plan, kesit ve görünüş gibi çizimler ise arkadan geldi, onları anlamak ve kullanmak öğrenciler için çok daha kolay oldu.</Page><Page Number="260">260  bu çalışmayı hazırlarken de, daha en baştan, ona okuyucuların yapabileceği deneyler ekleme düşüncem vardı, çünkü elleriyle yapacakları deneylerin onlara benim anlattıklarımdan çok daha fazlasını öğreteceğini kendi deneyimlerimden biliyorum. iki bölümün yazılması neredeyse eşzamanlı olarak gerçekleşti. belki inanmayacaksınız ama, o bölüm için aklıma gelen başlıkların en sonuncusunu prof. berger’in yazısını okumadan çok daha önce koymuştum: gör, dene, anla...   çinlilerin, japonların becerikli insanlar olduğu biliniyor. bunun nedenlerini öğrenmek isteyen araştırmacıların vardığı sonuçlardan biri onların yazıları. bu yazı bizimki gibi görece soyut harflere dayanmıyor, temelde bir tür resim-yazı olduğundan onu resim yapar gibi öğrenmek gerekiyor. araştırmacılar bu yazıyı küçük yaştan itibaren öğrenmenin beyinin sağ yarısını geliştirmeye yönelik bir etki yaptığını düşünüyorlar, onların pek çok alanda başarı göstermelerini biraz da buna bağlıyorlar.   beynin sağ yarı küresini geliştirmeye yönelik çeşitli yöntemler var. bunlardan birini beynin çalışması ve yaratıcılık konusunda çalışmaları olan edward de bono (1933) öneriyor. de bono sorun çözmede mantıklı düşünmeyi düz bir düşünme biçimi olarak görüyor, buna karşı “yanal” (lateral) düşünme adını verdiği yöntemin yaratıcılığa da olanak sağladığını ve pek çok yerde sorunların çözülmesi amacıyla uygulanabileceğini, günümüzde çok sık yaşandığı gibi, değişik ve değişim içindeki durum ve koşullar söz konusu olduğunda daha çok işe yarayacağını söylüyor.   de bono beynin algılama ve sorun çözmede alışık olduğu yollardan gitmeyi seçtiğini, ona mantıklı ya da düz düşünme biçiminin doğru olduğu öğretilmiş olduğu için de ona öncelik tanıdığını anlatıyor, çeşitli alıştırmalarla bunun aşılıp değiştirilebileceğini belirtiyor. de bono’nun bu konuları ele alan, bir bölümü türkçeye de çevrilmiş, çok sayıda kitabı var.   beynin sağ yarısı insan bedeninin sol bölümünü, sol yarısı da sağ bölümünü yönetiyor. doktorlar yaşılıkta ortaya çıkan alzheimer gibi hastalıklara karşı sağ elle yapılan kimi işlerin sol elle yapılmasını öneriyorlar. bu beyninizi sürekli tek yönlü yönlü çalıştırmayın demenin bir başka türü değil mi?  matematiği görselleştiren, yani çeşitli formüllere dayanarak görüntüler oluşturan pek çok sanatçı olduğunu anımsatalım. internette başta fraktaller olmak üzere bunun çok çeşitli örnekleri bulunuyor. matematik mi, sanat mı olduğuna karar vermesi zor bir tür ikili görüntü oluşturan bu yapıtlara değinmek, kısa da olsa, bu çalışmanın sınırlarını zorlayacağından burada bu kısa anımsatmayla yetiniyor, okuyucularımıza jos leys, michael trott, sandor kabai, xah lee, robert glenn scharein, bathsheba grossman ve daha pek çok başka matematikçi-sanatçılara bakmalarını öneriyoruz. islam kültürünü benimsemiş ülkelerdeki sanatsal yaratıların matematiksel-geometrik özelliklerine daha önce değinmiştik. piet mondrian ve suprematist çalışmalarıyla kazimir malevich (1878 -1935) gibi çağdaş sanatçıların yapıtları, farklı da olsalar, benzer özellikler taşıyorlar. slavik v. jablan’ın ise çeşitli kültürlerdeki geometrik örgeleri (motifleri) inceleyen bir internet sayfası var. çoğu kez bu tür yaratılar bir matematik-geometri problemini görsel bir biçimde mi anlatıyor, bir sanatçının duygu ve düşüncelerini mi dile getiriyor – ya da bir görsel yanılsama mı oluşturuyor, kestirmek güç.</Page><Page Number="261">261   ek 5:   gör, dene, anla  her hangi bir şeyi öğrenmenin, anlamanın en iyi yolu insanın onu kendisinin yapması, deneyerek çeşitlemelerini oluşturması. bu yanılsamalar için de geçerli. en başta değindiğimiz öteki duyularda oluşan yanılsamaları uygulayarak sınayabilirsiniz. pek çok görsel yanılsamayı da yeniden kurmak, etkilerini gözlemek olası. özellikle geometrik olanlar için çok fazla araç gerece gerek yok, kağıt, kalem, cetvel, pergel, makas, maket bıçağı, yapışkan bant, tutkal, raptiye gibi el altındakiler kullanılabilir. bir bölümü için de evde bulunan oyuncaklardan, küçük eşyalardan yararlanmak olası.   görsel yanılsamaların üç boyutlu model ya da maketlerini yapmak için ise tahta, çivi, çekiç, beyaz tutkal gibi araç gereçler gerekebilir. devinime dayanan yanılsamalar için düzgün dönen bir nesneye gereksinim duyabilirsiniz. eğer elinizin altında plakçalar (gramofon, pikap) gibi bir aygıt varsa çok işe yarar. bilgisayarınız varsa onunla da kimi deneyler yapmak olası, bu aygıt özellikle renk ve devinim algılamasına dayanan yanılsamaları gözlemek için oldukça yararlı. ayrıca örüntüler, geometrik ve figürlü kümelendirmeler (karolajlar), çok görünümlü resimler, yazılar (ambigramlar), yapıştırma resimler (fotomontajlar), olanaksız figürler kurmada da kolaylık sağlıyor. yeter ki, yaptığınız işi keyifle yapın, hiç kuşkusuz doyurucu sonuçlar alırsınız. unutmayın, pek çok yeni ya da değişik görsel yanılsama bu tür deneyler sonucu ortaya çıkarılmış.   anlatılan deneylerin belli bir sırası yok, ilginizi çeken ya da el becerilerinize uygun olanlardan başlayabilirsiniz. doğal olarak burada belirtilenlerden daha nitelikli ya da sağlam gereçler kullanılırsa daha kalıcı sonuçlar elde edilebilir. aralarında biraz uğraş gerektirenler olsa da alacağınız sonuçların doyurucu olacağını söyleyebiliriz. deneyler belli bir yaş kesimine de yönelik değil, her isteyen onları yapabilir. tek başına olduğu gibi gruplar tarafından da gerçekleştirilebilirler. farklı yaşlardan kişiler bir arada çalışırsa daha eğlenceli olur.   onları yaparak isterseniz bir görsel yanılsama türünün nasıl bir etki uyandırdığını sınayın, isterseniz küçük bir sihirbazlık numarası olarak başkaları üstünde deneyip onları şaşırtın, isterseniz düzenleyeceğiniz bir sunuşun parçası olarak hazırlayın, artık size kalmış. doğrudan görsel yanılsama olmamasına karşın ilginç bir şaşırtmaca, çelişki ya da yanıltmaç (paradoks) içerdiği için aralarına karışmış bir iki tanesi de var. hem eğlenin, hem öğrenin, meydan sizin...                      not: çeşitli nedenlerle deneylerin bir bölümü beklenen sonucu vermezse işlemlerde küçük ayarlamalar yapmak gerekebilir.</Page><Page Number="262">262   ters oklar   aşağıdaki görüntüyü bir kağıdın üstüne kopyalayın. sonra onu bir arkadaşınıza göstererek ab ile bc çizgilerinin birbirine eşit mi, değil mi, eşit değillerse hangisi uzun ya da kısa diye sorun.    başkasına sormadan önce sizin de gözlemiş olacağınız gibi, yaklaşık birbirine eşitmiş gibi, hatta bc çizgisinin ab çizgisinden biraz daha büyükmüş gibi gözükmesine karşın ab çizgisi bc çizgisinden neredeyse üçte bir oranında daha uzun.   açıklama: bu yalın ama etkisi güçlü yanılsamanın çizgiler üstündeki ok imlerinin eğik ve birbirine ters olacak biçimde yerleştirilişinin derinlik duyugusu vermesi nedeniyle oluştuğu düşünülüyor. başka bir deyişle, beynimiz bu çizgilerin birini yakın ötekini uzakmış gibi algılıyor, uzunluklarının birbirine oranını kestiremiyor.   çeşitleme: bu yanılsamayı kartondan ya da çıtalarla üz boyutlu olarak yaparsanız uzunluklarını ölçme işlemine gerek kalmadan karşılaştırma olanağı olur.   ek bilgi: en eski ve en çok tanınan görsel yanılsamalardan biri olan bu yanılsamayı alman bilim adamı müller-lyer yüzyıldan fazla bir zaman önce bulmuş, çoğu kez de onun adıyla anılıyor. aşağıdakiler gibi bu geometrik yanılsamanın gerçek yaşamda da oluşabileceğini gösteren düzenlemeler var.</Page><Page Number="263">263   sol eldeki delik   a4 (ya da dosya sayfası) boyutlarında bir parça kağıt alın. onu uzunluğuna bir boru (rulo) olacak biçimde dürün. borunun çapı aşağı yukarı 1,5 – 2 cm kadar olsun.   boruyu sağ gözünüzün önüne getirin. sol elinizi de avucunuz size bakacak biçimde karşınızda tutun. sol elinizin küçük parmağı sağ elinizdeki boruya değsin. şimdi yavaş yavaş sol elinizi yüzünüze doğru yaklaştırın.   iki gözünüz de açık olarak baktığınız zaman sol avucunuzda, içinden arkasını görebileceğiniz bir delik belirdiğini göreceksiniz.   açıklama: böyle baktığımızda beyne her iki gözden farklı görüntüler gidiyor, ama o bunları üst üste bindirdiği için avucumuzda delik varmış gibi gözüküyor.   ek bilgi: aynı deneyi sağ yerine sol, sol yerine de sağ gözünüzle yineleyin, bakalım aynı etki oluşacak mı? kimi zaman gözlerden biri ötekine göre daha iyi görür, sizin için rahat olanı seçin.       düz çizgileri daireye dönüştürmek  yarım a4 (ya da yarım dosya kağıdı, a5) boyutlarında kalınca bir karton alın ve onun üstüne keçe uçlu bir kalemle (flomaster, marker) yandaki şekilde görüldüğü gibi dört çizgi çizin.   sonra kartonu tam ortasından uzunlamasına hafifçe katlayın. kartonun kat yeri çizgisi üstündeki orta noktasına alttan bir raptiye geçirin, bunu yaptıktan sonra da parmağınızla kartona bir fiske atarak dönmesini sağlayın.   göreceğiniz şey sizi oldukça şaşırtacak. çünkü karton üstüne çizmiş olduğunuz düz çizgiler onun dönmesiyle daire ya da elips gibi yuvarlak çizgiler olarak görünecekler.   açıklama: kimi zaman dönme gibi bir devinim çizgilerin karışmasına ve değişik biçimlerde algılanmasına neden olur.   çeşitleme: bu deneyi farklı çizgi kalınlıkları ve renklerle yineleyin. ayrıca dalgalı, zigzaglı, kesik çizgiler kullanarak da aynı deneyi yapın bakalım, ne sonuç alacaksınız. düz çizgilerin arasını çeşitli renklerle boyamak da olası, acaba öyle olunca yanılsama etkileniyor mu? ya karton uzunlamasına değil de enlemesine katlanırsa? çizgilerin yer ve sayıları da değiştirilebilir.</Page><Page Number="264">264   basit ama etkili  aşağıdaki şekli bir kağıt ya da kartona kopyalayın. sonra da onu arkadaşlarınıza göstererek yatay çizgilerden hangisinin daha uzun olduğunu sorun. eğer bu tür yanılsamaları bilmiyorlarsa büyük bir olasılıkla her ikisinin de eşit olduğunu söyleyen çıkmayacaktır.   açıklama: ponzo yanılsaması olarak bilinen bu yanılsamada çizgilerin açıya yakın olanı daha büyükmüş izlenimi uyandırıyor. bunun nedeninin eğik çizgilerin derinlik duygusu vermesinden kaynaklandığı düşünülüyor. bu ilginç bir yanılsama, insan çizgilerin eşit olduğunu bilse bile gözleri onu aldatıyor, sanki aralarında bir fark varmış gibi gösteriyor. çizimi ister buradaki gibi uzunlamasına gösterin, isterseniz de yan yatırın, yanılsamanın etkisi her iki durumda da sürüyor.   çeşitleme: şekli kısa çizgiler olmadan yalnız uzun çizgiler olacak gibi yeniden çizin, bunun üstüne de aynı boyda olan düğme, para, zıpzıp gibi üç boyutlu nesneler koyun. bakalım gene aynı etki uyanacak mı?</Page><Page Number="265">265   koşut çizgiler   birbirine koşut (paralel) iki çizgi çizebilir misiniz? bu ne biçim soru, diyorsanız görelim bakalım. saydam bir kağıt (asetat kağıdı olabilir) alarak üstüne kırmızıyla aşağıdaki çizgilerin ölçüsünde birbirine koşut iki düz çizgi çizin.          tamamladınız mı? şimdi bunun doğruluğunu aşağıdaki ışınsal düzenlenmiş çizgilerin üstüne koyarak sınayın.                          ne o, şaşırdınız mı? siz birbirine koşut iki düz çizgi çizdiğinizi düşünüyorsunuz ama hiç de öyle olmadığı görülüyor, çizgiler düz değil, eğri olmuşlar. ne yapacağız?  açıklama: deneyimli bir görsel yanılsamacı olarak çizgilerin eğri gözükmesinin bir yanılsama sonucu olduğunu hemen anladınız. ışınsal düzenlenmiş çizgiler yanıltıcı bir derinlik duygusu uyandırıyorlar. bu da üstlerine getirilen çizgilerde biçimbozulmalarına yol açıyor, düz çizgiler eğri gibi gözüküyorlar.   çeşitleme: ışınsal düzenlemenin üstüne saydam kağıda çizeceğiniz başka çizgi ya da geometrik şekiller getirin bakalım ne sonuç alacaksınız. doğal olarak kırmızıdan başka renkleri de deneyebilirsiniz.   ek bilgi: bu yanılsamayı alman fizyoloji bilgini karl ewald konstantin hering (1834-1918) 1861’de bulmuş. pek çok araştırmacı da çeşitlemeleri üstünde çalışmış. onun tam tersi olan birini gene bir alman fizyoloji uzmanı olan wilhelm maximilian wundt (1832-1920) ortaya koymuş. böyle düzenlenmiş çizgiler üstlerine getirilen koşut çizgileri dışbükey değil içbükeymiş gibi gösteriyorlar.</Page><Page Number="266">266   değişen renk tonu  aşağıda gördüğünüz şekli bir kartona çizin ve siyah boyalı bölümünü de siyahla boyayın. karton üstüne bir de daire çizin, bunu griye boyadıktan sonra keserek çıkarın. doğal olarak bu iş için gri bir fon kağıdı da kullanabilirsiniz.                                  sonra maket bıçağıyla kesik çizgilerle gösterilmiş yerlerde birer yarık açın.   gri daireyi bir bölümü siyah öteki bölümü de beyaz bölge üstünde kalacak biçimde bu yarıkların birinden sokup ötekinden çıkarın.   gri dairenin ton değiştirdiğini, siyah üstünde kalan parçasının daha açık, beyaz üstünde kalanının ise daha koyu bir tonda olduğunu göreceksiniz.   açıklama: koyu bir renk üstünde bulunan açık bir renk olduğundan daha açık, açık bir renk üstünde bulunan koyu bir renk de olduğundan daha koyu gözükür. burada her ikisi birlikte olduğu için gri dairenin tonu değişmiş gibi gözüküyor.   çeşitleme: aynı deneyi üçgen, kare, dikdörtgen gibi başka geometrik biçimlerle deneyebilirsiniz. gri yerine sarı, kırmızı, mavi, yeşil gibi renkler kullanın bakalım, onların tonu da benzer biçimde değişecek mi?   deneyin bitmiş durumunu birine gösterip daire üstündeki renkler arasında fark olup olmadığını sorun. sonra da “..şimdi ben bu farkı ortadan kaldıracağım..”, diyip daireyi çıkarın ve soruyu sorduğunuz kişiye verin. bu yanılsamadan haberi yoksa çok şaşıracaktır.</Page><Page Number="267">267   yön değiştiren ok  bu bir bardak su ile yapılan bir deney. bir parça kağıt ya da kartonun üstüne bir ok imi çizin. sonra bu çizimi kendi başına ayakta duracak biçimde destekleyerek içinde su bulunan düz bir bardağın arkasına koyun. bunu yaparken de ok iminin neredeyse bardağa deyecek kadar yakın olmasına özen gösterin.   sonra bardağı yavaşça biraz öne çekin. okun yönü sağa bakıyorken sola bakıyormuş gibi gözükecektir. oysa gerçekte kağıt üstünde bulunan ok iminin yönünde bir değişiklik olmamıştır.   açıklama: çoğu kez içinde su bulunan bir bardağın bir mercek gibi etki yaparak nesnelerin görüntüsünü büyütebileceğini ya da ters yöne çevireceğini düşünmeyiz. deneyimiz bunu bir yanılsama biçiminde ortaya koyduğundan bu olgudan haberi olmayanları şaşırtacaktır.   çeşitleme: bardak yerine düz bir şişe, kavanoz, cam vazo gibi nesnelerden yararlanabilirsiniz. şişelerin ağzı kapatılabileceğinden onları yatay olarak kullanma olanağı da var.                      yüzen para  düz bir bardağın içine tam ortasına gelecek gibi bir para yerleştirin. sonra bunun üstüne iki buçuk cm yükseklikte su koyun, bunu yaparken de paranın yer değiştirmemesine dikkat edin.   şimdi bardağa yandan, su düzeyinin biraz üstünden bakın. doğru bakış açısını yakaladığınız zaman iki para göreceksiniz. bunlardan biri suyun üstünde yüzüyormuş gibi gözükecek. altta duran ikincisi ise büyümüş olarak karşınıza çıkacak. uygun ışık ve bardağın durduğu yerin rengine bağlı olarak alttaki paranın altında bir üçüncüsünü daha görmeniz olası.   açıklama: paranın üstüne vuran ışık yukarıya doğru yansır, gözünüze gelirken kırıldığı için parayı yüzüyormuş gibi gösterir. bardağın eğri camı bir büyüteç gibi içinde bulunan asıl paranın daha büyük gözükmesine neden olur. üçüncü paranın görünmesi ise bardağın dibinin ayna gibi birinci parayı yansıtmasında dolayıdır.   çeşitleme: aynı deneyi çay gibi başka renkli sıvılarla ya da düğme, fiş, jöton gibi değişik nesnelerle yapabilirsiniz. para görece yassı olduğu için böyle görünüyor. acaba daha yüksek olan başka nesneler nasıl bir görüntü verir?</Page><Page Number="268">268   siyah-beyaz görüntüleri renklendirmek  kalınca bir kartonu daire biçiminde kesin. bunun ortasından bir kürdan geçirin. sivri ucu altta kalacak biçimde kullanacağınız kürdanın boyunu iyi ayarlarsanız düzgün dönen bir topaç elde edersiniz. başka deneylerde de kullanmak amacıyla daha dayanıklı bir topaç da hazırlayabilirsiniz.  aşağıda üstünde siyah-beyaz şekiller olan daireler var. bunları ya kesin, ya kendiniz yeniden çizin, ya da kopya edin. kendiniz çizer ya da fotokopi gibi bir araçla kopyalarsanız onları istediğiniz gibi büyütebilirsiniz. kopyaladığınız daireleri topacın üstüne yapıştırın.   topacı döndürdüğünüz zaman bir süre sonra siyah-beyaz şekillerin yerinde renklerin oluştuğunu göreceksiniz.   açıklama: bu görsel yanılsamanın nasıl oluştuğuna ilişkin kesin bir açıklama yok. topacın üstündeki siyah-beyaz şekillerin renk algılayan sinir uçlarını uyardığı düşünülüyor. bunlara onları yapıp pazarlayan oyuncakçının adı verilmiş, “benham topacı” olarak anılıyorlar.   çeşitleme: topacı ters yöne doğru döndürün bakalım ne oluyor? bunu öteki topaçlarla da deneyin, hatta kendiniz buradakilerden farklı şekiller yaparak onların nasıl sonuç vereceğini sınayın. niye şekiller için başka renkler kullanmayasınız? örneğin mavi. beyaz karton üstüne keçe uçlu kalemlerle (flomaster, marker) çeşitli şekiller çizerek de deneyebilirsiniz. belki onlar da ilginç sonuçlar verir.  ek bilgi: karton yerine eski bir cd, ya da plastik kutu kapağı gibi şeyler de kullanabilirsiniz. deliğin tam ortada olmasına özen gösterirseniz topaçlar daha iyi döner. delikten sokulacak çubuğun uzunluğunu sınanayarak en iyi dönüşü sağlayacak konumu bulun. zaman zaman bu tür topaçları hazır olarak satıldığı da oluyor.</Page><Page Number="269">269</Page><Page Number="270">270   g. sarcone benham disklerini aşağıdaki şekillerle düzenlemiş:</Page><Page Number="271">271   renkleri karıştırmak  hazır topaçlarla uğraşıyorken bir sonraki deneye geçebiliriz. burada da bir kağıdın üstüne çapları topacınkine eşit daireler çizilerek kesiliyor, üstleri bir piza gibi eşit dilimlere bölünüyor. dilimler de değişik renklerde boyanıyor. önce örneklerde görüldüğü gibi, tek renk ve beyaz kullanıp, daha sonra renklerin sayını arttırabilir, karışımlarını değiştirebilirsiniz.     renkli kağıtları topacınızın üstüne takıp çevirirseniz renklerin birbirine karışarak değiştiğini gözleyeceksiniz.   açıklama: dönme gibi bir devinim renklerin birbirine karışmasına, değişik renklere dönüşümesine yol açıyor. bu newton çarkındakine benzer bir olay. newton çarkında da gökkuşağında bulunan bütün renkler belli bir dönme hızında birbirlerine karışıyor, beyaz olarak gözüküyorlar. yandaki resimde görüldüğü gibi uygun dilim büyüklükleriyle renk tonları kullanılırsa tam beyaz elde etmek olası.   çeşitleme: bu deneyleri değişik dilim büyüklükleriyle yineleyebilirsiniz. acaba beyaz yerine siyah gelirse ne olur? dönme sonucunu bilmeyenlerden ne tür bir renk elde edileceğini kestirmeleri istenerek deney daha eğlenceli bir duruma da getirilebilir.   ek bilgi: belçikalı ressam ve fizikçi joseph antoine ferdinand plateau da (1801-1883) dönen diskler üstündeki renklerin nasıl birbirleriyle karıştığı konusunda araştırmalar yapmış. yanda onun kullandığı disklerin ikisi görülüyor.</Page><Page Number="272">272   balık kafese, kuş akvaryuma   aşağıda balık, kuş, kafes ve akvaryum resimleri var. bunları kesin, kendiniz yeniden çizin, kopya edin. kendiniz çizer ya da fotokopi gibi bir araçla kopyasını çıkarırsanız onları istediğiniz büyüklüğe getirip boyayabilirsiniz.   bir parça kalın karton alın. şekli önemli değil ama en iyisi daire ya da kare olması. onun bir yüzüne kuşu ya da balığı, öteki yüzüne de kafesi ya da akvaryumu yapıştırın. bunu yaparken resimlerden birinin ötekine göre baş aşağı olmasına dikkat edin.   kartonun iki yanına ya da köşelerine açacağınız deliklere birer parça ip ya da lastik geçirin. bunları birbirine ters yönde çevirin. daha sonra gererek kartonun hızla dönmesini sağlayın. birden bire kuş kafesine, balık da akvaryumuna girmiş gibi gözükecek.   açıklama: bu ve benzeri yanılsamalar gözümüzün algıladığı görüntüleri yarım saniye kadar kısa bir süre daha ağ katmanı üstünde tutmasına dayanıyor. iki görüntü hızla art arda geldiği için de tek bir görüntü gibi algılanıyor.   çeşitleme: bunu başka resimlerle de deneyin. resimleri yapıştırmadan önce tam istediğiniz yer ve yönde olmalarını sağlamak için bir kaç kez denemeniz gerekebilir. baş ve işaret parmaklarınız arasında tutacağınız karton ya da ince madeni bir plağı da üfleyerek döndürebilir ve aynı etkiyi elde edebilirsiniz.   resim yerine yazı da kullanabilirsiniz. sözcüklerin ya da harflerin bir bölümünü kartonun bir yüzüne geri kalanlarını da öteki yüzüne yazarsanız anlamsız sözcük ya da imler bütünleşip anlamlı bir ileti ya da resime dönüşür.   benzer bir etkiyi yuvarlak bir çubuğun üstüne takacağınız görüntülerle de elde edebilirsiniz. bunun için çubuğu iki avucunuzun arasında hızla bir ileri bir geri döndürmek yetişir. hatta bunları yaparken balığı kafese, kuşu da akvaryuma bile sokabilirsiniz...       ek bilgi: batı kültürlerinde bu tür görüntüler oluşturan araçlara “thaumatrope” adı veriliyor. “trope” eski yunanca dönen nesne anlamına geliyor. ‘thauma” da gene bu dilde şaşılası, harika demek. thaumatrope da dönen şaşılası nesne anlamında kullanılmış. çeşitli kaynaklar onun bulucusu olarak değişik kişilerin adını anıyorlar: londralıdr fitton, peter roget ve ingiliz fizikçisi john ayrton paris. bunların sonuncusu 1824’de ingiltere’de krallık fizikçileri kolejinde yaptığı bir sunuşta “görüntünün sürekliliği” adı da verilen bu görsel olguyu tanıtmış.</Page><Page Number="273">273</Page><Page Number="274">274   göz kırpan çocuk  bir a4 (dosya) kağıdını uzunlamasına ortasından kesin. sonra da parçalarından birini bu kez enlemesine ortasından katlayın. bunların üstüne yandakilere benzer resimler yapın. resimler olabildiğince üst üste olmalı, ayrıca aralarında küçük farklar bulunmalı, örneğin birinde gözler açık ötekinde kapalı, birinde dil dışarda, ötekinde içerde gibi.   yuvarlak bir kurşun kalem alın ve üstteki resmin bulunduğu kağıdı ona sararak dürün. kağıdı serbest bıraktığınız zaman tam düz durmadığını, ucunun yukarı doğru kıvrılmış olduğunu göreceksiniz.   şimdi kurşun kalemizi bu kıvrık parçanın üstünde ileri geri devindirin. öyle ki, üstte kalan parça alttakinin üstünü bir kapatıp bir açsın. çizmiş olduğunuz resimdeki çocuğun gözleri bir açılıyor bir kapanıyormuş, ya da dilini dışarı çıkarıp içeri çekiyormuş gibi göründüğünü göreceksiniz.   açıklama: iki durağan görüntünün hızla birbiri ardından algılanması onlarda bir devinim oluyormuş gibi görünmesine yol açıyor.   çeşitleme: oldukça kolay yapılabilen bu yanılsamayı başka çizimlerle de yineleyin.   ek bilgi: bu deneyi bilgisayarda da yapabilirsiniz. daha önce adını andığımız japon bilim adamı akiyoşi kitaoka internet sayfalarından birinde bir gözüküp bir kaybolan ya da hızla yer değiştiren görüntülerin yol açtığı devinim yanılsamalarını bir araya getirmiş.</Page><Page Number="275">275   bir başka yol  küçücük bir kuşu kafese koymak için bunca emeğe ne gerek var, diye düşünenler için başka bir yol daha var.   aşağıdaki resmin ortasında bulunan kesik çizgi üstüne posta kartı büyüklüğündeki bir beyaz kartonu uzunlamasına ve dik olacak bir biçimde yerleştirin. sonra da kuş ile kafesine bakarak kitabı yavaş yavaş yüzünüze yaklaştırın, sanki burnuzu karta değdirmek istiyormuşsunuz gibi.                              kuşun kendiliğinden kafese girdiğini göreceksiniz.   açıklama: burada da bir görsel yanılsama söz konusu ama bir önceki deneyde devinen görüntülerin üst üste biniyormuş gibi görünmesine karşın bunda gözlerin görüntülere odaklanması benzer bir olguya neden oluyor. görüntü gözleremize yaklaştıkça onlar da hafif şaşılaşıyorlar, bir noktaya gelince her iki gözde ayrı ayrı oluşan görüntüler üst üste biniyor.   çeşitleme: benzer bir deneyi başka nesneler kullanarak da yapabilirsiniz. örneğin kafes yerine bir arkadaşınızın resmini koyarsanız kuş da onun başına konmuş gibi gözükecektir.   bunun bir başka çeşitlemesi de aşağıdaki resim. burada ortadaki siyah noktaya bakarak kitap gözlere doğru yaklaştırılınca sihirbazın havada duran yardımcısı çemberin içinden geçiyormuş gibi gözüküyor.</Page><Page Number="276">276   örümceğin bitmemiş ağı  resimde bir örümcek ile ortasını tamamlayamadığı ağı görülüyor. bu ağ nasıl tamamlanır?   bir gözünüzü kapatın, öteki gözünüzü de örümceğe odaklayın. sonra resmin bulunduğu kağıdı yavaş yavaş gözünüze doğru yaklaştırın. bir süre sonra ağın ortasındaki boşluğun kaybolduğunu göreceksiniz.   açıklama: her gözde “kör nokta” olarak adlandırılan bir bölge var. buraya düşen imgeler beyne iletilmiyor. gözümüzü örümceğe odakladıktan sonra kağıdı ona yaklaştırırsak belli bir yerde ağın ortasındaki boşluğun görüntüsü bu kör noktanın üstüne düşüyor, biz de onu görmüyoruz. beynimiz onun çevresinde algıladığı görüntülerle bu boşluğu dolduruyor, ağ da bu nedenle sanki tamamlanmış gibi gözüküyor.   çeşitleme: kör noktayı bulma deneyini başka resimlerle de yineleyin.      gülüyor mu, ağlıyor mu?   iki belgelik (vesikalık) fotoğraf alın. bu ya sizin ya da bir arkadaşınızın fotoğrafı olabilir. yalnız fotoğraftaki kişinin gülümsüyor olması gerekiyor.   maket bıçağı ile fotoğraflardan birinin ağız bölümünü keserek çıkarın. sonra bu parçayı ters çevirerek resmin üstüne takın. bunu yaparken de kesim çizgilerinin olabildiğince gözükmemesine çalışın.   bu iki resmi yan yana ama baş aşağı olarak birinin önüne koyarsanız her iki resim arasındaki ayrımı farketmeyecektir. siz resimleri bu kez düz olacak biçimde çevirdiğinizde ise dehşet içinde kalarak aralarındaki ayrımı nasıl görmemiş olduğuna şaşacaktır.   açıklama: insan yüzlerini hep düz görmeye alıştığımız için görüntüleri ters olarak önümüze konduğunda onları yorumlamakta zorluk çekiyoruz, varsa küçük değişiklikleri algılayamıyoruz. beynimiz onları alışmış olduğu biçimleriyle algılamayı yeğliyor.   çeşitleme: bu deneyi bir dergiden keseceğiniz daha büyük resimlerle de yapabilirsiniz. (derginin aynı sayısından iki tane olması gerekir.) eğer bilgisayarınız varsa yukardaki işlemi daha kolay yapabilirsiniz. aynı işlemi başka resimlerle, belki hayvan resimleriyle de yapın bakalım ne sonuç veriyor. ağızda yaptığınız kes-döndür-yapıştır işlemini gözlerde de yaparsanız daha etkili bir sonuç alırsınız.   ek bilgi: bu tür görüntüleri inceleyen araştırmacı a. schwanginer ile arkadaşlarının kullandığı resimler arasında bu hanımın da resmi olduğu için yanılsamaya eski ingiltere başbakanlarından margaret thatcher’in adı verilmiş, thatcher yanılsaması olarak anılıyor.</Page><Page Number="277">277   yukarı kayan çizgiler   yaklaşık 30 cm uzunluğunda karton ya da plastik bir boru alın. renkli bir kağıttan da 2 cm eninde uzunca bir şerit kesin ve onu borunun üstüne sarın. bunu yaparken her dolanışta şeridin kendi eni kadar bir boşluk kalmasına özen gösterin. borunun iki ucunu kapatın, ortasından da borudan daha uzun bir çubuk geçirin.   içindeki çubukla boruyu kaymadan dik duracak şekilde tutup çevirmeye başlarsanız ona baktığınızda çizgiler yukarı doğru çıkıyormuş gibi gözükür. oysa bunlar yalnızca oldukları yerde dönüyordur.   açıklama: devinim algılaması uzun (bu durumda düşey çubuk) ekseni doğrultusuna öncelik tanıdığı için böyle bir yanılsama oluşuyor. kimi ülkelerde berber dükkanlarının önüne buna benzer bir direk yerleştirildiğinden bu yanılsamaya “berber direği” yanılsaması adının verilmiş.   çeşitleme: kestiğiniz şeritleri beyaz bir kağıdın üstüne çapraz olarak yapıştırın. burada da çizgilerin arasında kendi enleri kadar bir boşluk kalmasını sağlayın. üstüne bu çizgileri yerleştirdiğiniz kağıttan daha büyük bir karton ya da kağıt alarak onun ortasına ince uzun bir dikdörtgen çizin ve kesip çıkarın. böylece orada bir pencere oluşmuş olacak.   üstünde siyah-beyaz çapraz çizgiler bulunan kağıdı bir yana doğru çektiğinizde çizgilerin yukarı doğru hareket ettiğini göreceksiniz. bu da bir önceki gibi sanal bir devinim duygusu yaratır, kağıt yana doğru çekildiği halde görüntü yukarı doğru kayıyormuş izlenimi uyandırır. aynı işlemi pencereyi dik çevirerek yaparsanız bu kez de çizgiler yana doğru kayıyormuş gibi görünür.              bunu başka renk ve çizgi türleriyle de deneyin, bakalım ne sonuç elde edeceksiniz. örneğin dalgalı ya da zikzaklı çizgiler de aynı etkiyi uyandırıyor mu? ya da çizgiler düz olacağını kesik kesik olursa ne oluyor? dikdörtgen pencere yerine üçgen, daire gibi başka pencere biçimlerini de denebilirsiniz.</Page><Page Number="278">278   renklerin adı  bir a4 kağıdı ve renkli kalemler alın. kağıdın üstüne büyük harflerle renk adlarını yazın ama bunu yaparken her rengin adını kendisininkinden başka bir renkle yazın, aşağıdaki örnekte olduğu gibi. bunu sayfa doluncaya kadar sürdürün.   sonra bu kağıdı bir başkasına vererek elinden geldiği kadar çabuk bir biçimde sözcükleri değil onların yazılmasında kullanılan renkleri söylemesini isteyin. o bunu yapmaya çalışırken sürekli yanlış yapacak, renkleri söylemek yerine renk adlarını belirten sözcükleri okuyacaktır.   açıklama: bu yanılsama beynin sağ yarısının renkleri, sol yarısının da sözcükleri yorumlamaya çalışması sırasında ortaya çıkıyor. ağırlıklı olarak sözcükleri algılamayı ve onlarla düşünmeyi öğrenmiş olduğumuz için beynimiz de onları algılamaya öncelik tanıyor. bu yanılsamayı jaensch adlı bir alman araştırmacı 1929’da bulmuş ama onu 1935’de ingilizce olarak yayınlayan amerikalı psikolog john ridley stroop’un (1897-1973) adıyla, yani “stroop yanılsaması” olarak anılıyor.</Page><Page Number="279">279   renklerin yayılması   beyaz bir kağıdın üstüne siyah bir kalemle birinci şekle benzer biçimde eğriler çizin. sonra bunun ortasına daire biçiminde bir nesne yerleştirin ve onun çizgilerle kesiştiği noktaları başka renkli bir kalemle işaretleyin (üçüncü şekilde kolay görünsünler diye kırmızıyla gösterdiğimiz noktalar gibi).   şimdi bu daireyi kaldırın ve şeklin ortasında kalan siyah çizgileri örtecek bir biçimde renkli kalemle üstlerinden bir kez daha geçin. dördüncü şekle benzeyen bir görüntü elde edeceksiniz. deneyiniz hazırdır.   sizin de gözleyeceğiniz gibi, beyaz kağıdın üstüne başka bir renk getirmedik. ama sanki renkli olarak çizdiğimiz çizgilerin arasında kalan yerler kullandığımız rengin açık bir tonuyla hafifçe boyanmış gibi görünüyorlar.   not: siyah ve renkli çizgiler için keçe uçlu kalem kullanırsanız renkler birbirine karışabilir. onun için çizgileri önce çok hafif olarak kurşun kalemle çizmek, sonra da neresi siyah, neresi renkli olacaksa o renkleri getirmek daha iyi sonuç verebilir. buradaki örneklerin üstünden çizmek de başka bir kolay yol. renk olarak da koyu değil açık bir renk seçerseniz daha iyi sonuç alırsınız.   açıklama: burada iki görsel yanılsama yer alıyor. bunlardan birincisi biz siyah çizgilerin üstüne bir daire çizmemiş olmamıza karşın beynimizin tamamlama yetisi orada sanal bir daire varmış gibi algılıyor.   ikincisi ise boyanmamış, yani beyaz yerlerin kullanılan rengin açık bir tonuyla boyanmış gibi görünmesi. kimi düzenlemelerde renkler gözde böyle bir yayılma izlenimi uyandırıyorlar. eğer bu yayılma renkli bir nokta çevresinde olursa buna “neon yayılması etkisi” deniyor. buradaki gibi çizgiler arasında kalan bir yüzeyde oluşuyor gibi gözükürlerse o zaman da ona “suluboya etkisi” adı veriliyor. bu etkilerin gözde uyarılan sinir uçlarının yanlarındaki sinir uçlarını da hafifçe uyarması sonucu oluştuğu düşünülüyor.   çeşitleme: deneyi değişik renkler kullanarak yineleyebilirsiniz. siyah çizgileri eğri değil de düz, birbirine koşut ya da zigzaglı biçimlerde kullanın bakalım, gene aynı sonucu elde edecek misiniz?</Page><Page Number="280">280   zebra oyunu  bu deneyi gerçekleştirmek biraz zamanınızı alabilir ama elde edeceğiniz sonucun buna değeceğini düşünüyoruz. deneyde bir zebranın siyahlı beyazlı çizgileri kullanıldığı için adını böyle koyduk.   önce renkli bir elişi ya da fon kağıdından bir şerit kesip bunu üç parçaya bölün. (paket sarmaya yarayan bir kurdele de olabilir.) sonra beyaz bir kağıt üstüne eşit aralıklarla siyah şeritler çizin. aşağıdaki şekli kopyalayarak da bunu yapabilirsiniz.      şimdi maket bıçağı ile bu siyah-beyaz çizgilerin üstüne, gene yukardaki şekilde sarı çizgilerle belirtildiği gibi, yarıklar açın. bunların uzunluğu daha önce hazırladığınız renkli şeritlerin eninden biraz fazla olsun, ayrıca olabildiğince aynı hizada ve siyah-beyaz şeritlerin tam arasında olmasına özen gösterirseniz daha iyi olur.   bu işlem bittikten sonra üçe böldüğünüz renkli şeritlerden birini, örgü yapar gibi, soldaki yarıkların bir altından bir üstünden olmak üzere siyah-beyaz şeritlerin bulunduğu kağıdın üstüne geçirmeye başlayın. bunu yaparken de beyazların üstte kalmasına dikkat edin. aynı işlemi, bu kez siyahların üstte kalmasına dikkat ederek, sağdaki</Page><Page Number="281">281  yarıklarda yineleyin. (renkli bantlarınızın birer ucunu üçgen biçiminde bitecek gibi keserseniz bu işi daha kolay yapabilirsiniz.)  bu da bittikten sonra geriye kalan üçüncü renkli şerit parçasını örmüş olduğunuz iki şeridin arasına, siyah-beyaz çizgilerin üstünde yer alacak biçimde yerleştirin. kayıp düşmemesi için onu tutkalla hafifçe yapıştırabilirsiniz. yandaki resme benzer bir görüntü elde edeceksiniz. deneyiniz hazırdır.   bu düzenlemeyi birine gösterip orada kaç renk tonu gördüklerini sorun. siz hep aynı renkli şeridi kullandığınızı biliyorsunuz ama alacağınız yanıt sizi şaşırtacak, çünkü onu kim görse “..üç..” diyecektir.   açıklama: bu deney renk algılamasında oluşan bir yanılsamaya dayanıyor. buna göre her hangi bir renk kendisinden daha koyu bir renk (burada siyah) ile birlikte, yani onun yanında, üstünde ya da arkasında, olursa olduğundan koyu, daha açık bir renk (burada beyaz) ile birlikte kullanıldığında ise daha açık bir tondaymış gibi görünüyor.   çeşitleme: bu deneyi aralarında siyah ve beyazın da bulunacağı başka renkli şeritler kullanarak yineleyebilirsiniz. ya çeşitli gri tonları, bakalım onlar da aynı sonucu veriyor mu? siyah-beyaz şeritlerin kalınlıklarını değiştirmek de bir başka çeşitleme. doğal olarak siyah-beyaz şeritlerin renkleri değiştirilerek de bu deney yinelenebilir, örneğin sarı-mavi kullanmak, gibi.   not: siyah-beyaz şeritlerin arasındaki yarıkların uzunluğunda oluşacak küçük farkları önemsemeyebilirsiniz. bunların düzgün yapılması daha sonra içlerinden geçecek olan renkli şeritlerin siyah-beyaz olanlara dik olacak bir biçimde durması ve onların içinden kayıp çıkmaması amacını güdüyor. eğer siyah-beyazları başka bir deneyde kullanmayacaksanız renkli şeritleri onların arkasına yapıştırmak da bir yol.   ek bilgi: bu görsel yanılsama renk algılamasında eşzamanlı zıtlık (simultane kontrast) adı verilen olguya dayanıyor. onu ilk kez fransız kimyacısı michel eugene chevreul (1786-1889) gözlemiş. renklerin birlikte kullanılması durumunda önem taşıyan bir olgu.   ek bilgi 2: bu deneyin çizimlerini hazırlarken başka bir görsel yanılsama türüne ilişkin bir görüntünün ortaya çıktığını gözledik. siyah-beyaz şeritlerin olduğu çizimde yarıkların yeri belli olsun diye onları sarıyla göstermiştik. ona bakınca “neon yayılması etkisi”nin oluştuğu görülüyor, biraz uzaktan daha da belirgin olarak algılanıyor. bu etki nedeniyle arada kalan beyazlar sanki üstlerine açık sarı renkli saydam bir kağıt konmuş gibi algılanıyorlar, yani kullandığımız sarı beyazların üstüne doğru yayılıyormuş gibi gözüküyor. oysa sarı çizgiler arasında kalan beyaz alanlar ile öteki beyaz alanlar arasında bir renk ya da ton farkı yok, bu bir görsel yanılsama.</Page><Page Number="282">282   hangisi daha büyük?  kalınca bir kartondan resmini gördüğünüz şekilden (isterseniz biraz büyüterek) iki tane kesin. sonra da bunların biri üstüne tuttuğunuz takımın (belki fenerbahçe’nin), ötekinin üstüne de onun en önemli rakibinin (diyelim ki beşiktaş’ın) renklerini boyayın ya da amblemlerini yapıştırın.   bunları yan yana getirerek bir arkadaşınızın önüne koyun ve hangisinin daha büyük olduğunu sorun. bunu yaparken kendi takımınızın renklerini ya da armasını taşıyan şeklin dışta olmasına dikkat edin.   arkadaşınız hem öyle gözüken (hem de belki onun tuttuğu takımın renklerini taşıyan) içteki şeklin daha büyük olduğunu söyleyecektir. bunun üzerine şekillerin yerini değiştirin. arkadaşınız dehşet içinde sizin tuttuğunuz takımın renklerini taşıyan şeklin ötekinden daha büyük olduğu görecektir. siz de nasılmııış, diyerek nisbet verir misiniz, artık bilemem. (tabii ki en büyük galatasaray!...)  açıklama: sizin de anlamış olacağınız gibi, kartonların üstündeki renk ya da amblemlerin büyüklük ya da küçüklük etkisi uyandırmayla bir ilgisi yok. bu görsel bir yanılsamaya dayanıyor. gözlerimiz eğri şekilleri algılarken ve onların büyüklüğünü kestirirken yanılgıya düşüyor, genellikle içte olanı daha büyükmüş gibi algılıyor. ikisi de aynı olan şekiller yer değiştirince büyük olan küçülmüş gibi gözüküyor. bu yanılsamaya onu 1889’da inceleyen polonya kökenli amerikalı psikolog joseph jastrow’un (1863-1944) adı verilmiş, onun için “jastrow yanılsaması” olarak anılıyor. alman davranış bilimcisi wilhelm maximilian wundt da (1832-1920) onu inceleyenler arasında, kimi zaman bu yanılsamaya onun adının verildiği de oluyor.   çeşitleme: benzer bir yanılsamayı çapları aynı olan ve iç içe yerleştirilmiş (konsantrik) yay parçalarıyla düzenleme olanağı var. yay parçası ne kadar büyük olursa dairenin yarı çapı da o kadar küçükmüş gibi gözüküyor. yandaki resimdeki dairelerin yarı çapları birbirine eşit, buna karşın hepsininki farklıymış izlenimi veriyorlar.   aynı deneyi değişik eğri türleri kullanarak yapmaya çalışın, örneğin kenarlara doğru küçülecek biçimde olanları deneyin, bakalım ne sonuç çıkacak.    dairelerlerden söz etmişken, benzer bir gözlemi aşağıdaki şekilde de yapma olanağı var. eğer ondan dört tane hazırlanırsa – ya da iç içe dairelerden oluşan bir şekil dörde bölünüp tek bir parçası gözlenirse, şeklin görüntüsü bir yanılsama oluşturuyor. bu şekil bir birim kaydırılırsa da bir sarmal elde etmek olası.</Page><Page Number="283">283</Page><Page Number="284">284   sanal şekiller  sağdaki geometrik şekli kopyalayıp bir kartonun üstüne yapıştırın. sonra da onun gibi üç tane daha hazırlayarak toplam dört şekil elde edin. bu şekiller dörtte biri çıkarılmış dairelerden başka bir şey değil. deneyimiz hazır demektir.   şimdi bu şekilleri beyaz bir kağıdın üstüne düz çizgileri birbirini tutacak bir biçimde yerleştirin. eğer aralarını eşit tutmuşsanız ortada kare biçiminde bir boşluk kalacak. belli bir uzaklıktan bu düzenlemeye baktığınız zaman iki şey gözleyeceksiniz.   bunlardan biri sanki ’lük parçaları olmayan daireler tammış da üstlerine kare bir kağıt parçası getirilmiş gibi gözükmesi. başka bir deyişle, orada olmayan, sanal bir kareyi varmış gibi algılayacaksınız. ikincisi de bu sanal kare zemindeki beyaz kağıtla aynı renkte olmasına karşın daha parlak ve dairelerin üstündeymiş gibi gözükecek.   açıklama: bu yanılsama beynimizin eksikleri tamamlama, algıladıklarını temel biçimlerine dönüştürme yetisine dayanıyor. bu görüntüyü de birer parçası eksik olan daireleri tam daireymiş de üstleri bir kare ile örtülmüş gibi yorumluyor, dolayısıyla bize bir yanılsama yaşatıyor.   bu şekillere dayanan yanılsama italyan araştırmacı gaetano kanizsa tarafından bulunmuş, onun adıyla, kanizsa sanal şekilleri olarak da anılıyor.   çeşitleme: dörtte üçlük daire parçalarını birbirinden uzaklaştırmaya başlayın bakalım, sanal bir dikdörtgen algılama olgusu hangi büyüklüğe ulaşınca etkisini yitirecek? araya başka geometrik olan ya da olmayan şekiller koyduğunuz zaman bu etki güçleniyor mu, zayıflıyor mu, yoksa aynı mı kalıyor?  dairelerden çıkardığınız parçaların şeklini, yani merkezlerindeki açının büyüklüğünü, değiştirerek başka sanal geometrik şekiller de oluşturabilirsiniz.   dairelerin rengini, büyüklüğünü, zeminde kullandığınız beyaz kağıt yerine başka renk kağıtları, hatta karışık ortamları kullanarak da sanal şekliller görme etkisinde ne tür bir değişiklik olduğunu gözleyebilirsiniz.   birer parçası çıkarılmış daireler yerine yay parçaları kullanmak da olası. bunlar (asetat gibi) saydam kağıtlar üstüne çizilebilir ve onlarla yukarkilere benzer deneyler yapılabilir. araştırmacı d. alan stubbs internet sayfalarında benzer deneylere yer vererek sanal görüntülerin ne zaman daha güçlü olduğunu araştırmış. siz de onun yaptığı gibi çeşitli ortamlar üstünde yaptığınız deneyleri görüntüleyebilir, olanağınız varsa bilgisayar kullanarak da bunları sınayabilirsiniz.</Page><Page Number="285">285   eksik parça nerede?  birinci şekilde gördüğünüz üçgeni kopyalayın ya da bir karton üstüne çizin. daha sonra onu oluşturan renkli parçaları keserek birbirinden ayırın. bu üçgeni boş olarak bir kez daha çizin.   ilk üçgeni oluşturan parçaları boş üçgenin üstüne önce birinci resimdeki gibi yerleştirin. sonra aynı parçaları kullanarak onları bu kez de ikinci şekilde görüldüğü gibi yeniden düzenleyin. her iki şekli de aynı boş üçgenin üstünde ve aynı parçaları kullanarak kurmuş olmanıza karşın ikinci üçgenin bir parçası eksik olacaktır.   açıklama: çarpıcı görselliğine karşın bu bir yanılsama olmaktan çok bir geometrik özellik. üçgenleri oluşturan parçaların aynı olmasına karşın bunların düzenlemesi sırasında iki üçgen arasında gözle görülmeyecek bir fark oluyor, bu da birinci düzenlemede boş üçgeni tam doldururken ikinci üçgende bir karelik bir boşluğun ortaya çıkmasına yol açıyor.   çeşitleme: benzer bir durumu aşağıdaki örneklerde olduğu gibi kare ya da dikdörtgen gibi başka geometrik şekillerle de oluşturmak olası.                                        bu delik nereden çıktı?</Page><Page Number="286">286                              fotoğraf hilesi  eğer bir fotoğraf makinanız varsa (bugün cep telefonlarıyla bile fotoğraf çekilebiliyor) aşağıdaki deneyleri yapabilirsiniz.   resimde görüldüğü gibi, bir duvar ya da pano gibi düşey bir öğenin üstüne düz beyaz bir zemin yerleştirin. bu bir çarşaf ya da uzunca bir ambalaj kağıdı olabilir. sonra iki arkadaşınızdan onların önünde durmalarını isteyin. biri beyaz zemine yakın, öbürü de daha önde, size yakın bir yerde olsun. sonra fotoğraf makinanızın vizöründen bakarak arkadaşlarınızın ayaklarının aynı yatay çizgi üstünde olup olmadığına bakın. eğer değilse ya siz bakış açınızı biraz aşağı biraz yukarı değiştirerek, ya da arkadaşlarınıza biraz ileri gelip geri gitmelerini söyleyerek bunu sağlayın. sonra da fotoğrafı çekin.   elde ettiğiniz görüntüde aynı fotoğrafta gözükmelerine ve aşağı yukarı aynı boyda olmalarına karşın arkadaşlarınızdan birinin çok uzun boyluymuş gibi çıkmış olduğunu, öbürünün de onun yanında küçülmüş gibi kaldığını göreceksiniz. görenleri şaşırtan bir görsel yanılsama elde etmiş bulunuyorsunuz.   açıklama: derinlik algılaması nesnelerin içinde bulunduğu ortama bağlı bir olgu. onların yakında mı uzakta mı olduklarını çevrelerindeki öteki nesnelerden anlıyoruz. böyle bir fotoğrafta zemin, yani arka plan, beyaz bir örtüyle kapatılarak bu tür ipuçlarından yoksun kılınıyor. örtü ufuk çizgisini de görünmez bir duruma getirdiğinden derinlik duygusu büsbütün azaltılmış oluyor. resimdeki insanları gördüğümüzde birinin arkada ötekinin önde olduğunu algılayamıyor, sanki birini büyümüş ötekini de küçülmüş gibi görüyoruz.   çeşitleme: bu tür görüntüleri başka nesnelerle de elde edebilirsiniz. eğer size yakın duran arkadaşınız kolunu arkada duran arkadaşınızın başı üstüne gelecek bir biçimde tutarsa sanki onu aşağıya doğru bastırıyormuş gibi bir izlenim de uyandırabilir. arkadaşlarınızın yerlerini değiştirip aynı fotoğrafı çekerseniz bir öncekinin tam tersi bir sonuç elde edersiniz. şişe üstünde duran insan fotoğrafları da şişe ön planda, üstünde duruyormuş gibi gözüken kişi de arkada durduğu için benzer bir etki yaratıyor.</Page><Page Number="287">287   dönüyor mu, duruyor mu, geri mi dönüyor  bir kartonun üstüne tıpkı bir at arabası tekerleği gibi merkezinden çevresine doğru çıkan çizgiler çizin. sonra kartonun ortasını delerek onu ince bir çubuğa geçirin.   kartonu düşük bir hızla çevirdiğiniz zaman tekerleğin çubukları doğru yönde dönecektir. hız çoğaldıkça çubuklar geri dönüyormuş gibi, daha da çoğalırsa duruyormuş gibi gözükecektir.   açıklama: stroboskopi adını taşıyan bu olay tekerleğin dönüş hızı ve onun üstüne gelen ışığın niteliğiyle ilgili. floresan gibi bizim algılayamayacağımız kadar kısa aralıklarla yanıp sönen ışıklar altında bu deney daha iyi sonuç verecektir.   çeşitleme: eğer elinizin altında plakçalar (gramofon, pikap) gibi döner tablası bulunan bir aygıt varsa tekerleği onun üstüne koyup farklı hızlarda ya da değişik ışık koşullarında nasıl davrandığını gözleyebilirsiniz. eğer babanızdan izin alabilirseniz onu elle çalışan bir delginin (matkabın) ucuna takıp farklı hızlarla döndürebilirsiniz.   bu deneyi kalın-ince, tekli-ikili, düzenli ya da düzensiz yerleştirilmiş çeşitli çubuk türleriyle yineleyin.   dikkat: el delgisi oyuncak değildir, beceriksiz ellerde tehlikeli olabilir. onun için onu kullanmasını bilen birinden yardım istemeniz gerekebilir.</Page><Page Number="288">288   şeytan merdiveni  bu işlediği zaman güzel bir görsel yanılsama oluşturan bir oyuncak. onu kurmak için biraz daha fazla araç gereç hazırlamak gerekiyor. önce 9 x 6 x 2 cm büyüklüğünde 6 ya da 8 tahta parçası bulun, yapın ya da bir marangoza kestirin. kimi yapı gereçleri satan mağzalarda hazır olanları bulunabiliyor. bunlar kıymıklarından temizleninceye kadar zımparalanmış olursa daha iyi. ayrıca 10 m kadar kumaş şeride de gereksiniminiz olacak, bunun eni 1 cm kadar olmalı. yeterli sayıda ince ve yassı başlı çiviyi de el altında bulundurmanız gerekiyor.   yapılış: önce tahta blokların birini yatırıp bir cetvel ve kalem kullanarak ortasına uzunlamasına bir çizgi çizin. bu çizgi daha sonra bütün parçaların ortasından bir altta bir üstte olacak biçimde yerleştirilecek kumaş şeridin yerini belirliyor. onun için bu işlemi tahta blokun arkasına da uygulayın, öteki blokları da benzer biçimde işaretleyin.   birinci tahta bloku masanın üstüne koyup kumaş şeridini ortaya gelecek biçimde üstüne yatırın ve bunu bir çiviyle tahta blokun kenarına tutturun. bundan sonra iki yan şeridi de gene birer çiviyle bu kez karşı taraftaki kenara tutturun.   birinci tahta blokun üstüne ikinciyi koyup bu kez bir öncekinde yaptığınız işlemi tersinden olmak üzere ona da uygulayın. tutturma çivilerini çakarken şeritlerin düzgün olmasına özen gösterin ama çok da çok sıkı germeyin.   bu işlemleri tahta bloklar bitinceye kadar sırayla yapın. son blok üstündeki şerit de çakılınca ucundaki fazlalıkları kesin. eğer her şeyi doğru yapmışsanız tahta bloklar yandan bakınca birinde tek birinde çift şeritli olarak görünecektir. o zaman oyuncağınız hazır demektir.   işleyiş: en üstteki tahta bloku kenarlarından tutarak yukarı doğru kaldırın. birbirlerine şeritlerle tutturulmuş olan bloklar aşağıya doğru sarkacaktır. ilk tahta bloku kenarlarından tutmayı sürdürerek sola doğru 180 derece çevirin, öyle ki ikinci blokla yüz yüze bir duruma gelsin. tuttuğunuz birinci blok bu duruma gelince önce ikinci blok, sonra da bütün öteki bloklar kayarak yer değiştirecekir. benzer biçimde ilk tahtayı bu kez sağa doğru 180 derece çevirirseniz aynı görüntü yinelenecektir. böylece ilk bloku bir o yana bir bu yana çevirerek bunu istediğiniz kadar yineleyebilir, tahta blokların birbiri üstüne devrilerek aşağıya doğru akıyormuş gibi görünmesini izleyebilirsiniz.   açıklama: tahta blokların akıyormuş gibi görünmesi aslında bir görsel yanılsama. bunlar aşağıya doğru akmıyor, oldukları yerde dönüyorlar. şeritlerin oluşturduğu iki yönlü eklemler (mafsallar) oyuncağın böyle bir görüntü vermesine yol açıyor.   çeşitleme: ilk denemeden sonra tahta bloklarla şeritlerin enleriyle boylarını daha uygun olacak bir biçimde değiştirebilirsiniz. tahta blokları boyayarak renklendirmek, düz şerit yerine renkli ya da işlemeli şerit kullanmak da olası.   daha uygun olacağını düşünüyorsanız oyuncağın kuruluşunda uyguladığınız yöntemi kullandığınız sürece tahta yerine kontrplak, sunta, plastik gibi başka gereçler de kullanabilirsiniz. çivi yerine güçlü bir yapıştırıcı da kullanılabilir ama eğer bez şerit almışsanız o bu yapıştırıcıyı emip yayacağı için istenmeyen yerlere gitmesine yol açabilir, bu da oyuncağın akıcı işleyişini engeller.   birinci blok ikinci blok bütün bloklar</Page><Page Number="289">289  benzer bir oyucağı iç içe geçen halkaların oluşturduğu özel bir zincirle de kurma olanağı da var. bu böyle yapıldığında zincirin en üstteki halkası kayarak aşağıya doğru iniyormuş gibi gözüküyor. yandaki resim donald simanek’in internet sayfasında yer alıyor.   oyun çeşitlemesi: değişik renkli bir karton parçasını tahtalardan birinin şeritleri arasına sıkıştırıp oyuncağı işletirseniz, ortalıkta hiç bir neden yokken onun bir görünüp bir kaybolması insanlar üstünde şaşırtıcı bir etki uyandıracaktır.   ek bilgi: bu oyuncağın çok eski olduğu anlaşılıyor. eski mısır firavunu tut-ankh-amun’un gömütünden çıkan eşyalar arasında bu oyuncak da varmış. buna göre iö 1350’den önce mısırlı çocukların onunla oynadığı anlaşılıyor. tut-ankh-amun’un çocuk denecek bir yaşta firavun olduğu düşünülürse gömütüne konan eşyaların arasında bu oyuncağın olmasına şaşmamalı. tıpkı topaç gibi bu oyuncağın da birbiriyle ilgisi yokmuş gibi gözüken pek çok kültürde bilindiği anlaşılıyor. bir ara dösim gibi kültür bakanlığının satış yerlerinde “geleneksel türk oyucağı” adıyla satılıyordu. bu oyuncağın plastikten yapılmış çağdaş çeşitlemeleri de var. istanbul’da, feriköy’de kurulan ekolojik ürünler halk pazarı’nda “şeytan merdiveni” adıyla satılıyor, çin’den geliyormuş. bu çeşitlemesinde bez şeritler iki ince tahta arasında yer alıyor. batı dillerinde bu oyuncağa “jacob’s ladder” (yakub’un merdiveni) adı verilmiş.</Page><Page Number="290">290   dönüştürme yapmayan aynalar  aynalar genellikle düşey eksenlerine göre bir sağ-sol dönüştürmesi yaparlar. yani biz sağ elimizi kaldırırsak aynadaki görüntümüz sol elini kaldırıyormuş gibi gözükür.   iki eşit büyüklükte iki ayna alın ve onları 90 derecelik bir açı yapacak biçimde yerleştirin. elinizi bu aynaya doğru yaklaştırdığınızda bir noktada iki görüntü yerine tek bir görüntü algılayacaksınız. bu görüntü de dönüşüme uğramamış bir görüntü olacaktır.   açıklama: aynalar gene bir sağ-sol dönüştürmesi yapıyorlar ama bir noktada her iki ayna üstüne düşen el görüntüsü tam ortada bir biri üstüne bindiği için dönüştürme gerçekleşmemiş gibi görünüyor.   çeşitleme: bunu daha büyük aynalarla da deneyebilirsiniz.   dikkat: aynalar camdan yapılır, onun için de hem kırılırlar hem de kırılınca parçalarının kenarları insanın bir yerini kesebilir. onun için onları kullanırken özen göstermek gerekir.   ek bilgi: tek eğimli iç bükey aynalar da görüntülerde sağ-sol dönüştürmesi yapmazlar. ama hem onlar hem de yukarda düzenlenen aynalar alt-üst dönüştürmesi yaparlar. bu nedenle kaşıkların içindeki görüntümüz ters gözükür.</Page><Page Number="291">291   mahallenin yaramazları  aşağıda gördüğünüz resmi kopyalayın ve bir karton üstüne yapıştırın. sonra da çizgili yerlerden keserek üç parçaya ayırın.    resmi önce şekildeki biçimiyle kurun ve üstünde kaç yaramaz olduğunu sayın (ya da birine saydırın).   sonra a parçası ile b parçasının yerlerini değiştirip bu kez kaç yaramaz olduğuna bakın (ya da gene birine sorun).   o ne? bir düzenlemede 12 yaramaz varken öteki düzenlemede 13 oldular. oysa biz hep aynı parçaları kullanmıştık. nereden çıktı bu yaramaz?   açıklama: bu da aslında bir görsel yanılsama olmaktan çok geometrik bir özelliğe dayanıyor. yaramazları gösteren çizimlerin düzenlenişi öyle hazırlanmış ki, üstlerinde bulundukları kartonlar yer değiştirdiği zaman biri birden bire ortaya çıkıyormuş (ya da kayboluyomuş) gibi gözüküyor.   bunu sınamak için aşağıdaki şekilde gösterildiği gibi karelerin oluşturduğu kolonlarla bir düzenleme hazırlayın. bunların bir bölümü kesim çizgisinin üstünde ya da altında kalıyor. orta çizgiden kesilip kaydırılınca kolonlar başka kolonların üstüne geleceğinden karelerinin sayısı da değişecektir.</Page><Page Number="292">292  bu kolonların yerine uygun resimler koyarsanız bu kez bu resimlerdeki figürlerden biri kaybolmuş gibi gözükecektir, tıpkı bizim 13. yaramaz gibi!..                           çeşitleme: benzer bir düzenlemeyi yukarda gördüğünüz iç içe iki daire ile de oluşturmak olası. içteki daire merkezi çevresinde döndürülünce figürlerden biri kayboluyor, ters yöne doğru döndürüldüğünde ise ortaya çıkıyor.   ek bilgi: bir geometri problemine dayandığı için bu oyuncağın özellikleri daha eskilerden beri biliniyor. amerika’lı bulmaca ustası samuel loyd (1841-1911), onu yeniden düzenleyip yayınlamış, o zamandan beri de sevilen bir şaşırtmaca olarak kullanılıyor.   daha önce andığımız g. sarcone de bu yanılsamanın bir başka çeşitlemesini vermiş:</Page><Page Number="293">293                   başka bir büyüklük yanılsaması  yandaki resmi arkadaşlarınıza göstererek burada görülen kartonların hangisinin daha büyük olduğunu sorun.   büyük bir olasılıkla en alttakinin daha büyük olduğunu söyleyecekler, böylece de yanılacaklardır.   açıklama: burada da bir yanılsama yaşanıyor. nesneleri içinde bulundukları ortama, çevresel bağlamlarına göre algılıyor ve değerlendiriyoruz. böyle bir bağlamdan yoksun oldukları zaman, ya da burada olduğu gibi değişik bağlamlar içinde olacak biçimde görüntülenerek yan yana getirilmişlerse kararsızlık yaratıyorlar. deneyimlerimize dayanarak kocaman bir karton tutuyormuş gibi gözüken adamın elindekinin daha büyük olduğunu düşünüyoruz.   çeşitleme: benzer deneyi kartondan başka nesneler kullanarak yapma olanağı da var. örneğin aşağıdaki toplardan hangisinin daha büyük olduğu sorulabilir.</Page><Page Number="294">294   olanaksız nesne  olanaksız figürler yalnızca kağıt üstünde, yani iki boyutlu olarak var olabiliyorlar. onları üç boyutlu olarak gerçekleştirmek olanaksız. eğer üç boyutlu bir modelini yaparsanız yalnız tek bir bakış açısından iki boyutlu çizimleriyle uyum içinde olan bir görüntü elde edebilirsiniz.   az da olsa doğrudan üç boyutlu olarak gerçekleştirilebilen olanaksız nesneler de var. burada bunun bir örneğini görüyorsunuz.   a4 boyutlarında ince bir karton alın. bunun uzunlamasına orta çizgisini belirleyin. sonra şekilde görüldüğü gibi kartonu iki karşılıklı kenarından orta çizgisine kadar dik olarak kesin. kesiklerden biri tam ortadan, öteki ikisi de dörtte bir noktalarından olmalı.   bu kağıdı yarım tur döndürdüğünüz zaman ikinci şekildeki görüntüyü elde edeceksiniz. olanaksız nesneniz tamamlanmıştır. ortada dik duran parçasını bir yana doğru yatırdığınız zaman bu daha iyi gözükür. onu birine gösterip bunun nasıl gerçekleşmiş olduğunu sorarsanız bayağı düşünmek zorunda kalacaktır.   açıklama: bu figürün oluşması kağıdın yarım tur döndürülmesine dayanıyor. bunu düşünemeyen biri için de gizini (esrarını) koruyacak ve şaşırtıcı etkisini sürdürecektir. burada önemli olan nokta izleyenin yaptığınız şekli eline almamasıdır. ele alındığında kağıt eski şekline döneceğinden nasıl yaptığınız kolayca anlaşılır.   çeşitleme: g. sarcone internetteki sitesinde buna benzer başka bir üç boyutlu olanaksız şekil veriyor. aşağıya onu da alıyoruz.   olanaksız piramit  yandaki şekli kağıda çizin, kalın çizgilerden kesin, ince çizgiden de aşağıda bitmişini gösteren şekildeki gibi katlayın. burada da bir yarım döndürme yapılacağını unutmayın.</Page><Page Number="295">295   möbius şeridi  bu da aslında bir görsel yanılsama değil. matematiğin topoloji dalının uğraş alanı içine giren bir şekil ya da nesne. ama ilginç şaşırtmacalar içeriyor, denerseniz göreceksiniz.   eni 3 cm uzunluğu da 40 cm kadar olan kağıt şeritler hazırlayın. bunların birinicisini uç uca yapıştırırsanız içi boş bir silindir elde edersiniz. bu silindirin biri dış öteki de iç olmak üzere iki yüzü, biri alt biri de üst olmak üzere iki de kenarı var. onu ortasından ikiye keserseniz iki silindir elde edersiniz.   şimdi ikinci şeridi de uç uca yapıştırın ama bunu yaparken yarım tur döndürün. yamulmuş bir silindire benzeyen bir şekil elde edeceksiniz. bu şeklin adı möbius şerididir.   möbius şeridinin ilginç özelliklerinden biri onun tek yüzünün ve tek kenarının oluşu. bunu sınamak için şeridin ortasına bir kalemin ucunu değdirerek onu hiç kaldırmadan bütün yüzü dolaştırın. aynı noktaya geri geleceksiniz. bu işlemi kenarına bir im koyduktan sonra kenar üstünde yaparsanız gene aynı noktaya geldiğinizi görürsünüz.   şimdi möbius şeridinin başka bir ilginç özelliğini görelim. hazırladığınız şeritlerden birinin iki yanına da uzun eksenini çizin. ondan sonra onu gene yarım çevirip uç uca yapıştırın. ortasında bir çizgi olan bir möbius şeridi elde edeceksiniz.   makasın ucunu bu çizgiye batırıp onun üstünden kesmeye başlayın. ne olacaktır? sonucu gördüğünüzde siz de şaşıracaksınız, bunu bilmeyen birine gösterdiğiniz zaman o da gözlerine inanamayacaktır.   bu kez hazırladığınız şeritlerden birinin iki yüzü üstüne onu üçe bölecek şekilde uzun eksenine koşut iki çizgi çizin, onu da bir möbius şeridi biçimine getirin. gene aynı şekilde makasın ucunu bu çizgilerden birinin üstünden batırıp kesmeye başlayın. gene şaşırtıcı bir sonuç elde edeceksiniz.   çeşitleme: möbius şeridini çeşitli renklerle yapmak, onun üstüne şekiller getirmek, farklı kesme işlemleri uygulamak gibi deneylerde kullanabilirsiniz.    ek bilgi: bu şerit alman matematikçisi ve astronomu august ferdinand möbius (1790-1868) tarafından bulunmuş, onun için de onun adını taşıyor. bu buluşuyla da geometrinin topoloji dalının kurucusu sayılıyor. (topoloji eski yunanca yer ve bilim anlamına gelen sözcüklerden oluşuyor, geometrik şekil ve cisimleri en, boy ve derinlik gibi ölçülerden bağımsız olarak inceleyen matematik dalının adı.)   fransız çizgi roman sanatçısı jean henri gaston giraud (1938) moebius sözcüğünü takma ad olarak almış, yapıtlarında da kimi görsel yanılsamaları kullanmış. hollandalı grafik sanatçısı m. c. escher’in bir yapıtında möbius şeridi üstünde karıncalar dolaşıyor.   ek bilgi 2: sizin de gözlemiş olacağınız gibi möbius şeridinin, öteki şeritlerin tersine, tek bir yüzü ve tek bir kenarı bulunuyor. bu nedenle endüstride de kullanılıyor. makinaları döndüren ya da bir şeyler taşıyan kayışlar böyle yapılırlarsa iki kat daha uzun ömürlü oluyorlar.</Page><Page Number="296">296   kağıdın içinden geçmek  bu da görsel bir yanılsama değil ama bilmeyen biri için oldukça şaşırtıcı bir küçük numara. şeritlerle de ilgili.   birine bir kağıt parçasının içinden nasıl geçilebileceğini sorun. ya da onunla bir kağıt parçasının içinden geçebileceğiniz konusunda bahse girin.   nasıl yapacaksınız? çok kolay, kağıda ortadan ikiye katlayıp bir o yanından bir bu yanından tam orta çizgisine kadar gitmeyen kesikler yapacaksınız. bunu yaparken kesiklerin tek sayıda olmasına dikkat etmek gerekiyor.   böyle kestiğiniz kağıdı açtığınız zaman için içinden geçebileceğiniz büyüklükte bir halka oluşacak. kağıdı kesmenize karşın hala tek parça olarak durduğu için de iddiayı kazanmış olacaksınız.</Page><Page Number="297">297   gizli yıldız  hazır şeritlerle bu kadar içli dışlı olmuşken bir deney daha yapalım. o da aslında bir yanılsama değil ama içerdiği sürprizin görselliği onu buraya almamıza neden oldu.   önce kağıttan bir şerit hazırlayın, ya da daha önce hazırladıklarınızdan birini alın. ölçüleri önemli değil ama çok kalın olmamasında yarar var. burada kullandığımız şeridi a4 (dosya kağıdı) boyutlarındaki bir kağıt katmanının uzun yanından kestik, eni 2 cm.   şimdi bu şeride bir düğüm atın. sonra düğümü dikkatlice sıkılaştırın. bunu yaparken onu ve şeridi parmaklarınızla düzeltmek zorunda kalabilirsiniz.   düğüm sıkıştıktan sonra üstünden bastırarak düzleşmesini sağlayın. elde ettiğiniz şekil düzgün bir beşgen olacak.   bu beşgeni ışığa doğru tutun bakalım, ne göreceksiniz...   şeridin geride kalan uçlarını kesebilir ya da onları beşgenin üstünde oluşan ceplere sokarak saklayabilirsiniz.    çeşitleme: eğer görsel yanılsamalardan sıkılırsanız bu beşgenlerden yapabilirsiniz. renkli şeritlerle, çok sayıda ve çeşitli boylarda yapılırlarsa tasarlayacağınız bir süslemenin öğelerini oluştururlar.   görece daha uzunca bir şerit alır da onun üstüne eşit aralıklarla düğümler atarak beşgenler oluşturursanız altıncı beşgen birincinin tam üstüne gelerek üstünde küçük beşgenler olan daha büyük bir beşgen ortaya çıkarır. ilginç geometrisinin yanı sıra onu da bir süsleme öğesi olarak kullanabilirsiniz.</Page><Page Number="298">298   binicileri atlarına bindirmek  önce aşağıdaki resmi kopyalayıp bir kartona yapıştırın. sonra da çerçeve çizgilerinden keserek birbirinden ayırın.   şimdi bu üç parçayı öyle yerleştirin ki, her iki binici de birer ata binmiş olsun.   bunu bulduktan sonra bakın bakalım, resimde kaç tane at var. dikkat ederseniz burada dört at olduğunu göreceksiniz. bunların ikisinin binicisi var ve koşuyorlar, öteki ikisinin ise binicileri yok, eşinir gibi gözüküyorlar.   açıklama: bu bulmaca çok görünümlülüğe bağlı bir görsel yanılsama. çok görünümlülüğün bir türü resim öğelerinden birinin öteki resim öğeleri tarafından ortaklaşa kullanılması olgusuna dayanıyor. bu da hem iki binicili, hem de iki binicisiz at görmemize yol açıyor.     çeşitleme: aşağıdaki resimlerden biri bulmacanın çözümünü gösteriyor, g. sarcone’nin verdiği öteki de biraz daha sevimli bir çeşitlemesini.</Page><Page Number="299">299</Page><Page Number="300">300                                  ek bilgi: bu tür yanılsamaların oldukça eskilerden beri bilindiği anlaşılıyor. yakın ve uzak doğu kültürlerinin minyatür ve resim sanatlarında örnekleri var. yukardaki resim bunlardan birini gösteriyor. 1857’de daha önce andığımız amerikalı bulmacacı samuel loyd onu bir bulmaca biçiminde hazırlayıp okuyucularına sunmuş ve yeniden herkesçe tanınmasını sağlamış.</Page><Page Number="301">301   başka bir olanaksız nesne  burada gene bir olanaksız nesne veriyoruz. onu katlayıp bitirdikten sonra uygun bir noktadan bakar ya da fotoğrafını çekerseniz elde ettiğiniz görüntü olanaksız bir üçgeni üç boyutlu olarak gerçekleştirdiğiniz izlenimini uyandıracak.   önce a4 büyüklüğünde bir katona yandaki çizimi aktarın, sonra düz çizgilerden kesip kesik çizgilerden de katlayın. onu bir masanın üstüne koyup renkli resimdeki görüntüyü algılayıncaya kadar bakış açınızı değiştirin,  sonra da fotoğrafını çekin.           çeşitleme: kağıdın üstüne renkli kağıtlarla süs yaparsanız daha güzel bir görünüm elde edersiniz. resmini çekerken adınızı eklemeyi unutmayın ki, onu sizin yaptığınız anlaşılsın.   ek bilgi: olanaksız figür ve nesneler öteden beri insanların ilgisini çekmiş, onları üç boyutlu olarak nasıl gerçekleştirebiliriz diye düşünmüşler, çeşitli yollar bulmaya çalışmışlar. avustralya’nın perth kentinde bir olanaksız üçgen yontusu var.   avusturya’da gotschuchen, almanya’da da dinkelsbühl kentlerinde büyük boyutlu olanaksız üçgenler bulunuyor. üç boyutlu bir olanaksız üçgen yapmanın bir başka yolu da alttaki resimde görüldüğü gibi bir model yapmak. bu yontu belçika’daki ophoven kasabasında yer alıyor. son resim ise araştırmacı bruno ernst tarafından yapılıp ayna önünde fotoğrafı çekilmiş bir olanaksız üçgeni gösteriyor.</Page><Page Number="302">302</Page><Page Number="303">303   bunlar ise olanaklı  görsel yanılsamalar ciddi bir uğraş. davranış bilimlerinin algılama psikolojisi dalı onları bilimsel açıdan inceliyor. ama onların hoşa giden güzel bir yanları var, o da bulmacalar biçimde düzenlenebilmeleri. bu özellik onları herkese seslenebilecek bir alan durumuna getiriyor.   burada bu tür iki bulmaca veriyoruz. bunlar olamazmış gibi görünüyorlar ama gerçekte çok yalın çözümleri var. bir deneyin bakalım.   aşağıdaki çizimler üç boyutlu bir nesnenin önden ve üstten görünüşünü gösteriyor. böyle bir nesnenin derinlikçizimini (perspektifini) çizmeye çalışın. nesnenin yandan görünüşü verilmemiş, onun için onun düz olduğunu varsayabilirsiniz.                     bir sonraki resimler ise marangozlukta kullanılan bir ahşap birleştirme türünü gösteriyor. adı “kırlangıç kuyruğu geçme”. bakalım onun nasıl gerçekleştirilmiş olduğunu, yani bu iki tahta parçasının nasıl birleştirilmiş olduğunu bulabilecek misiniz?                       birinci şeklin çözümü yanda görüldüğü gibi. düz çizgileri sanki çözümün de düz çizgiler içermesi gerektiğini düşündürüyor, oysa eğik çizgilerle düşünülünce çözüm bulunuveriyor. burada iki kare prizmanın arasında bir yarım kare prizma, daha doğrusu bir üçgen prizma yerleştirilmiş.   bunun başka çeşitlemelerini de bulabilir misiniz?</Page><Page Number="304">304  ikinci şeklin çözümü biraz daha karmaşık. kırlangıç kuyruğu geçmeler (sağdaki resimde görülebileceği gibi) karşıdan değil yandan kaydırılarak yapılan geçmeler. yukardaki gibi  bir nesne gördüğümüzde onun ne karşıdan ne de yandan geçirilebileceğini görüp olanaksız bir durumla karşılaştığımızı düşünüyoruz. oysa çapraz geçirmenin de olabildiğini görünce hay allah, bunu neden akıl edememişiz diyoruz.                                    merceksiz dürbün  aslında bu deney görsel yanılsamadan çok değişik bir görme biçimiyle ilgili ama ilginç olduğu için buraya aldık.   yapılacak iş çok kolay. çapları aynı ama uzunlukları farklı olan bir kaç boru bulun. bunların kartondan olanları rulo olarak satılan çizim kağıdı, kurulama kağıdı gibi şeylerin içinden çıkıyor. plastikten olanları da boru olarak bulmak ya da satın almak olası. gerektiğinde keserek boylarını ayarlayabilirsiniz.   bunları resimde görüldüğü gibi, birer uçları aynı hizada olacak biçimde yan yana yapıştırın. dürbününüz tamamlandı. şimdi sırayla bu borulardan bakarak çevrenizi gözleyin. her birinde değişik görüntü algılayacaksınız.   açıklama: boruların farklı uzunluklarda oluşu birinden bakarken odaklandığınız bir yere ötekinden baktığınızda değişik, öncekinden büyük ya da küçük bir görüntü gelmesine neden olur. böylece daha önce hiç gözünüze çarpmamış olan kimi ayrıntıları görebilirsiniz.   çeşitleme: boruların ucuna değişik renklerde saydam kağıtlar takarsanız gözleminiz daha da eğlenceli olabilir.</Page><Page Number="305">305   çin işi bir oyuncak  aşağıdaki şekli biliyor olabilirsiniz, adı “tangram”. kimi zaman “tangoe” adı altında da raslanan bu oyuncağın çin’den geldiği söyleniyor. çincede ona yedi akıllı resim taşı gibi anlamları olan “ch’i ch’ae pan”, “qi qiao tu”, "qi qiao ban" (okunuşu çii çiyağo pan), "yi zhi tu" gibi adlar verilmiş. daha eski zamanlardan kaldığı düşünülen oyuncak 19. yüzyılın başlarından beri dünyanın her yerinde biliniyor. tangram adının ise 19. yy ortalarında amerikalı bir matematikçi ve oyun yaratıcısı olan thomas hill (1818-1891) tarafından konmuş olduğu düşünülüyor.   zaman zaman oyuncakçılarda raslansa da bir tangram takımını kendiniz kolayca yapabilirsiniz. bunun için gerekli olan yandaki şekli, isterseniz büyüterek, kalınca bir kartonun üstüne çizmek, ondan sonra da kalın çizgileri boyunca kesmek. bu kadar kolay.   elde edilen yedi geometrik şekil kullanılarak pek çok yeni şekil yapılabiliyor. kare, üçgen, dikdörtgen, yamuk gibi düzgün geometrik olanların yanı sıra insan, hayvan ya da nesne figürleri oluşturmak da olası. önemli olan yedi taşın da kullanılması. bu yapılırken taşların üst üste bindirilmemesi gerekiyor.   görsel yanılsamalar açısından tangramların ilginç yanı onlarla yapılan figürlerin karaltılardan (silüetlerden) oluşması. bu tangram taşlarının tek renkli olmasından kaynaklanıyor. (doğal olarak onları farklı renklerde boyanmış olarak hazırlamak da olası.)    şimdi, bir yandan tangramınızla çeşitli şekiller yapmak ya da başka yerlerde onlarla yapılmış şekilleri yeniden kurmakla uğraşırken bir yandan da aşağıdaki bulmacaları çözmeye çalışın.    tangramların görsel yanılsamalar açısından ilginç bir özelliği var, onlarla yanıltmaç içeren figürler oluşturmak olası. daha önce kimi şekillerde kaybolan ya da ortaya çıkan parçalarla ilgili konular hoşunuza gitmişse tangramlarla yapılanları da beğeneceksiniz. örneğin yanda görülen kareler gibi. her ikisinde de aynı tangram taşlarının kullanılmasına karşın birinin ortası boş kalıyor.     bir sonraki bulmaca da ilginç. burada (sağda) gene tangram taşlarıyla yapılmış iki insan figürü görülüyor, ikisi de neredeyse birbirinin aynı, ama birinin fazladan bir ayağı var. bu şekilleri ünlü ingiliz bulmacacısı henry ernest dudeney (1857-1930) keşfetmiş ve bir bulmaca gibi hazırlamış.    tangramlarla ilgilenenler</Page><Page Number="306">306  ve bulmacacılar bunlara benzer daha başka şekiller de bulmuşlar. aşağıda onları veriyoruz. siyah resimlerdeki figürler beyazlara göre birer küçük üçgenden yoksun gibi gözüküyorlar. bunların çözümlerini bulmak ve nedenleri üstünde düşünmek size kalıyor. dilerseniz başkalarını da bu yanıltmaçlarla şaşırtabilirsiniz.                                  ek bilgi: tangram figürlerini üç boyutlu yapmak da olası. “kitapix.com” adlı internet sitesi başka şeylerin yanında tangram parçalarından hazırlanmış kitaplıklar sunuyor. bu oyunla yapıbilecek şekillerin çeşitliliği düşünülürse bunun oldukça çekici bir öneri olduğu anlaşılıyor.</Page><Page Number="307">307   başka bir stroboskopi deneyi  yandaki diski kalınca bir kartonun üstüne çizin. diskin çapı 20 cm kadar olmalı. sonra bunu kesin. diskin üstünde belirtilmiş olan yarıkları da dikkatlice kesin. bunların uzunluğu 4 cm, kalınlıkları da 2 mm kadar olmalı.   sonra orta noktasından bir toplu iğne geçirip onu elinizde tutabileceğiniz uzunlukta bir çubuğun ucuna takın. (bu silgili bir kalem de olabilir.) diskin rahatça dönmesini sağlayın, bunun için de gerekirse ortasındaki deliği biraz büyütün. stroboskopik diskimiz hazır demektir, deneylere başlayabiliriz.   ilk deney için bir de pilli el feneri gerekecek. bir arkadaşınız size yardımcı olursa daha kolay olur. önce bir musluğun başına gidip suyu açın, sonra da onu yalnızca iri su damlaları akıtacak biçimde kısarak ayarlayın. arkadaşınız elektrik fenerini damlalara doğru tutarken siz de diski döndürerek yarıklarından damlaları tek gözünüzle gözlemeye başlayın. bu arada lavabonun yakınlarında başka bir elektrikli aracın olmamasına da dikkat etmeniz gerekiyor.   deney başarılı olmuşsa su damlalarını havada asılı duruyormuş gibi göreceksiniz. bu yanılsamayı oluşturmak için biraz uğraşmanız gerekebilir. bunu diskin dönme hızını ayarlayarak yapabileceğiniz gibi damlaların düşüş hızını ayarlayarak da sağlayabilirsiniz. bu deney aynı zamanda size su damlalarının gerçek biçimini de gösterecektir.             açıklama: diskin üstündeki yarıklar görüntüye açılan pencereler işlevini görüyorlar. döndürüldüğü zaman görüntü bir gözüküp bir kayboluyor. pencerelerin göz önünden geçiş hızı ile su damlalarının damlayış hızı arasında bir eşzamanlılık (senkronizasyon) sağlanırsa, damlalar havada asılı duruyormuş gibi gözüküyorlar. ayrıca onların gerçek biçiminin de küreye yakın olduğunu gözleyebiliyoruz.   çeşitleme: bu yolla başka gözlemler de yapabilirsiniz. örneğin bir bilgisayar ya da televizyon ekranına bakın bakalım. bu aygıtlarda görüntüler bizim göremeyeceğimiz kadar hızla birbiri ardına gelirler. stroboskopik disketinizle uygun hızı yakalayabilirseniz ekranlar üstünde siyah şeritlerin oluştuğunu gözleyeceksiniz. eğer bu ekranların fotoğrafını çekecek olursanız gene şeritlerin olduğunu görürsünüz. filimlerde de televizyon görüntülerinin üstünde yürüyen ya da duran çizgiler gözükmez mi? bunların hepsi aynı nedene, yani ekrandaki görüntülerin hızla birbiri ardına gelmesine dayanıyor.   bu deneyleri disket üstünde değişik en, boy ve sayıdaki yarıklarla yineleyebilirsiniz. su damlaları yerine belli bir hızla devinen başka nesneleri gözlemek de olabilir.</Page><Page Number="308">308   devinen görüntüler  yandaki diski kalınca bir kartonun üstüne kopyalayıp dikkatlice kesin. disk ne kadar büyük olursa alacağınız sonuç da o kadar iyi olacağından onu kopyalarken büyütebilirsiniz. aşağı yukarı 20 cm’lik bir çapı olursa daha iyi.   sonra, daha önceki deneylerde de olduğu gibi, diskin ortasından geçireceğiniz bir toplu iğne ile onu silgili bir kalemin silgisine takın ve diskin rahatça dönmesini sağlayın.   bir aynanın karşısına geçin, diski de üstündeki resimler aynaya bakacak biçimde tutun. diski döndürerek üstünde bulunan yarıklardan aynadaki görüntüyü izleyin.   eğer doğru dönme hızını yakalarsanız diskin üstünde bulunan adam karaltısının koşmaya başladığını göreceksiniz.   açıklama: görüntüleri bu şekilde izlemekle bir görsel yanılsama oluşturuyoruz. beynimiz durağan imgeleri kolaylıkla algılıyor ama bunlar değişen görüntüler olarak belli bir hızla art arda gelirse onları birbirine bağlayarak devinen bir görüntüymüş gibi yorumluyor. benzer bir olgu sinema için de söz konusu, orada algıladığımız devinimler değişik görüntülerin belli bir hızla birbiri ardına gözümüze gelmesine dayanıyor.   çeşitleme: dikkat ettiyseniz diskin üstünde on iki karaltı on iki de yarık var. bunlar projeksiyon makinalarında “obtüratör” adı verilen kapakların işlevini görüyorlar, görüntülerin uygun bir hızla birbiri ardına görünmesini sağlıyorlar. bunların sayısı arttırılırsa, diyelim ki, yirmiye çıkarılırsa, daha yumuşak geçişli bir devinim elde ediliyor. filimlerde ve canlandırma (animasyon) sinemasında göze saniyede yirmi dört görüntü geldiğinde gerçeğe uygun bir devinim izlenimi uyanabileceği görülmüş ve uygulanıyor.   ek bilgi: bu ve bir önceki deneydeki araçlar batı kültürlerinde “phenakistiscope” (eski yunanca aldatıcı görüntü), “fantaskop”, “phantamascope”, “sihirli disk”, “kaleidorama” gibi adlarla anılıyorlar. fenakistiskop 1832”de belçikalı fizikçi joseph antoine ferdinand plateau (1801-1883) tarafından bulunmuş. gene aynı yılda avusturyalı professor simon ritter von stampfer çok benzer buluşunu stroboskop (hayalet görüntü kutusu) olarak adlandırmış.   19. yy’ın başlarından yüzyılın sonuna doğru bugünkü sinema çekim ve gösterme makinalarının yapılmasına kadar buna benzer devinim izlenimi oluşturan çeşitli araçlar geliştirilmiş. buradakinin adı “fantaskop”. ötekilere göre biraz daha basit olan fantaskoplar daha çok çocukların sevdiği bir oyuncak olarak üretilmiş. bizim verdiğimiz model ise michael dispezio tarafından hazırlanmış.</Page><Page Number="309">309   gizli şekiller  bu resimde bir bira bardağı, bir şarap kadehi, bir şişe, bir kaşık ve bir de çizme gizli. bulabilir misiniz?</Page><Page Number="310">310  açıklama: görsel yanılsamalar algılama özelliklerine dayanıyorlar. bunların en önemlilerinden biri görüntüleri bütün olarak algılamamız, ayrıntılarını ise daha sonra, ancak onlara odaklanıldığında görmemiz. bulmacacılar da buna dayanarak resmin içine ilk başta görülmeyen şekiller yerleştiriyorlar, onları bulmak için biraz uğraşmak gerekiyor. yukardaki resmi pınar alsaç hazırladı.   görüntülerin bütün olarak algılanması kimi küçük ama önemli ayrıntıların gözden kaçırılmasına yol açabiliyor. onun için suç işlenen bir yerde araştırma yapan polis hafiyeleri (dedektifler) ilk bakışta göze çarpmayan ipuçlarını bulabilmek için tekrar tekrar oraya gidip en ince ayrıntıları bile görmek için, ünlü sherlock holmes gibi, büyüteç kullanıyorlar, hatta oradan topladıkları örnekleri daha iyi çözümleyebilmek (analiz edebilmek) için özel donanımlı işliklerine (laboratuarlarına) götürüyorlar. kolay iş değil yani...</Page><Page Number="311">311   olanaksız şişeler  görsel yanılsamaların kimi zaman bulmacalar biçiminde hazırlandığını söyledik. bunlara baktığımızda onların nasıl kurulduğunu ve çözümlerinin ne olduğunu anlamak kolay olmuyor. çoğu kez oldukça yalın açıklamaları olmasına karşın ilk bakışta olanaksızmış gibi gözüküyorlar. bunun nedeni beynimizin onları bildiği, tanıdığı, daha önce algılamış olup belleğine yerleştirdiği görüntülerin özelliğiyle karşılaştırıp yorumlamaya çalışması. bunun ayırdında olan bulmacacılar da bulmacalarını bizi alıştığımız yönde düşünmeye yöneltecek biçimde hazırlıyor, bizi yanıltarak işimizi güçleştiriyorlar.   çok çeşitli bulmaca var ama bunların “olanaksız şişeler” adını taşıyan türü özellikle görsel algılamaya seslenmesi nedeniyle ilginç. onları hazırlayanlar bu nesnelere bakarak onların şişe içine nasıl girmiş olduğunu bulmamızı istiyorlar. çoğu kez de, tıpkı sihirbazların sırlarını açıklamadıkları gibi, çözümlerini vermiyorlar. aşağıdaki ilk üç olanaksız şişeyi harry eng hazırlamış. dilerseniz üstünde düşünün, ya da benzerlerini yapmaya çalışın...</Page><Page Number="312">312   derinlik yanılsaması  aşağıdaki resimde görülen kırmızı ya da sarı otobüs resimlerinden bir çiftini kopyalayıp kesin. sonra onlardan birini büyük resimde görülen yolun üstüne yerleştirin, öyle ki, resimdeki a harfini kapatacak biçimde olsun, yani otobüs yolun ortasında uygun bir yerdeymiş gibi gözüksün.   sonra öteki resmi bu kez resmin sol alt köşesindeki b harfini kapatacak biçimde yerleştirin. yanılsamayı hemen gözleyeceksiniz. iki otobüs resminin de aynı büyüklükte olmasına karşın b noktasına konan a üstüne yerleştirilenden daha küçükmüş gibi algılanıyor. bu düzenlemeyi başka birine gösterip hangi otobüsün daha büyük olduğunu sorduğunuz zaman hiç düşünmeden a harfi üstünde olanın daha büyük olduğunu söyleyecek, siz her iki otobüsün de aynı büyüklükte olduğunu söylediğiniz zaman şaşacaktır.   açıklama: bu yanılsama derinlik algılamasına bağlı olarak oluşuyor. bizden uzakta olan nesnelerin görüntülerinin küçüldüğünü biliyoruz. yolun oluşturduğu derinlikçizim (perspektif) etkisi bize a noktasındaki otobüsü daha büyükmüş gibi algılatıyor. çevresinin uygunluğu da onun doğru bir bağlam içinde olduğu izilenimini veriyor ve biz orada gerçek bir otobüs varmış gibi düşünüyoruz, onun da büyük olduğunu biliyoruz. oysa bütün bunlar b noktasındaki otobüs görüntüsü için geçerli değil, bu nedenle onu yol ortasında duran bir oyuncakmış gibi daha küçük olarak algılamaktan kendimizi alamıyoruz.     çeşitleme: bu deneyi derinlik gösteren her hangi bir başka büyük resim ve aynı nesneyi gösteren başka iki küçük resimle yineleyebilirsiniz. ayrıca küçük resimlerin yerlerini değiştirerek yanılsamanın bu durumda da sürdüğünü gözleyebilirsiniz. küçük resimlerin yerine birbirlerinden farklı büyüklükte resimler koyun bakalım ne oluyor?</Page><Page Number="313">313   at mı, eşek mi?  kim nasıl düşünürse düşünsün, atlar da eşekler de hem sevimli hem yararlı hayvanlar. çoğu kez de birbirinin yerini tutarlar. aşağıdaki, bu biçimde bir araya geldikleri zaman bir eşek görüntüsü veren, şekilleri kopyaladıktan sonra dikkatlice kesin. sonra bu parçaları yeniden öyle birleştirin ki, ortaya bir at görüntüsü çıksın.     açıklama: bu bir bulmaca, hazırlayan da daha önce andığımız samuel loyd. çözümü için bir ipucu verelim: konumuzun görsel yanılsamalar olduğunu unutmadan bu bulmacayı çözmeye çalışmalısınız. bulmacının sürpriz çözümü ise bu kitabın içinde bir yerde bulunmayı bekliyor.</Page><Page Number="314">314   kinegram  saydam bir kağıt (asetat kağıdı) üstüne aşağıdaki çizgilerin fotokopisini çekin. bunları kendiniz çizerek de hazırlayabilirsiniz ama günümüzde fotokopi makinaları aralarında saydam kağıtlar da olmak üzere pek çok ortam üstüne görüntü alabiliyorlar.   sonra bu çizgileri renkli resmin üstüne koyup onu aşağı yukarı kaydırın. hem saydam üstündeki çizgilerin, hem de resmin durağan olmasına karşın siz kağıdı kaydırdıkça deviniyormuş gibi gözüken görüntüler elde edeceksiniz. kinegramınız hazır demektir.</Page><Page Number="315">315                                                  açıklama: bu durum tül perde (moire) etkisine benzer bir nedenle oluşuyor. o da saydam bir ortam üstünde yer alan iki örüntünün birbiri üstünden kaydırılmasıyla ortaya çıkan sanal görüntülere dayanıyor. eğer saydamlardan birine bir devinim verilirse sanal görüntüler her sefer değişerek görüntüye devinim kazandırmış gibi bir izlenim oluşturuyorlar.   çeşitleme: bu yanılsama berber direği yanılsamasına da benziyor. orada kaydırma yalnız yatay ve düşey olarak yapılırken tül perde etkisinde döndürme işlemi de uygulanıyor. buradaki görüntüleri aldığımız keith enevoldsen'in internetteki think zone (düşünme bölgesi) başlıklı sayfasında saydam üstüne getirilebilecek başka örüntüler de verilmiş. bunları deneyebilirsiniz. ayrıca kendi hazırlayacağınız örüntü ve resimlerle de benzer deneyler yapabilirsiniz. eğer bilgisayarınız varsa enevoldsen’in sayfasındaki resim ve örüntüleri kopyalayıp bu işlemini orada da yapabilirsiniz. yatay çizgileri düşey duruma getirip renkli görüntü üstüne koyun bakalım, ne sonuç elde edeceksiniz.   ek bilgi: optik sanat (op art) ve devingen sanat (kinetik art) sanatçıları bu yolla oluşturulan görüntüler üstünde çalışmışlar, yapıtlar üretmişler. bunlardan biri de macar kökenli victor vasarely. kitaplarında kendisinin hazırlamış olduğu saydamlar verilmiş, okuyuculardan bunları birbiri üstünde kaydırarak, çevirerek onun ürettiği örüntülerle yeni görüntüler elde etmeleri isteniyor.</Page><Page Number="316">316  bu tür görüntüler ışıklı panolar aracılığıyla eğitim ve tanıtmaca alanlarında da kullanılıyor. eğer yukardaki işlemi aşağıdaki harflerin üstünde yinelerseniz onların bir yanıp bir sönüyormuş (ya da bir gözüküp bir kayboluyormuş) gibi gözüktüğünü göreceksiniz.   benzer görüntüleri gerçek yaşamda da gözlemek olası. örneğin merdiven, balkon ya da bahçe korkuluk ve parmaklıkları da arkalarında uygun bir zemin olunca tül perde ya da kinegram etkilerine benzer görüntüler oluşturur. bunları gözleyip belgeleyebilirsiniz.                          ek bilgi 2: marsık kitap adlı yayınevi colin ord tarafından hazırlanan bir kinegram kitabı yayınlamış. onda kinegramların hazırlanışına ilişkin bilgi de var.  bir ipucu: günlük yaşamda kullandığımız kimi araçlar da beklenmedik tül perde ve bahçe parmaklığı etkileri yaratabiliyorlar. tarak, elek, kevgir, süzgeç gibileri düşünün. bunlar üst üste getirilir ya da aralarından bakılırsa nasıl bir görüntü oluşturuyorlar? görsel yanılsamaları oluşturmak için karmaşık düzenekler kurmaya gerek yok, kimi zaman el altındaki nesneler de aynı işi görebiliyorlar.   ek bilgi 3: amerikalı yazar rufus butler seder’in de kinegram kitapları var. ayrıca kendi yöntemiyle hazırladığı kutlama kartları bulunuyor. o bunları ingilizce taramak anlamına gelen “scan” sözcüğü ile canlandırmak anlamına gelen “animation” sözcüklerinden türettiği “scanimation” adıyla anıyor.</Page><Page Number="317">317   küplü bir bulmaca daha  bu çalışmanın çeşitli yerlerinde görsel yanılsamaların bulmacacılar tarafından sevilerek kullanıldığını anlattık. bunun nedeni onların insan algılarını şaşırtmaları, yanıltmaları. görsel yanılsamaları doğrudan kullanmayan nitelikteki bulmacalarda bile onlardan yararlanıldığı oluyor.   şimdi söyleyin bakalım, aşağıda kaç küp var? ama dikkatli sayın. eğer her saydığınızda farklı bir sayı çıktıysa hiç şaşırmayın. çünkü buradaki şekli iki türlü algılamak olası, birinde dışa bakan küpler ötekinde içe bakıyorlar. onları sayarken de görüntüleri birbirine karıştığından kimi zaman bir eksik, kimi zaman da bir fazla küp sayıyoruz.                    açıklama: küplerin bir öyle bir böyle görünme özelliğini pek çok kimse gözlemiştir. ondan ilk kez 1832’de isviçreli kristalbilimci louis albert necker (1786-1861) söz etmiş olduğu için bu yanılsama onun adıyla da anılıyor. necker kübü aslında tek çizgilerden oluşan izometrik bir görüntü. öyle olduğu için de hangi yanının önde, hangi yanının arkada olduğunu kestirmek kolay olmuyor. bu da ona ikili ya da kararsız görünümlü bir görsel yanılsama olma özelliğini kazandırıyor.   çeşitleme: bu kübün bir başka görüntüsü de gene bir bulmaca gibi sunulmuş. burada bir köşesi çıkarılmış bir küp mü görüyorsunuz, yoksa bir odanın köşesinde duran bir küp mü? aklınızdan hangisini geçirirseniz onu gördüğünüzü farkedeceksiniz. bu da beynimizin bir özelliği, kimi şeyleri bizim görmek istediğimiz gibi algılıyor. şöyle de söyleyebiliriz: burada olduğu gibi derinliğe ilişkin ipuçları bulunmadığı zaman beynimiz bunları yerine koymaya çalışıyor, iki yorum arasında gidip gelerek hangisinde karar kılacağına karar veremiyor.   bütün bunlardan sonra söyleyin bakalım, aşağıdaki şekilde görülen a harfi 1 numaralı kübün mü yoksa 2 numaralı kübün mü yanıda yer alıyor?</Page><Page Number="318">318   masa üstü ames odası  bir sonraki sayfada bulunan resmi kopyalayıp kesin. x imi ile belirtilmiş pencere, tavan ve gözetleme deliklerini de oyarak çıkarın. resmi ve yapıştırma parçalarını düzgün biçimde katlayın, sonra da yapıştırma parçalarını tutkallayıp “a” a’nın arkasına, “b” b’nin arkasına gelecek biçimde yapıştırın.   tamamladığınızda yandaki fotoğrafa benzeyen, bir duvarında gözetleme deliği olan, üstü açık ve yamuk biçimli bir oda maketi elde edeceksiniz. masa üstü ames odanız hazır demektir.   şimdi, onun içine aynı boyda iki küçük nesne yerleştirerek tek gözünüzle gözetleme deliğinden içeri bakın. böyle baktığınızda oda yamuk olarak değil, düz, yani dikdörtgenlerden oluşan bir oda gibi gözükecek. size yakın köşesine koyacağınız nesnenin uzak köşesine koyduğunuzdan daha büyük gözüktüğünü göreceksiniz. (gerekiyorsa gözetleme deliğini biraz büyütün.)   açıklama: ames odası derinlik algılamasında oluşan bir yanılsamayı göstermek amacıyla yapılmış. gözetleme deliğinden bakıldığında odanın yamukluğu anlaşılmıyor, çünkü duvar, pencere, yer karoları gibi oda bölümleri düzmüş gibi algılanıyorlar. tek gözle de baktığımız için derinliğine ilişkin başka bir duyum alamıyoruz. odanın köşelerine yerleştirilen aynı boydaki nesnelerden biri yakında biri de uzakta olduğu için biri daha büyük öteki de daha küçükmüş gibi algılanıyor, bu da odanın yanıltıcı görüntüsüyle bir çelişki oluşturuyor.                    not:: nesnelerin yerlerini değiştirdiğiniz zaman küçük olan büyümüş, büyük olan da küçülmüş gibi bir etki uyandıracaktır. yapacağınız maket ne kadar büyük olursa uyandıracağı etki de o kadar fazla olacaktır. onun için modelin resmini ne kadar büyütürseniz o kadar iyi sonuç alırsınız. karton kullanırsanız daha da sağlam olur. model resmini kesmeden önce boyayabilirsiniz.</Page><Page Number="319">319</Page><Page Number="320">320   iki masa yanılsaması  aşağıda resimleri görülen masalardan birinin üstüne eskiz kağıdı gibi yarı saydam bir kağıt koyup masanın tablasını oluşturan paralelkenarın resmini çizin. sonra da bunu öteki masanın üstüne yerleştirin. her iki masa tablasının da aynı büyüklükte ve şekilde olduğunu göreceksiniz.       açıklama: derinlik algılamasının bu yanılsamaya yol açtığı düşünülüyor. masaların farklı derinlikçizimleri (perspektifleri) onların üstündeki tablaların da farklı boyutlarda olduğu izlenimini uyandırıyor.   ek bilgi: bu yanılsama ilk kez amerikalı davranış bilimcisi roger newland shepard (1929) tarafından incelenip 1981’de yayınlandığı için onun adıyla da anılıyor. aşağıda onun akiyoşi kitaoka tarafından hazırlanmış bir çeşitlemesi daha yer alıyor.</Page><Page Number="321">321</Page><Page Number="322">322   cep sineması  denememiş olan azdır, hani okul defterinin köşesine çöp adamlar yapar da sonra sayfaları parmaklarınızla hızlıca çevirirsiniz. işte şimdi onun biraz gelişmişinin yapılışını anlatacağız.   bunun için önce bir sonraki sayfadaki resimleri kopyalayıp teker teker kesin. bunu yaparken resimleri eşit boyda kesmeye özen gösterin.   sonra dar yanında sarmal cilt teli bulunan küçük bir defter alıp bu resimleri sırasıyla onun sayfalarına yapıştırın. bunu yaparken sayfaların iki yanında tutma payı bırakmayı ve resimlerin birer yanının aynı çizgi üstünde olmasına dikkat edin. cep sinemanız hazır demektir. defterin sayfalarını hızla çevirerek devinim yanılsamasını oluşturabilirsiniz.   açıklama: daha önce de belirttiğimiz gibi, beynimiz gözlere hızla birbiri ardına gelen durağan görüntüleri bir devinim algılıyormuş gibi yorumlar.   çeşitleme: doğal olarak resimleri elle çizerek de hazırlamak olası. fotoğraf makinanız, dijital kameranız varsa birbirini izleyen görüntüler çekerek onları da bu amaçla kullanabilirsiniz.   ek bilgi: bu tür yapılmış küçük kitapçıklar da oluyor. “folioscope” adıyla türkiye’de hazırlanan böyle bir dizi var. kapaklarının içinde, “..flipbook – 19. yüzyılın ortalarında ‘kinetograph’ adıyla ortaya çıkan flipbook, sayfaların hızla çevrilmesi ile hareket illüzyonu yaratan küçük kitaptır. sinemanın ortaya çıkmasında önemli rol oynayan flipbook, almanya’da “daumenkino” (başparmak sineması), fransa’da “feuilletoscope”, ingiltere’de “flick-book”, amerika’da da “flipbook” olarak bilinir..”, diye bir bilgi yer alıyor. kaynaklar ilk flipbook patentinin 1868’de john barns linnet’ye verildiğini belirtiyorlar.   ek bilgi 2: atıyla engel aşan adam resimlerini ingiliz fotoğrafçısı eadweard j. muybridge çekmiş. bir arkadaşının girdiği bahis üzerine onun savını kanıtlamak amacıyla 1872-1878 yılları arasında çeşitli deneyler yapmış, bu tür birbirini izleyen karelerden oluşan pek çok fotoğrafı bulunuyor. daha sonra bunların bir bölümünü gösteri amacıyla kendi geliştirdiği “zoopraxiscope” adlı araçla canlandırılmış olarak izleyicilere sunduğu biliniyor.   ek bilgi 3: batı ülkelerinde bu tür resimleri art arda gösteren aygıtlar da yapılmış. bunların mutoskop (mutoscope) adlı olanı 1895’de amerikalı mühendis ve buluşçu herman casler (1867-1939) tarafından geliştirilmiş.</Page><Page Number="323">323</Page><Page Number="324">324   sevimli köpecik  kimi köpekler korkutucu olurlar ama genellikle sevimli yaratıklardır. burada modelini verdiğimiz ise bir görsel yanılsama köpeciği. eğer biraz uğraşıp yaparsanız çok keyifli bir sonuç alacağınızı söyleyebiliriz.   bir sonraki sayfada bulunan sevimli köpecik görüntüsünü kopyalayıp dikkatlice kesin. sonra da üstünde belirtildiği gibi katlayıp yandaki şekillerde görüldüğü gibi yapıştırın. bunu yaparken bir noktaya dikkat etmeniz gerekiyor: şekilde görülen c, d ve e parçaları uygun bir biçimde oyulup katlandıktan sonra çene gibi gözüken bölümün arka yüzüne yapıştırılacak. bunları yaptıktan sonra köpeciğiniz hazır demektir.   bu biraz garip görünümlü bir köpecik, yüzü çukur. ama kulak asmayın, yanlış bir iş yapmadınız, çünkü asıl özelliği burada.   sevimli köpecik modelini göz hizasında bir yere koyun. sonra ondan biraz uzaklaşın, bir gözünüzü kapatıp köpeciğin gözlerine bakarak çevresinde dolanın. ya da durduğunuz yerde aşağıya doğru eğilip doğrulun.   gözlerinize inanamayacaksınız. köpeciğin yerinde hiç kımıldamadan durmasına karşın siz onun çevresinde dolanır ya da eğilip doğrulurken başını sizin bulunduğunuz yere doğru döndürüyormuş gibi göründüğünü gözlediniz mi?  açıklama: söylediğimiz gibi, bitmiş köpecik modelinin yüzü içe doğru çökük. tek gözle ona baktığımızda onun çukur mu çıkıntı mı olduğunu farkedemiyoruz, çünkü derinlik algılaması için iki göze gereksinim var. deneyimlerimizden canlı varlıkların yüzünün dışa doğru çıkıntılı olduğunu bildiğimiz için beynimiz onu öyleymiş gibi yorumluyor. ileri geri gittiğimizde bakış açımız değişiyor, onun için de köpeciği başını bize doğru döndürüyormuş gibi algılıyoruz.   ışık koşulları parlama ya da gölge yaparak derinlik duyumunu etkilerse bu yanılsama beklenen sonucu vermeyebilir, yani köpeciğin yüzünün çukur olduğu anlaşılır. onun için bu deneyi yaparken onun gün ışığı gibi bağdaşık (homojen) bir ışık altında olmasına özen göstermekte yarar var.</Page><Page Number="325">325</Page><Page Number="326">326  ek bilgi ı: bu model jerry andrus’un (1919-2007) yazar martin gardner adına 1998’de düzenlenen toplantıların üçüncüsü için hazırladığı bir modelden esinlenerek geliştirilmiş, adı da mavi ejder. biz onu aslını bozmadan yeniden çizdik, öyle sevimli oldu ki, adını da ona uygun olarak değiştirdik. çok yönlü bir kişi olan andrus, yaşamını görsel yanılsamalara adamış biri, özellikle olanaksız nesnelerin üç boyutlu modellerini yapmasıyla tanınıyor. bu konularda gösteriler düzenlemiş, konuşmalar yapmış, kitaplar yazmış.   andrus “..sizi aldatabiliyorum çünkü bir insansınız..”, diyor. “..harika bir beyniniz var ve benimkinden çok farklı bir biçimde çalışmıyor. kandırıldığı zaman beyinlerimiz bir yanlış yapmıyor, yalnızca doğru bir nedenden yanlış bir sonuca varıyor, o kadar..”   aşağıda onun görsel yanılsamalarla ilgili bir iki çalışması yer alıyor.                          ek bilgi ıı: sevimli köpecik yanılsamasına benzer bir yanılsamayı da amerikalı ressam ve yontucu roy lichtenstein (1923-1997) kurmuş. onun yapıtı bir ev görünümünde. bu ev birbirine belli bir açıyla bitişen iki boyutlu alüminyum levhalardan oluşuyor, üstleri de bir ev görünümü verecek biçimde boyanmış. uygun bir açıdan bakıldığı zaman sıradan bir ev gibi gözüküyor.   küçük bir tepe üstünde duran bu evin çevresinde dolaşıldığı zaman o da sanki kendi çevresinde dönüyor ve dış yüzünü hep bakana çeviriyormuş gibi görünüyor. tıpkı köpecik yanılsamasında olduğu gibi. çünkü evin dış yüzünün görüntüsü panoların birbirine bakan iç yüzlerine yapılmış. biz evleri üç boyutlu nesneler olarak algılamaya alıştığımız için bunları bir yapının dış yüzleriymiş gibi algılıyoruz, çevresinde dolandığımız zaman da bu görüntü derinlik algılaması nedeniyle sanki dönüyormuş gibi gözüküyor. derken öyle bir noktaya geliniyor ki, yandan algılandığında iki boyutlu levhalar üstünde bir resim olduğu anlaşılıyor. görsel yanılsama da yapacağı etkiyi yapmış olarak sona eriyor.   bu yapıt 1996-1998 yılları arasında washington’da bulunan national gallery of art’da (ulusal sanat galerisinde sergilenmiş. onlara verilen numaralardan lichtenstein’ın benzer biçimde sergilenmek üzere başka evler de yaptığı anlaşılıyor. bunlardan biri new york’daki metropolitan museum of art’ın (büyükkent sanat müzesinin) çatısındaki bahçeye kurulmuş. en çekici yanlarından biri onun önünde fotoğraf çektirmek...</Page><Page Number="327">327                      sihirli aynalar  nuran şener çocuklar için bir elişleri derlemesi hazırlamış. yirmi yıl önce yayınlanmış olan bu kitapta yapılabilecek çok sayıdaki ilginç el işi ve oyuncaklardan biri de bir görsel yanılsamaya dayanıyor. onu olduğu gibi buraya alıyoruz.   “..büyükçe bir mukavva kutu alın. şeker kutusu, ayakkabı kutusu veya üstü kapaklı herhangi bir kutu da bu işi görür. iki tane de ufak ayna lazım. bunlardan birinin tam ortasının aynasını (yani arkasındaki sırı) kazıyarak ufak bir delik açın. şimdi bunları kutunun iki kenarına karşılıklı olarak yerleştirin. sonra iyice yapıştırın ki, yerlerinden oynamasınlar. (sırını) kazıdığınız aynanın bulunduğu tarafa ufak bir delik açın.   oyuncakçı dükkanından bir kurşun asker alın. ve bunu da altından, şekil 3’deki gibi kutunun aynasız kenarlarından birinin ortasına yapıştırın.   şimdi şekil 3’e bakalım. kutunun kapağını noktalarla işaretlenmiş yerden kesin. bu içeriye ışığın girmesine yarar.   kutuyu kapatın, noktalı yerleri keserek açtığınız kapağı hafifçe kaldırın. sonra da resimdeki çocuk gibi gözünüzü ufak deliğe dayayın. gördüğünüz manzara hem sizi çok şaşırtacak, hem de çok hoşunuza gidecek. çünkü koyduğunuz bir asker yerine aynada tek sıra olmuş bir tabur karşınıza çıkacak.   tabii burada askerden başka şeyler de kullanabilirsiniz. örneğin kartondan kestiğiniz insan, hayvan, çiçek resimleri. yalnız bunları alt taraflarından kutuya yapıştırmayı unutmayın.   resim olarak ne seçerseniz seçin bu sihirli oyun devam edecektir.   belki bunun sebebini merak ettiniz. bir fizik kuralına dayanır: paralel aynalar sonsuz görüntü verirler..”   bu anlatıma eklenecek bir şey yok. bu tür yanılsamalara “droste etkisi” de dendiğine daha önceki bölümlerde değinmiştik.</Page><Page Number="328">328   olanaksız bir figür çizmek  olanaksız figürler görsel yanılsamaların en ilginç türlerinden biri. burada böyle bir figürün nasıl yapılacağını gösteren bir anlatıma yer veriyoruz.   üstte görülen ve bir altta planı verilmiş dama tahtasına yukardan çapraz bakılıyormuş gibi gözüken ızgarayı hazırlayın. bu tür ızgaralar koşut iz düşüm (paralel projeksiyon) çizimleri oluşturmak amacıyla da kullanılıyorlar.   daha sonra onun üstüne yandaki ilk resimde görüldüğü gibi iki kolon ve bir kirişten oluşan basit bir kapı yerleştirin. bu şekil hem doğru gözükür hem de onu gerçekleştirme olanağı vardır.   bir sonraki aşamada ise sağdaki kolonun tabanını bir üstteki karenin üstüne gelecek gibi değiştirin. ilk olanaksız figürünüzü elde etmiş olacaksınız.   benzer biçimde kolon tabanını sonraki karelerin üstüne gelecek biçimde düzenlerseniz daha abartılı olanaksız figürler ortaya çıkacaktır.   açıklama: kullandığımız ızgara bir bakış açısından düz ve tek bir düzlemmiş gibi algılanıyor. ama aynı görüntü başka bir açıdan aralarında yükseklik farkı varmış duygusu uyandıran iki ya da daha fazla düzlemden oluşuyormuş gibi de gözükebiliyor. onun üstüne getirilen ve uygun bir biçimde kaydırılan figür bölümleri, her iki durumun aynı zamanda algılanmasına yol açarak, derinlikçizim bakımından olabilirmiş gibi gözükmesine karşın üç boyutlu olarak gerçekleştirilmesi olanaksız bir görüntü ortaya çıkarıyorlar.   çeşitleme:  bu yöntemi uygulayarak daha karmaşık olanaksız figürler oluşturabilirsiniz. bunu yaparken bütün çizgilerin kapanması gerektiğine ilişkin teknik resim çizme kuralını unutmamalısınız. bu yöntemi bruno ernst kitabında anlatmış. soldaki resmi de ukraynalı sanatçı lybov nikolayeva (nikol) yapmış.</Page><Page Number="329">329   başka bir olanaksız figür oluşturmak  şimdi de başka bir olanaksız figür yapalım. bunun için bir kağıda eşit aralıklarla altı çizgi çizerek işe başlıyoruz.   sonra her hangi bir başka kağıt parçasıyla bunların alt bölümünü kapatıyor ve...  ...çizgilerin üstüne daireler getiriyoruz, öyle ki, bunlar bir kemer gibi görünüyorlar.   bir sonraki aşamada kağıtla çizgilerin üst bölümünü kapatıyoruz...  ...bu kez de çizgilerin altına birer elips ile dikdörtgen çiziyoruz, öyle ki, bunlar sütun altlıkları gibi gözüküyorlar.   ondan sonra da kağıdı kaldırıyoruz. olanaksız figürümüz tamamlandı.   açıklama: gözün ağ katmanı üstüne iki boyutlu olarak düşen çizimleri beyin üç boyutlu görüntüler gibi yorumlayabileceğini düşünüyor, çünkü bunu öğrenmiş. onun için altı kapalı çizimlerde iki kolon tarafından taşınan bir kemer, üstü kapalı çizimlerde de üç tane sütun algılamakta zorlanmıyor. ama örtü kağıdı kaldırılıp çizimler birleşince ortaya çıkan figürü nasıl yorumlayacağını bilemiyor, onu hem öyle hem böyle görerek kararsız kalıyor. böyle bir figürü üç boyutlu bir nesne olarak gerçekleştirmek olanaksız.   çeşitleme: buna benzer başka olanaksız nesneler bulup bulamayacağınızı araştırabilirsiniz. örneğin kemer yerine bir kiriş gelebilir. başka nesnelerin görüntüsünü onun üstüne getirerek yanılsama etkisini pekiştirmek de olası.   bu yöntem değişik durumlara uyarlanarak ilginç görüntüler elde edilebiyilor. aşağıdaki örneği j.c. duffy hazırlamış.</Page><Page Number="330">330   olanaksız denge   bu deney için ağzı geniş ve kalınca bir bardağa, bir çatala, bir kaşığa ve bir kürdan ya da kibrit çöpüne gereksiniminiz olacak.   önce çatal ile kaşığı birbirlerini sıkıca tutacak biçimde uç uca geçirin. kibrit çöpünü de çatal ile kaşığın arasındaki bir noktada çatalın deliklerinden birine sokun.   şimdi işin zor yerine geldik. kibrit çöpünü bardağın ağzı üstüne koyarak birbirine geçmiş çatal ile kaşığı bardağın kenarında dengeleyin. kibrit çöpünü biraz ileri biraz geri, ya da biraz sağa sola oynatarak tam denge durumunu buldurabilirsiniz.   çatal ile kaşığın bardağın dışında bulunmalarına karşın, yer çekimine meydan okurcasına, dengede durduğunu göreceksiniz.   açıklama: nesnelerin dengede durması ağırlık merkezlerinin tam altından desteklenmelerine bağlı. düzgün şekillerde bu merkez genellikle onların ortasında bir yerde bulunuyor. iki yana doğru kanat gibi açılan biçimlerde ise bu merkez bakışım ekseni üstünde ama nesnelerin dışında bir yerde oluyor. çatal ile kaşık birleştirilince ortak ağırlık noktaları ikisinin de dışına, kibrit çöpünün üstündeki bir noktaya kayıyor. o noktayı bulup bardağın kenarına koyduğumuz zaman da desteklenmeden boşlukta duruyormuş gibi gözüküyorlar.   çeşitleme: kibrit çöpü ya da kürdanı ağırlık noktasının bulunduğu yere çok yakın bir yerden kırıp yeniden bardağın kenarına koyarsanız da çatalla kaşığın dengede durduğunu göreceksiniz. hatta bu düzeneği bir masanın köşesi gibi sivri uçlu başka bir nesne üstünde dengede tutma olanağı bile var.   aynı deneyi iki çatal ya da plastik çatal-kaşıklarla da yapabilirsiniz. kibrit çöpü ya da kürdan yerine para gibi başka nesneler de kullanılabilir.   kibrit çöpü ya da kürdanı iki uçundan yakarsanız daha da etkili bir görünüm elde edebilirsiniz. ateşle oynamak tehlikeli olabilir, onun için bunu yapacaksanız dikkatli olmanız gerekir. bardağın içinde alkollü bir içki olmamasına özen göstermelisiniz.   not: bu numarayı başkalarına göstermeden önce bir kaç kez deneyip öğrenmenizde yarar var. her çatal-kaşık bu iş için uygun olmayabileceği gibi bardağın kenarı ile kürdanın yuvarlak oluşları da denge durumunu bulmayı zorlaştırabilir. bardağın da çatal ile kaşığın ağırlığını karşılayabilecek kadar ağır olması gerekir. olmazsa içine yarıya kadar su koyabilirsiniz.   ek bilgi: denge durumu pek çok şeyde önem taşıyor. onu iki biçimde algılıyoruz. biri kendi denge durumumuz. kulaklarımızın iç bölümlerinde dengede durup durmadığımızı algılayan organlar var. ikincisi ise başka nesnelerin denge durumu, bunu da gözlerimizle algılıyoruz, belleğimizdeki bilgilerle karşılaştırdıktan sonra öyle mi değil mi, karar veriyoruz. yukardaki deneyde çatal ile kaşık bardağın dışında duruyormuş gibi gözüktüğü için gözümüzü yanıltıyor, olanaksız bir denge durumuyla karşı karşıyaymış gibi bir duygu edinmemize yol açıyor.   bizim ağırlık noktamız bedenimizin ortasında yer alıyor. dik durduğumuz zaman da altından desteklenmiş oluyor. hafif yana ya da öne eğik durmaya çalışırsak yer değiştirip</Page><Page Number="331">331  bir bir süre sonra bedenimizin dışında bir yere kayıyor, orada desteklenmediği için de dengemizi yitiriyoruz.   yürümek için de ağırlık noktamızı hafifçe öne kaydıracak biçimde eğiliyoruz, tam dengemiz bozulacağı sırada bacağımızı ileri atarak onu yeniden destekliyoruz. rampa ya da tepe yamacı gibi eğimli yerlerde yürürken dengemizi sağlamak amacıyla bedenimizi öne ya da arkaya doğru eğik tutmak zorunda kalıyoruz. onun için rampalardan inip çıkmak rahat olurmuş gibi gözükmesine karşın merdivenlerden inip çıkmaya göre daha yorucu oluyor.   ek bilgi 2: leonard de vries türkçeye çevrilmiş kitabında bu denge deneyinin çatal-bıçak-kaşık ile üçlü bir çeşitlemesini vermiş.                                   not: eğer çatallarınızın birleştirme işleminde eğilip bükülmelerini istemiyorsanız iki çatalı bir mantara batırarak kullanmak da işe yarar, aklınızda olsun.</Page><Page Number="332">332   bir başka denge durumu  burada çok basit bir sorumuz var: alüminyum bir kola ya da meyve suyu kutusunu kenarı üstünde durdurabilir misiniz? bunu çok kolayca deneyebilirsiniz.   olanaksız gibi mi gözüküyor? o zaman bir ipucu verelim. kutuyu yarı yarıya boşaltmaya ne dersiniz? o zaman oluyor, değil mi? (kutunun dolu mu boş mu olması gerektiğini söylememiştik ki!..)   açıklama: aslında bu da bir görsel yanılsama değil ama görsel yanı güçlü bir fizik deneyi. kutu tam dolu ya da boş olduğu zaman kenarı üstünde duramıyor, çünkü ağırlık merkezi kutunun dışında kalıyor, alttan desteklenmediği için de devriliyor. oysa yarı yarıya doluyken içinde bulunan sıvının ağırlık merkezi ile kutunun ağırlık merkezi birbirlerini dengeleyecek biçimde tam kutunun kenar noktası üstüne geliyor, oradan desteklendiğinde dengede durabiliyor. bu da ona bakıldığında görsel olarak olanaksız bir denge durumuymuş gibi algılanıyor.   ek bilgi: italya’nın piza kentindeki ünlü kule de (italyanca adı: torre pendente di pisa) benzer bir biçimde duruyor. toplam 8 katı olan ortalama 56 m yüksekliğindeki kulenin yapımına 1173 yılında başlanmış. işlevi de yanındaki katedralin serbest duran kampanilesi, yani çan kulesi.   eskiden yapılar yapılırken üstünde duracakları zeminin taşıyıcı özellikleri fazla araştırılmaz, hatta temelleri bile çok derin yapılmazmış. zemin biraz düzeltilip, belki “oturmalık” adı verilen bir taban yapıldıktan sonra yapı gövdesinin kurulmasına başlanırmış. yapı yükselip ağırlığı arttıkça üstünde durduğu zemini sıkıştırıyor. eğer taşıyıcı zeminde yumuşaklık sertlik farklılıkları varsa bu özellikle büyük yapılarda farklı oturmalara yol açıyor. yapıda da eğilme, kayma, çatlamalar oluşuyor. bu istenmeyen bir durum çünkü yıkılma tehlikesi bile yaratabiliyor. onun için cami, kilise gibi kimi büyük yapılar yapılırken mimarlar onun gövdesini bitirdikten sonra yapım işlerine bir süre ara verirlermiş. bu onların üstünde durdukları zemin sıkışıp yapının gömülmesi duruncaya kadar sürer, ondan sonra çatısının örtülmesine geçilirmiş. piza kulesi ağırlık merkezi yıkılmasına neden olacak kadar kaymamış olduğu için ayakta durabiliyor.   ek bilgi 2: türk yapı sanatçılarının yapılarda oluşabilecek oturmaları gözlemek amacıyla kullandıkları ilginç bir ayrıntı var. kimi osmanlı camilerinde ya mihrabın ya da bir girişin yanında yuvalar içine yerleştirilmiş küçük sütunçeler oluyor. yük taşımadıkları için ince yapılan bu öğeler süslemeci amaçlarla kullanılıyorlar. onları elle düşey eksenleri çevresinde döndürmek olası. eğer bunlar yuvaları içinde sıkışır, döndürülmeleri zorlaşıp olanaksızlaşırsa, yapıda oturmalar olduğu anlaşılıyor. bu tür ayrıntılar onları gerçekleştiren yapı sanatçılarının yapıtlarına gösterdikleri özen ve ilginin bir kanıtı olduğu kadar onların sahip oldukları bilgi ve becerinin de bir belirtisi. aralarında yüzyıllar sonra hala kusursuz dönenleri olduğunu bilmek insanı şaşırtıyor.</Page><Page Number="333">333</Page><Page Number="334">334   hamurdan görsel yanılsama  bir parça oyun hamuru alın. bunun hazır olanlarından bulamıyorsanız kendiniz de kolayca yapabilirsiniz. nuran şener kitabında bunun nasıl olacağını şöyle anlatıyor: “..bir fincan sıcak suya iki fincan iri tuz koyup kaynatın. başka bir kapta, bir fincan nişastayı soğuk suda eritin. bunun üstüne sıcak tuzlu suyu katın. koyulup berraklaşıncaya kadar karıştırın. sonra bunu yağlı kağıt üstüne dökün ve soğumasını bekleyin..”   bir başka yöntem de bir kahve fincanı kadar beyaz tutkal alıp onu unla karıştırarak istenen yumuşaklıkta bir hamur oluşturmak. isterseniz hamurunuzu toz boya karıştırarak renklendirebilirsiniz. onu düzgün bir biçimde yassıltmak için düz bir şişe ya da kalın bir oklava (merdane) kullanabilirsiniz.    hamur kurumadan önce onunla aşağı yukarı 10 x 15 cm büyüklüğünde ve 1 cm kalınlığında düzgünce bir parça hazırlayın. ondan sonra da bulduğunuz kimi küçük nesneleri onun üst yüzüne bastırarak kalıplarını çıkartın. alttaki ilk resimde görüldüğü gibi üstünde çukur izler olan bir hamur parçası elde edeceksiniz.   şimdi işin görsel yanılsamayı oluşturma yanı geliyor. hamuru güneşli bir yere koyarak onun fotoğrafını çekin. daha sonra çektiğiniz bu resmi baş aşağı çevin ve ona öyle bakın, bakalım ne göreceksiniz. siz nesneleri hamura bastırarak onların kalıplarını çıkarmıştınız, oysa burada sanki kabartma gibi görünüyorlar, değil mi? tıpkı ikinci resimde olduğu gibi.   açıklama: ışık, özellikle de gün ışığı, yukardan gelir. biz buna alışmış olduğumuz için bunun hep böyle olacağını düşünürüz. ters döndürülmüş bir resme bakınca ondaki gölgeler bizi aldatır, çukurlukları kabartı gibi algılamamıza yol açar. bu tür resimlerin en çarpıcı örnekleri yanardağ ağızlarının resimlerinde gözlendiğinden onlara “yanardağ ağzı (ya da krater) yanılsaması” adı verilmiş.   çeşitleme: başka renkli hamurlar, daha değişik nesneler kullanarak bu deneyi yineleyebilirsiniz.</Page><Page Number="335">335   peynir dilimi  hüsamettin bey eve gelirken tüm aile bireylerinin sevdiği kaşardan koca bir tekerlek alıp gelmiş. ama akşam yemeği hazırlanırken mutfağa girdiğinde ondan bir dilim kesilip alındığını görmüş. acaba bu dilim nereye gitti diye bakınırken karısı, ayol görmedin mi, onu bir tabağa koyup sofraya götürdüm, demiş.   hüsamettin beye peynir dilimini bulması için yardım eder miydiniz? elinizdeki ipucu kendisinden bir dilim kesilmiş olan kaşar tekerleğini gösteren yandaki resim.   açıklama: görsel yanılsama oluşturan görüntülerin bulmaca biçiminde düzenlendiğinden söz etmiştik. bu da böyle bir bulmaca. kesilmiş dilimi bulmak için resmi ters çevirmek gerekiyor. o zaman aynı resim peynir dilimi bir tabağın içine konmuş gibi algılanıyor.   böyle düzenlenmiş başka resimler de var. yan çevrildikleri ya da baş aşağı döndürüldüklerinde değişik bir görüntü veriyorlar. bu tür resimler ikili görünümleriyle bir kararsızlık yaratıyor, beyin onları yorumlamakta zorluk çekiyor. dolayısıyla onlar da görsel yanılsama sayılıyor. bakın bakalım, buna benzer başka resimler bulabilecek misiniz. belki siz de bunlardan yaparsınız.   aşağıdaki çok görünümlü resimleri keith enevoldsen hazırlamış. her biri aynı çizimin iki kopyasını kullanıyor. yinelenen bir çizim ya küçültülerek, ya ters çevrilerek, ya kaydırılarak ya da yansıtılarak büyük resmin parçası durumuna getirilmiş.</Page><Page Number="336">336   görsel yanılsama boyamaca  boyama kitaplarını sever misiniz? onların arasında yalnızca boyanmak için yapılanlar değil, bilgi vermek, yani eğitici olmak için hazırlananlar da var. bir bölümü çocuklar kadar büyüklere de seslenmek üzere hazırlanıyor.   spyros horemis görsel yanılsamalardan oluşan böyle bir kitap hazırlamış. aşağıdaki resim ondan esinlenerek çizildi. dilerseniz onu büyüterek başka bir kağıda kopyalayıp boyayabilirsiniz. koichi sato’nun da benzer bir kitabı olduğu anlaşılıyor.    eğer böyle yaparsanız resminizi boyadıktan sonra kağıdı ters çevirin, arkasına da limon suyuna batırdığınız bir süngeri sürün. bunu bir gazete üstünde kurutun. böyle yaptığınızda kağıdınız yarı saydam bir duruma gelir. onu bir cama yapıştırırsanız ışık arkasından geleceği için renkleri daha parlak, canlı gözükür, resminiz de bir cam resmi (vitray) etkisi yapar. bir taşla iki kuş vurmuş olursunuz, hem renkli bir görsel yanılsamanız, hem de ilginç bir süslemeniz olur.</Page><Page Number="337">337   gizli yazı  aşağıda gördüğünüz şekildeki gizli yazının ne olduğunu bulun.     açıklama: artık deneyimli bir görsel yanılsamacı olduğunuzdan bunun ne olduğunu hemen anlamış, üst yarısına bir ayna tutarak sözcüğü bulmuşsunuzdur.   abecemizdeki kimi harfler düşey ya da yatay eksenlerine (biri de her iki eksene) göre bakışık (simetrik) oluyorlar. bu sözcükte kullanılan harflerin üst yarıları kesilip çıkarılmış, onun için onların ne olduğunu anlamak kolay olmuyor. ama hepsi yatay eksenlerine göre bakışık olduğu için üstlerine dik olarak bir ayna yerleştirilince sözcük bütünmüş gibi algılanabiliyor, dolayısıyla da gizli yazı okunabiliyor. bir eksene göre bakışık olan sözcükler birer ambigram, yani çok görünümlü olacak biçimde düzenlenmiş sözcüklerden sayılıyorlar.   çeşitleme: başka hangi harflerle buna benzer sözcükler kurulabilir? benzer biçimde düşey eksenlerine göre bakışık olan harflerle bu tür yarım sözcükler kurmayı deneyin. daha uzun sözcükler, hatta tümceler de oluşturabilirsiniz.   yeni bir bulmaca: bütün bunları yaptıktan sonra şimdi de aşağıdaki gizli sözcüğün ne olduğunu ve nasıl yazılmış olduğunu bulmaya çalışın bakalım. onun çözümünü de gene bu kitabın içinde bir yerde bulacaksınız.   ek bilgi: usta bir ambigramcı olan scott kim çeşitli sözcükleri buradaki gibi yarım olarak verir, işliğine katılan öğrencilerin bunlarda ne tür bir bakışım olduğunu bulmalarını istermiş.</Page><Page Number="338">338   aynaya bakarak yazmak  uygun bir aynayı masanızın üstüne yerleştirin. ondan sonra da yalnızca ona bakarak bir parça kağıda her hangi bir şey yazmaya çalışın.   aynı deneyi resim çizerek de yineleyin. ya da kağıdın üstüne dolanarak giden bir yol çizip yalnızca aynaya bakarak onun dışına çıkmadan bir uçunda ötekine doğru gitmeye çalışın.   bunları yapmanın hiç kolay olmadığını göreceksiniz.   açıklama: aynalar görüntüyü sağ-sol olarak değiştirir. aynaya bakarak yazdığımızda bu dönüşüm harflerin alıştığımız yönünü değiştireceğinden bizi şaşırtır, yazmak kolay olmaz.   ek bilgi: ünlü rönesans ressamı leonardo da vinci not defterlerinin bir bölümünü ancak aynaya tutulduğu zaman okunabilen bir yazıyla yazmış. yalnızca bir ressam olmayıp çok çeşitli konularda araştırma da yapan bir insan olduğu için bu davranışının notları başkaları tarafından kolayca okunmasın diye olduğu düşünülüyor. aşağıda onun yazısından bir örnek ile kullandığı harfleri gösteren bir resim görülüyor.</Page><Page Number="339">339   bir başka dönme deneyi  bu daha öncekilerden farklı bir deney, burada şekiller döndükleri zaman biçim değiştirmiyor, buna karşılık üç boyutluluk izlenimi uyandırıyorlar.   altta görülen ve iç içe daireleri gösteren resmi kopyalayıp bir kartona yapıştırın. en büyük dairenin merkezine (şekildeki kırmızı noktaya) alttan bir iğne ya da raptiye geçirdikten sonra onu döndürün ve ne olduğunu gözleyin. bunu yaparken bakış açınızın dairelerin üstünde bulunduğu düzleme dik olmasına ve dönmenin aynı hızda olmasına çalışın. eğer gramofon, pikap gibi bir plakçalarınız varsa daireleri ortasına açacağınız bir delikten onun üstüne takıp döndürmek daha iyi sonuç verir.                              açıklama: durağan durumda bir düzlem üstünde bulunan iç içe daireler belli bir hızla dönerken bir süre sonra orada sanki ucu kesik ve içi gözüken bir koni varmış izlenimi uyandırıyorlar. bunların bakışık (simetrik) olmayan düzenlenmeleri ile dönme hızının buna neden olduğu düşünülüyor.   çeşitleme: bu deneyi benzer bir biçimde düzenlenmiş üçgen, kare, altıgen gibi öteki düzgün geometrik şekillerle de yineleyin, bakalım sonuç ne oluyor? doğal olarak başka daire düzenlemeleri ve renkler de denenebilir.   ek bilgi: stereokinetik etki olarak bilinen bu yanılsama araştırmacı vittorio benussi tarafından gözlemlenmiş, davranışbilimci c. l. musatti de onları inceleyerek onlara benussi’nin adını vermiş. sanatçı marcel duchamp ise 1920’li ve 1930’lu yıllarda onlarla ilgili deney ve sunuşlar yapmış, bunlara dayanarak ürettiği şekil ya da nesneleri “rotoreliefs” (dönel kabartmalar) olarak adlandırmış. duchamp birer sanat yapıtı olarak gördüğü yaratılarının tek gözle bakıldığında daha güçlü bir etki bıraktıklarını söylermiş.</Page><Page Number="340">340   grinin tonları  bir kurşun kalemin ucunu ya da yumuşak bir kurşun kalem minini jilet, maket bıçağı gibi bir şeyle kazıyın. elde ettiğiniz kurşun kalem tozlarını a4 boyutlarındaki bir kağıt parçasının ortasına döküp bir parça pamukla kağıdın üstüne yayarak sürün. bunu yaptığınızda kenarlara doğru rengi açılan gri bir yuvarlak elde edeceksiniz.   şimdi de siyah bir keçe uçlu kalem (flomaster, marker) alıp bu dairenin ortasına irice bir nokta koyun.   bu işlem bittikten sonra yaklaşık bir dakika süreyle gri dairenin ortasındaki siyah noktaya bakın. bir süre sonra gri leke kaybolmuş da ortasındaki siyah nokta yalnızca beyaz kağıdın üstünde duruyormuş gibi gözükecektir. bunu gördükten sonra sonra gözlerinizi siyah noktadan ayırmadan hafifçe oynatırsanız gri leke yeniden ortaya çıkar.   açıklama: insan beyni değişikliklere yoğunlaşmayı yeğliyor. gözlerimizi oynatmadan bu şekle baktığımızda görüntüsü önce hep aynı ağ katmanı bölgesi üstüne düşüyor. gri lekenin sınırları kesin biçimde belirtilmemiş olduğundan güçlü bir uyarı değil, beyin de onu önemsemeyerek görmüyor. ama göz biraz oynatılınca şeklin görüntüsü ağ katmanı üstünde başka bir yere düştüğünden hem gri leke hem de siyah nokta yeniden algılanıyor.   çeşitleme: bu deneyi beyaz kağıt yerine renkli kağıtlarla deneyin, bakalım aynı sonucu alacak mısınız?  ek bilgi: bilim adamları bu algılama olayına “dengelenmiş imge dizgesi” (stabilize olmuş imaj sistemi) adını vermişler.                             ek bilgi 2: biz de buna bir şey ekleyelim mi? kentler arası karayolunda gece araba sürmenin yorucu olması yukarda anlatılan nedene dayanıyor. arabanın ışıkları ne denli güçlü olursa olsun sınırlı bir bölgeyi aydınlatabiliyorlar. gözler de uzun süre hep aynı sınırlı alana bakmak zorunda kalınca yorgunluk belirtileri ortaya çıkıyor. oysa gündüzleri çok kısa süreli olsa bile gözleri yol dışında bir yerlere yöneltme olanağı var, böylece değieşik ağ katmanı bölgeleri uyarıldığı için sinir uçlarının dinlenmesi sağlanmış oluyor. televizyon izlerken odada hafif de olsa bir ışık olmasının önerilmesi de bundan, çünkü böyle yapılınca tek noktadan gelen ışığa göre gözler daha az yoruluyor. evet, gözler de yoruluyor. bu nedenle okuyup yazdığı için sürekli önündeki kitaplara, kağıtlara ya da bilgisayar görüntülüğüne bakan, yani hep aynı noktaya odaklanmak durumundaki insanlara arada bir uzaklara bakmaları söyleniyor çünkü bu gözleri dinlendiriyor.</Page><Page Number="341">341   kibritten üçgenler  bu kibrit çöpleriyle oluşturulan bir bulmaca. sorunun iki bölümü var:   1) beş kibrit çöpüyle iki eşkenar üçgen oluşturun.  2) bunu yaptıktan sonra da altı kibritle dört eşkanar üçgen oluşturun.   birinincini çözümü çok zor değil. ikinci ise biraz zorlayabilir. onlarla bir üçgen piramit (ya da tetraedr) kurulursa çözüm bulunmuş oluyor. bilindiği gibi bu geometrik şeklin dört yüzü de eşkenar üçgenlerden oluşur.   açıklama: bu doğrudan bir görsel yanılsama değil. ama bu tür pek çok bulmacada olduğu gibi beynimizin görsel algılamaya dayanarak yanlış bir yol tutabileceğini gösteren iyi bir örnek. ilk sorunda olduğu gibi, kibrit çöpü oyunları genellikle bir düzlem üstünde yapılıyorlar.   ikinci sorunda dört eşkenar üçgen isteniyor, üçgenler iki boyutlu şekiller, biz de onları bir düzlem üstünde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. oysa çözüm üçüncü boyuta çıkmayı, yani üç boyutlu düşünmeyi gerektiriyor. öyle yapılınca ortaya çızan sonuç çok kolaymış gibi gözüküyor.                          çeşitleme: altta gene kibrit çöpleriyle, yani uzunlukları birbirine eşit çubuklarla oluşturulmuş bir bulmaca var. burada dört küp gözüküyor. bir kibrit çöpünün yerini değiştirerek küplerin sayısını üçe indirin. bu bulmaca da üç boyutlu düşünmeyi gerektiriyor. isterseniz şimdi de yedi kibrit çöpü kullanarak üç eşkenar üçgen oluşturmayı deneyebilirsiniz.</Page><Page Number="342">342                          açıklama: çözümün aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi olduğunu siz de bulmuş olmalısınız. burada küpler “izometrik” olarak adlandırılan bir iz düşüm yöntemiyle kurulmuş, onun için de küplerin her kenarı aynı uzunlukta. bu da onların aynı uzunluktaki kibrit çöpleriyle kurulmasını sağlıyor. kibrit çöplerinden birini eğik durumdan dikey duruma getirmek bir kübün kaybolmasını ve geride üç kübün kalmasına yol açıyor.</Page><Page Number="343">343   yüz çarpıtan maske  bir yüzü çok kolaylıkla çarpıtabilirsiniz. bunu yapmak için dikdörtgen biçimindeki siyah bir kağıt parçasının üstüne tıpkı bir maske yapıyormuş gibi göz delikleri açmak yetişir. yalnız bunu yaparken deliklerden birini kağıdın üst kenarına ötekini de alt kenarına yakın bir biçimde yerleştirilmiş olmasına özen göstermelisiniz. gözler arasındaki uzaklığın 6 – 6,5 cm kadar olduğunu da unutmamanız gerekiyor.   bu kağıdı kendi yüzünüze ya da bir başkasının yüzüne tuttuğunuz zaman yüzün düz durmasına karşın çarpıkmış gibi gözüktüğünü gözleyeceksiniz. bu yanılsamaya giovanelli yanılsaması deniyor.   açıklama: doğadaki pek çok olgu gibi insan yüzü de bakışık (simetrik) oluyor, yani sağ yarısıyla sol yarısı neredeyse birbirinin aynı. bizim yaptığımız maskede ise göz deliklerinin biri altta biri üstte. onu düz duran bir yüzün önüne tutunca beyin maskedeki deliklerde değil de yüzde bir çarpıklık varmış gibi algılıyor, böylece bir yanılsamaya düşüyoruz.   çeşitleme: bu deneyi daireden başka biçimleri olan deliklerle yineleyebilirsiniz. ayrıca siyah yerine başka renkler kullanılırsa aynı etki oluşuyor mu? ya da maske bir değil iki parçalı olursa? iki yanı delik kapaklar da istenen sonucu verebilir. bir başka çeşitleme de bu deneyi fotoğraflar üstünde uygulamak.   ek bilgi: maskeleme, yani görüntünün bir bölümünün kapatılması, örtülmesi de görsel yanılsamalara neden olabiliyor. bunun en tipik örneği poggendorf yanılsamasında görülüyor. ilk kez alman fizik ve kimya bilgini johann christian poggendorf (1796-1877) tarafından gözlendiği için onun adını taşıyan bu yanılsamada üstü maskelenmiş bir çapraz çizginin üstteki bölümü daha yukardaymış gibi algılanıyor.   sten m. andersen de görsel algılama sorunlarını tartıştığı yazısında bir başka maskeleme etkisine değinmiş. verdiği bir dizi at resminde ortada görülen maskelenmiş atın, normal at görüntüleriyle çevrili olmasına karşın, uzun bir atmış gibi algılandığını anlatıyor.</Page><Page Number="344">344  benzer bir başka yanılsama da bir duvarın altındaki delikten başını sokmuş kedi görüntüsünde yaşanıyor. duvarın üstünde başka bir kedinin başının gözükmesi orada iki kedi değil uzun bir kedi varmış izlenimini uyandırıyor. fransız gerçeküstücü ressamı rene magritte’in bir resmi de gene böyle bir olguya dayanıyor. bunlar maskelemenin görsel yanılsamalara yol açmasının örnekleri.                   bir başka maskeleme örneği  bir başka maskeleme etkisini de kendiniz deneyerek gözleyebilirsiniz. bunun için en sağda görülen şeridi keserek ya da kopyalayarak hazırladıktan sonra yanındaki kemerin üstüne getirmeniz yetişir. bunu yaparken maskeleme şeridini kemerin düşey eksenine koşut olarak tutmaya ve kilit taşlarını örtecek biçimde biraz sağa kaymış olarak yerleştirmeye özen gösterirseniz daha iyi sonuç alırsınız.   karşılaştığınız ilginç durumu görebildiniz mi? siz maskeleme yapmadan önce kemerin iki yanı da kilit taşlarında birleşiyordu. oysa maskelemeden sonra kemerler sanki birleşmiyormuş gibi algılanıyorlar.   alttaki küçük resim bu son durumu gösteriyor.   açıklama: bu yanılsama poggendorf yanılsamasının bir çeşitlemesi.   çeşitleme: pek çok kemer biçimi bulunuyor. bunlarda da aynı yanılsama oluşuyor mu, denenebilir. ayrıca maskeleme şeridinin rengini değiştirerek, enini daraltıp genişleterek aynı deneyi yineleyebilirsiniz. bakalım ne gibi sonuçlar elde edeceksiniz.</Page><Page Number="345">345   kaybolan para  bir parayı görsel olarak ortadan yok etmek mi istiyorsunuz? kolay. önce cam kase gibi saydam bir kabın içine parayı koyun, herkese gösterin.          sonra bu kabın içine su doldurun. kenarları düz bir bardağı alıp baş aşağı tutarak suya batırın ve paranın üstüne yerleştirin. bunu yaparken bardağın içine su girmemesine özen gösterin. bardağın içindeki hava onu iteceğinden devrilmemesi için de parmağınızla bastırın.       o da ne? para görünmez oldu. hangi yandan bakarsak bakalım ortalıkta değil. nasıl oluyor bu?    açıklama: cam bardağın dışındaki su bardağın duvarlarını bir tür aynaya dönüştürüyor, onun oluşturduğu yansıma da bizim kabın içindeki parayı görmemizi engelliyor. hepsi saydam olduğundan bu ayna etkisini farkedemiyoruz.      çeşitleme: aynı deneyi paradan başka nesnelerle de yapabilirsiniz.</Page><Page Number="346">346   yedi fark  aşağıdaki resimler arasında yedi fark bulunuyor. bunları bulmak ister misiniz?                                                        açıklama: bu tür resimlere ilk baktığımız zaman aralarında hiç bir ayrım yokmuş gibi algılıyoruz. bunun nedeni beynimizin görüntüleri bütün olarak görme ve ayrıntıları önemsememesinden kaynaklanan bir algılama özelliği. ama bize aralarında bir ayrım olduğu söylenince bu kez ayrıntılara bakmaya başlıyoruz, o zaman da küçük farkları görmeye başlıyoruz. buradaki resimleri pınar alsaç hazırladı.</Page><Page Number="347">347   ilginç bir dönüşüm  bu deneyimiz de aynalara dayanıyor. kare ya da dikdörtgen biçiminde iki ayna parçası alın ve bunları arkalarından koli bandı gibi enli bir yapışkan bantla birbirine yapıştırın, öyle ki, bir kitap gibi açılıp kapanabilsinler. bir a4 (dosya kağıdı) büyüklüğündeki kağıdın üstüne kalın bir keçe uçlu kalemle uzunlamasına düz bir çizgi çizin. aynaları önce oldukça açık bir biçimde bu çizginin üstüne yerleştirin. sonra aynalar arasındaki açıyı yansımada bir üçgen görülecek biçimde ayarlayın. şimdi de onların önüne boncuk, para gibi küçük bir nesne yerleştirin. deneyimiz hazır demektir.   yavaş yavaş iki aynayı aralarındaki açı küçülecek biçimde birbirine yaklaştırın. önce orada bir kare oluştuğunu göreceksiniz. bu açıyı giderek daraltırsanız görüntü beşgen, altıgen gibi şekillere dönüşecek. aynı zamanda aynaların önüne koymuş olduğunuz küçük nesnelerin sayısının da çoğaldığını gözleyeceksiniz.   açıklama: bu düzenleme çiçek dürbünlerinin çalışmasına benziyor. aynalar kağıt üstündeki çizgi ile küçük nesnelerin görüntüsünü birbirine yanıstarak oradaki şekilleri oluşturuyorlar. aralarındaki açı değiştiği zaman da kağıt üstündeki düz çizgi üçgen, kare, beşgen gibi geometrik şekiller ortaya çıkarıyor. önlerindeki küçük nesnelerin görüntüsü de çoğalıyormuş gibi gözüküyor.   çeşitleme: siyah bir düz çizgi yerine iki ya da daha çok çizgi, renkli çizgiler, dalgalı, zigzaklı, kesik çizgiler kullanabilirsiniz. zeminde beyaz yerine üstünde çeşitli desenler olan renkli kağıtlar da deneyebilirsiniz. aynaların arasına koyduğunuz küçük nesnelerin sayısını çoğaltarak da çıkabilecek şekilleri çeşitlendirmek olası. böylece daha ilginç görüntüler oluşturabilirsiniz.   aynaların önüne küçük bir ayna konunca ne oluyor? ya da bu düzenleme kağıt değil de daha büyük bir ayna üstünde kurulsa ne gibi bir görüntü elde edilebilir?  tek düz çizgili beyaz kağıt üstünde çalışırken bakın bakalım aynalar bir üçgen, dörtgen, beşgen, altgen ya da daha çok kenarlı geometrik şekiller oluştururken aralarındaki açıların büyüklükleri ne kadar oluyor. bunu aynaların kenarından çizeceğiniz çizgilerle belirleyebilirsiniz. bu yolla en çok kaç çokgen oluşturulabileceğini de düşünebilirsiniz.    uyarı: aynalar camdan yapıldığı için, özellikle kırıldıkları zaman, kenarları çok keskin olur. onun için onlarla deney yaparken dikkatli olmak gerekir.</Page><Page Number="348">348</Page><Page Number="349">349   bir kümelendirme hazırlamak  1. yol:   b urad aki örne kte oldu ğu gibi, düz gün bir geo metr ik şekli alın. şeki llerd eki sıra yla önc e üstünden bir parça çıkarıp bunu altına ekleyin. sonra sol yanından bir parça çıkarıp bunu da sağ yana ekleyin. bu parçalar her hangi bir biçimde olabilirler. ortaya çıkan yeni şekil kümelendirmenizin ilk parçası olacak. bunlardan istediğiniz kadar yapın ve onları bir kümelendirme oluşturacak biçimde bitiştirin. parçalar tıpkı yap-boz parçaları gibi hiç boşluk bırakmadan birleşecektir.</Page><Page Number="350">350  2. yol:     gene düzgün bir geometrik şekil alın (burada kare). önce sağ ve sol kenarlarını, sonra da alt ve üst kenarlarını her hangi bir biçimde çizilmiş çizgilerle birleştirin. sonra kareyi bu çizgilerden kesin. bu parçaları dik açılı köşeleri ortaya gelecek bir biçimde yeniden birleştirin. ortaya çıkan yeni şekil yeni kümelendirmenizin ilk parçası olacak. bunlardan istediğiniz kadar yapar ve onları bir kümelendirme oluşturacak biçimde bitiştirirseniz parçaların boşluk bırakmadan birleştiğini göreceksiniz.                      eğer bu kümelendirmeleri karton üstünde hazırlarsanız ve parçalarını saydam bir yapışkan bantla (seloteyple) birbirine tutturursanız elde edeceğiniz şablonun çevresinden çizerek kağıt üstünde bir kümelendirme oluşturabilirsiniz. doğal olarak uygun bir çizim yazılımı kullanarak bunları bilgisayarda da yapma olanağı var.</Page><Page Number="351">351  açıklama: kümelendirmeleri hazırlamak çok zor değil. bir kümelendirme aynı örgenin (motifin) yinelenerek birbiri üstüne binmeden ve arada boşluk bırakmadan bir yüzeyi örtmesi ile oluşuyor. üçgen, kare ve altıgen gibi iki boyutlu geometrik şekiller bunu gerçekleştirerek bir ağ oluşturabiliyorlar. bu ağın çizgilerinin eğri ya da zikzaklardan oluşması kümelendirmeyi etkilemiyor. bizim örneklerimiz kare ya da dikdörtgenlere dayandığı için biçim bozmasına uğramalarına karşın birer ağ, dolayısıyla kümelendirme oluşturuyorlar.   işin biraz daha zor yanı figürlü kümelendirmeler hazırlamak. eğer kare ya da dikdörtgenleri değiştiren çizgiler belli bir figür oluşturacak biçimde düzenlenirse bunu sağlamak olası ama biraz uğraşmak, örgenin içindeki figürün anlaşılması için onu bir resim gibi yapmak gerekiyor.   gördüğünüz gibi, kümelendirmeler görsel yanılsama da oluşturuyorlar. aşağıdaki şekilde hangi rengin ön hangisinin arka planda olduğunu söylemek zor. kümelendirmeleri hem öyle hem böyle algılanabilen iki görünümlü şekiller olarak görmek olası.     çeşitleme: bu yöntemleri üçgen, altıgen gibi öteki düzgün geometrik şekillere de uyarlayabilirsiniz.   ek bilgi: yukardaki ikinci kümelendirmeyi 15 yaşındaki rachael g. hazırlamış. seth bareiss de onu 2007’de konuk sanatçı katkısı olarak internet sayfalarına almış.</Page><Page Number="352">352</Page><Page Number="353">353   üç boyutlu bir kümelendirme  aşağıda üstünde kedi resimleri bulunan geometrik şeklin 12 kopyasını çıkarın. kedileri dilediğiniz gibi boyadıktan sonra bunları bir sonraki sayfada görüldüğü gibi bir düzgün onikiyüzlü olacak biçimde birleştirip yapıştırın. üç boyutlu kümelendirmeniz hazır demektir.</Page><Page Number="354">354  açıklama: figürlü kümelendirmeler bir yüzeyi boşluk bırakmadan kapatan düzenlemeler. bu tür düzenlemeler açılmış durumdaki düzgün bir çokyüzlü üstüne çizilir ve düzgün yüzlü geometrik şekil üç boyutlu olarak kurulursa, onun bütün yüzlerini boşluk bırakmadan örtüyorlar, bu da ilginç bir süsleme oluşturuyor.   çeşitleme: eğer düzgün yüzlü geometrik şekil tahta, yumuşak plastik, hamur gibi işlemeye elverişli bir gereç ile hazırlanırsa, üstüne getirilen kümelendirmeyi bir kabartma oluşturacak biçimde oyma olanağı da var. el becerilerine güvenenlerin aklında olsun...  ek bilgi: kümelendirmeleri hazırlamak biraz uğraşma gerektiriyor ama onları yapmak çok keyifli. buradaki üç boyutlu kümelendirmeyi seth bareiss hazırlamış.</Page><Page Number="355">355   resimlerde ne var  aşağıdaki resimlere bir süre bakıp onların ne olduğunu anlamaya çalışın. sonra da yalnızca içinde siyah nokta olan yerleri boyayın. bakalım gizli resimlerin ne olduğunu çıkarabilecek misiniz...    açıklama: bu bulmacalar gizlemece (kamuflaj) olgusuna dayanıyor. resimler gizli görüntünün ne olduğunu anlamaya olanak vermeyecek biçimde parçalara bölünmüş. ancak içinde siyah noktaların bulunduğu yerler boyanıp boyalı olmayan yerlerden ayrılınca görülebiliyorlar. bu resimler yurdanur sakaoğlu’nun hazırladığı bir kitaptan alındı.</Page><Page Number="356">356           iki mi, üç mü?  üç arkadaşsınız ve ederi 3 tl olan bir şeyi almak istiyorsunuz, ama yalnızca 2 tl’niz var. ne yaparsınız? arkadaşlarınız kara kara düşünür, oysa siz deneyimli bir görsel yanılsamacı olarak sorunu çözüverirsiniz.   iki birer tl’lik parayı alın, onları avuçlarınız birbirine bakacak biçimde tutarken işaret parmaklarınızın arasına yerleştirin. sonra da ellerinizi hızla ileri geri devindirin, sanki avuçlarınızı birbirine sürtüyormuş gibi.   parmaklarınızın arasında kaç para görüyorsunuz?   ortaya yalnızca görüntüsü çıkan bu parayla almak istediğiniz nesneyi alabilir misiniz, bilemeyiz. ama satıcıya bu numarayı gösterip onu güldürebilirseniz belki ödül olarak size bir indirim yapar.   açıklama: anlamış olduğunuz gibi, bu yanılsama paraların hızla ileri geri gitmesi nedeniyle oluşan iz bırakma olgusuna dayanıyor.</Page><Page Number="357">357   kayan tuğlalar  kırmızı kalemle bir kalınca bir kağıdın, daha da iyisi bir kartonun üstüne birbirine koşut ve dik çizgilerden oluşan bir ızgara çizin. sonra da bunların arasında kalan dikdörtgen kolonlarını sırayla bir siyah bir sarı boyayın. yandaki resme benzeyen bir şekil elde edeceksiniz.   bu şekil siyah ve sarı tuğlalarla örülmüş, derzleri de kırmızı bir duvarı andırıyor. ama böyle bir duvarın sağlam olması için düşey derzlerinin birbirini izlememesi, birer kaydırılarak yapılması gerekiyor.   şimdi bunu çizdiğiniz şekildeki yatay derz çizgilerini ortalarından maket bıçağıyla dikkatlice keserek yapın. şekil şeritler biçiminde ayrılıp dağılmasın diye birer atlayarak tek sayılı sıraları kalınca bir kartona yapıştırırsanız daha iyi sonuç alırsınız. bundan sonra serbest kalan çift sayılı sıraları birer birer kaydırmaya başlayın.   o da ne? daha ilk sırayı kaydırdığımızda tuğlalar şekil değiştirdi, siz büyük bir özenle çizgileri düz ve birbirine dik olacak biçimde çizmiş, sonra da onları dikkatlice kesmiştiniz. oysa kaydırmış olduğunuz sıradaki yatay derz çizgileri birbirine koşut değilmiş gibi gözüküyorlar. bu işlemi öteki sıralara da uygularsanız bütün yatay çizgilerin eğik gibi gözüktüğünü göreceksiniz. cetvelle denetliyorsunuz, bir yanlışlık yok ama çizgiler ısrarla eğik gözükmeyi sürdürüyorlar.   açıklama: gözümüzün ağ katmanı üstüne düşen görüntüler, yani renk ve şekiller, elektrik imlerine dönüştürülerek beyne iletiliyor ve burada yeniden kuruluyorlar, biz de ondan sonra görüntüyü algılıyoruz. göze gelen görüntü belli bir karmaşıklık düzeyindeyse dönüştürme ve yeniden kurma işlemleri sırasında beynin yorumlamakta kararsız kaldığı durumlar oluyor, bu da bizde yanlış bir algılama yaptığımız izlenimini uyandırıyor. böylece buradaki gibi bir görsel yanılsama ortaya çıkıyor.   çeşitleme: bu deneyi değişik renkler ve büyüklüklerle yineleyebilirsiniz. derz çizgileri olmadığı zaman da aynı etki oluşuyor mu?   ek bilgi: bu yanılsamayı ilk kez alman kökenli amerikalı davranış bilimcisi hugo münsterberg (1863-1916) gözleyerek 1897’de yayınlamış. daha sonra, 1973’de, ingiliz davranış bilimcisi richard langton gregory (1923) bu olguyu bristol’deki bir kafenin duvarında gözlemiş, bunu da “kafe duvarı yanılsaması” başlıklı bir yazısında anlatmış. o zamandan beri yanılsama bu adla da anılıyor.   ek bilgi 2: kafe duvarı yanılsamasını gerçek yaşamda da gözlemek olası. avustralya’nın melbourne kentinde bir deponun yüzü benzer biçimde birbirine göre kaydırılmış yapı öğeleri kullanılarak düzenlenmiş, onun görüntülerinde de bu yanılsama yaşanıyor.</Page><Page Number="358">358   yarım dama tahtası  bir önceki yanılsamanın değişik bir çeşitlemesini de oluşturabilirsiniz. aşağıda görülen yarım dama tahtası biçimindeki şekli çizin. doğal olarak çizgilerin birbirine koşut ve dik olmasına özen göstereceksiniz. aradaki yeşil yatay çizgileri de unutmayın.                         sonra da bunun üstüne altta gördüğünüz gibi siyah ve beyaz noktalar yerleştirin.                         ortadaki yeşil yatay çizgiler koşut değil de bir o yana bir bu yana doğru birbirlerine yaklaşıyorlarmış gibi gözükecekler. kendi elinizle yapmamış olsanız gözlerinize inanamazdınız, değil mi?</Page><Page Number="359">359   terspektif  terspektif, yani aldatıcı derinlikçizim (ters perspektif), ingiliz ressamı patrick hughes’un yapıtlarını tanımlamak için ortaya attığı bir deyim. pek çok sanatçı gibi o da derinlik algılaması ve resimde derinlik duygusu yaratma konuları üstünde düşünmüş. bulduğu yöntemle ilginç tablolar hazırlıyor ve bunlarla gerçekte olması gerekenin tersine bir derinlik duygusu oluşturmayı başarıyor. burada onun yapıtlarının bir modelini veriyoruz. onu yaparsanız alacağınız sonuç izleyenleri çok şaşırtacaktır.  yapılacak iş zor değil. bu sayfayı izleyen iki sayfa üstündeki görüntülerin olabiliyorsa renkli birer kopyasını çıkarın, bunları birer kartona yapıştırdıktan sonra aşağıda anlatıldığı gibi birleştirin.   ilk sayfadaki resmin çevresindeki beyaz yerleri keserek çıkarın. resimdeki pencereleri oymayı da unutmayın. sonra bunu aşağıda görüldüğü gibi katlayın.                  şimdi bunu ikinci sayfadaki zemini oluşturacak görüntünün üstüne getirin ve katlanmış resimde a harfiyle gösterilen parçayı burada a ile gösterilmiş yere yapıştırın. bunu b harfiyle gösterilen parça ile de yinelerseniz aşağıdaki gibi üç kenarı öne çıkan çadır gibi bir düzenleme kurmuş olacaksınız.                 katlanmış resmin altta kalan kenarlarını da zemine yapıştırırsanız model dik duruma getirildiği zaman bu bölümün öne doğru sarkması engellenmiş olur. yapıştırma iki yanı da yapışkan bantlar kullanabilirsiniz. eğer isterseniz bu modeli daha kalınca bir kartonun üstüne takabilirsiniz.   şimdi de onu göz hizasında bir yere yerleştirin ya da asın, sonra çevresinde yürüyerek resimleri izleyin. ters derinlikçizimli resmin canlanıyormuş gibi olduğunu gözleyeceksiniz.   açıklama: öne doğru çıkan karton parçaları üstüne arkaya doğru giden derinlikçizim görüntüleri getirmek yanıltıcı bir derinlik duygusu uyandırıyor. beynimiz bunların hangisinin doğru, hangisinin yanıltıcı olduğunu ayırt edemediği için de resimde bir devinim varmış gibi algılıyor.</Page><Page Number="360">360</Page><Page Number="361">361</Page><Page Number="362">362   küçük sihirbazlık numaraları  bu çalışmayı hazırlarken kimi deneyler yaptık ve onları görüntüledik, bu arada hem bir şeyler öğrendik hem de çok eğlendik. burada görsel yanılsamalara, aldatmacalara dayanan bir kaç numarayı anımsatmak istiyoruz.</Page><Page Number="363">363   dikilen çubuklar  aşağıdaki şekilde bir dizi çubuk görülüyor. hepsi sayfanın sağ altında ve dışında kalan bir noktadan başlıyor. şimdi sayfayı bu nokta size bakacak gibi çevirin, sonra da kitabı biraz arkaya doğru eğerek tek gözle bu çubuklara bakın. çubuklar sanki ayağa dikilmiş gibi gözükecekler.      açıklama: derinlik algılamasının yol açtığı bu yanılsama biraz kitabı dışa doğru eğik tuttuğunuz için, biraz da çubuklara tek gözle baktığınız için ortaya çıkıyor.   ek bilgi: bu görsel yanılsama davranışbilimci william james tarafından gözlenmiş ve ilk kez 1908 yılında yayınlanmış.</Page><Page Number="364">364   durağan bir görüntüye devinim kazandırmak  aşağıdaki sarmalı kopyalayarak bir kartonun üstüne yapıştırın. bir raptiyeyi orta noktasına batırarak bir delik açın, sonra da onu alttan sarmalın orta noktasına geçirin. parmağınızla çevirdiğiniz zaman sarmal dönecek. deneyiniz hazır demektir.    burada önce sarmalın bir yöne doğru dönerken içe, onun tersi yöne doğru dönerken de dışa doğru açılıyormuş gibi gözüktüğünü gözleyeceksiniz.   şimdi de posta kartı gibi her hangi bir durağan görüntü içeren bir resmi masanın üstüne koyun. sarmalı döndürmeye başlayın ve onun orta noktasına bakarak bunu 15-20 saniye kadar sürdürün. bu sürenin ardından birden bire gözlerinizi posta kartının üstüne çevirin. ne görüyorsunuz? posta kartının üstündeki görüntü, sarmalı döndürüş yönünüze bağlı olarak içeri ya da dışarı doğru kapanıyor ya da açılıyormuş gibi görünüyor, değil mi?    açıklama: bu bir tür iz bırakma, devinim iz bırakması. göz dönmekte olan siyah-beyaz sarmallara bakarken belli sinir uçları uyarılıyor. daha sonra bakış durağan bir nesneye kaydırıldığı zaman sinir uçları bu uyarının tersi yönde bir devinim oluyormuş izlenimi veriyorlar.</Page><Page Number="365">365  çeşitleme: aynı deneyi aşağıda örnekleri verilen öteki sarmal türleriyle de deneyin. sarmalların renklerini değiştirerek, yani siyah-beyaz yerine mavi-turuncu, kırmızı-yeşil, sarı-mor renkler kullanarak, bunun ne tür etki yapacağını da gözleyebilirsiniz. sarmalı olabildiğince aynı hızla döndürürseniz etkisi daha güçlü olacaktır.    ek bilgi: bu yanılsamayı 1995’de troy zerr ortaya çıkarmış. ama benzer konular üstünde çok daha önceden yapılmış çalışmalar olduğu da biliniyor. örneğin belçikalı ressam ve amatör fizikçi joseph antoine ferdinand plateau (1801–1883) 1849 tarihinde sarmalların böyle bir etki uyandırdığını gözlemiş.</Page><Page Number="366">366   şekilleri ayırdetmek                                 yukardaki şekilde,  1) önce bütün mavi dörtgenleri, 2) sonra bütün sarı dörtgenleri,  3) şimdi de düşeykolları kırmızı, yatay kolları yeşil olan artı () imlerini bulun  birinci soruyu yanıtlarken neredeyse bütün mavi şekillerin öne çıkıyormuş gibi olduğunu, ikinci soruda da bunların geriye doğru çekilip sarıların öne çıkıyormuş gibi olduğunu gözleyeceksiniz.   üçüncü soruda ise daha öncekilerde olduğu gibi bu kez imleri öne çıkıyormuş gibi olacaklar. ama onlara daha dikkatli baktığınızda aralarında fark olduğunu göreceksiniz, bir bölümünde düşey kollar kırmızı yataylar yeşilken bir bölümünde düşey kollar yeşil, yataylar kırmızı.   açıklama: bu deney beynimizin aranan şekil ya da nesneleri bulmak için benimsediği yolu gösteriyor. birinci soruda yalnız mavi dörtgenlere odaklanıldığı için ötekiler arka planda kalıyor, yani seçici bir algılama söz konusu. buna “koşut (paralel) arama” deniyor. bu ikinci soru için de geçerli, resmin değişmemiş olmasına karşın bu kez sarılar öne çıkmış gibi oluyor.   son soruda da aynı durum söz konusu, burada imleri öne çıkıyor. ama bunlara dikkat edilince iki değişik türünün olduğu görülüyor. buna da “seri arama” deniyor. yalnız renkleri ya da şekilleri seçmek görece daha kolay. buna karşılık renkleri özel bir konumda olan şekilleri bulmak dikkat istiyor ve görece daha uzun bir süre gerektiriyor. beynimiz her hangi bir şekil ya da nesneyi çevresindekilerin içinden ayırıp bulmak için koşut ve seri arama tekniklerini uyguluyor.   ek bilgi: bu deneyi amerikalı araştırmacılar geliştirmiş, yukardaki şekil de bu ülkede çıkan science adlı bilimsel dergide yayınlanmış.</Page><Page Number="367">367   ...ve de bir bulmaca  yandaki resimde biri yeşil ve çok parçalı, öteki de kırmızı ve tek parçalı iki şekil görüyorsunuz.    önce kırmızı şekli düşünmeden yeşil şekillerin ne anlattığını bulmaya çalışın.    pek bir şey anlaşılmıyor değil mi? şimdi de renkli bir kağıt üstüne kırmızı şeklin bir kopyasını çıkarıp kesin ve onu aradaki boşlukları dolduracak biçimde yeşil şekillerin üstüne yerleştirin, sonra yeniden onların ne gösterdiğini bulmaya çalışın.    görebildiniz mi? doğal olarak sayfanın altında verilen çözüme de bakabilirsiniz.        açıklama: böyle düzenlenmiş şekillere bakınca onlara bir anlam vermek kolay değil çünkü aralarında her hangi bir bağlantı ya da ilişki olduğunu gösteren ipuçlarından yoksunlar. ama üstlerine aralarındaki boşlukları dolduracak farklı renkte bir şekil getirildiğinde beynimiz her ikisi arasında bir figür-zemin ilişkisi olduğunu düşünüyor. eksiklikleri tamamlama yetisine dayanarak da zemindeki şekiller arasında bir ilişki kuruyor. bu örnekte olduğu gibi, biraz zorlanarak da olsa, onların üstüne boya döküldüğü için bir bölümü örtülmüş harfler olduğunu kestirip oluşturdukları sözcüğün ne olduğunu seçebiliyor.   çeşitleme: siz de buna benzer gizli yazılar oluşturmaya çalışabilirsiniz. aşağıda iki örnek daha var.</Page><Page Number="368">368   sanal noktalar  kırmızı elişi ya da fon kağıdından 16 tane eşit kare kesin, bunları da şekildeki gibi beyaz bir kağıt üstüne düzgün bir biçimde yerleştirin.   siz başka bir işlem yapmadınız ama gözleriniz öyle söylemiyor. düzenlemede bulunan beyaz çizgilerin kesişme noktaları üstünde daha açık kırmızı renkte benekler de görülüyor. nerden geldi bunlar? üstelik bir belirip bir yok oluyorlar, gözlerinizi onlara odaklamanız olanaksız.   açıklama: çevresinde parlak bir düzenleme bulunan yerler olduklarından daha koyuymuş gibi görünürler. buna “yanal tutulma (ya da kilitlenme”) dendiği de oluyor. başka bir deyişle, gözün ağ katmanı üstünde uyarılan sinir uçları yanlarındakilerin de uyarılmasına neden oluyor. hazırladığınız düzenlemedeki beyaz kesişme noktalarının çevresinde parlak kırmızı renkli kareler o noktaların beyaz değil de daha koyu (burada açık kırmızı) renkte gözükmelerine yol açıyorlar. gerçekte olmadıkları için gözlerinizi kesişme noktalarından birine odakladığınız zaman da kayboluyorlar.   çeşitleme: aynı deneyi başka renklerle de yapın bakalım, onlarda ne tür bir sonuç elde edeceksiniz.   ek bilgi: bu yanılsamayı ilk kez alman konuşma bilimcisi ludimar hermann (1838-1914) gözleyip 1870 yılında yayınlamış, onun için hermann ızgarası adıyla da anılıyor. daha sonra başka çeşitlemeleri de ortaya çıkarılmış.</Page><Page Number="369">369   iyi bir nişancı mısınız?  kendinizi sınayın bakalım, iyi bir nişancı mısınız? bunu belirlemek için yandaki resmi büyütüp bir hedef tahtası yapabilir, sonra da onu orta noktasından vurmaya çalışabilirsiniz.   ama böyle yapmadan önce bu dairenin merkezinin nerede olduğunu belirlemeniz gerekecek. bunun için yandaki resmi kullanmak yetişir.   şimdi söyleyin bakalım, iki noktadan hangisi bu dairenin merkezi?   büyük bir olasılıkla siz de pek çok kişi gibi sağdaki noktayı gösterdiniz ve yanıldınız, daha doğrusu bir görsel yanılsamanın tuzağına düştünüz. dairenin merkezi soldaki nokta.   açıklama: dairenin içine yerleştirilmiş olan yay parçaları sol yanda daralıyor sağda ise genişliyor. bu da merkezin sağdaki nokta olması gerektiği izlenimini uyandırıyor. oysa küçük bir ölçüm bunun öyle olmadığını göstermeye yetişiyor.   ek bilgi: bu yanılsamayı daha önce adını anmış olduğumuz martin gardner yayınlamış.</Page><Page Number="370">370   kalem yanılsaması  bu yanılsamayı gerçekleştirmek için önce uygun bir kupa bulun. bu bir bardak ya da kavanoz olabilir. kenarları düz, yani birbirine koşut olursa daha iyi.   sonra aşağıdaki kalem resminin bir kopyasını çıkarın. bunu yaparken kalemlerin kupayı tam olarak saracak büyüklükte olmasına özen gösterin. (silgilerin arkasındaki gri alan yapıştımak için kullanılacak.)       bundan sonrası kolay. kalem resmini onu saracak biçimde kupanın üstüne getirin ve ucunu gri alanın üstüne yapıştırın, öyle ki, kesintisiz bir görüntü oluşsun.             yanılsamanız hazır demektir. kupayı bir yöne doğru döndürdüğünüz zaman kalemlerin sayısı üçten ikiye inecek, görenleri de bir güzel şaşırtacaktır.                açıklama: bu görsel yanılsama olanaksız nesne çizimlerine dayanıyor. aynı etki kupaya önden ve arkadan bakarken de oluşacağından bu da ona bakanları yanıltacaktır. kupanızı değişik bir kalemlik olarak kullanabilirisiniz  çeşitleme: kalem görüntüsünü dik olarak kullanmak düşünülürse daha değişik numaralar ortaya çıkarılabilir. burada önemli olan kalemlerin ortada kaybolduğunu göstermek.   ek bilgi: bu deneyi serhiy ve peter grabarchuck hazırlamış.</Page><Page Number="371">371   yatak odasında gökkuşağı  yatak odanızda, ya da evinizin her hangi bir odasında gökkuşağı oluşturabilirsiniz,   bunun için güneşin uygun bir biçimde bir pencereden içeri girmesini bekleyin. sonra bir el aynasıyla onun ışığını bir duvara yansıtarak bir deneme yapın.   bundan sonra pencerenin önüne içi su dolu bir leğen koyun ve içindeki suyun durulmasını bekeleyin.   su durulduktan sonra el aynasını suyun içine koyun ve uygun bir açıyla güneşin ışığını gene bir duvara yansıtın.   göreceğiniz görüntü sizi şaşırtacak çünkü daha önce beyaz olarak duvara yansımış olan güneş ışığı bu kez bir gökkuşağında olduğu gibi altı renge ayrılmış olarak karşınıza çıkacak.                   açıklama: bu deney beyaz ışığın, tıpkı bir prizmadan geçtiği zaman olduğu gibi, sudan geçerken temel renklere ayrılmasına olgusuna dayanıyor. tıpkı güneş ışıklarının havadaki su damlalarının içinden geçerken bir gökkuşağı oluşturmasında olduğu gibi. gökkuşakları en güzel doğal görsel yanılsamalardan biri.</Page><Page Number="372">372   anamorfik bir zürafa  anamorfik bir resim yapmak o kadar zor değil. bunun için resmini yapacağınız şeyin görüntüsünü bir kağıda aktarın ve üstüne 10 x 10’luk bir ızgara çizin. sonra bu resmi, tıpkı resim büyütür gibi, kare kare aşağdaki dairesel ızgara üstüne geçirin. bunu yaparken resmin oranlarının bozulmamasına özen gösterin. örneğimizde bir zürafa görüntüsü var, eğrisel ızgara üstüne de geçirilmiş ama boyanması bitmemiş.   şimdi çapı dairesel ızgaranın içinde bulunan dairenin çapına eşit olan bir boru alın. bu tuvalet kağıdı, kağıt havlu gibi şeylerin ortasından çıkan karton bir boru da olabilir. sonra bunun üstünü alüminyum folyo ile kaplayın. bunu yaparken, 1) folyonun parlak yüzünün dışa bakmasına; 2) folyonun olabildiğince buruşmamasına özen göstermek gerekir. folyoyu yapışkan bant (seloteyp) ile silindirin üstüne yapıştırabilirsiniz. deneyiniz hazır demektir.   yola çıktığınız resmi göstermeden birine eğrisel ızgara üstündeki görüntüyü gösterip onun ne olduğunu sorarsanız büyük bir olasılıkla bilemeyecektir. yanıtın çok kolay olduğunu söyleyieyin, üstü folyo kaplı boruyu da dairenin üstüne yerleştirin. buradan yansıyan resim düz gözükerek bakanları şaşırtacaktır.</Page><Page Number="373">373  açıklama: dairesel ızgara üstüne aktarılan resim belli bir biçimbozulmasına (deformasyona) uğramış bir görüntü. bu görüntü bir dışbükey ayna oluşturan folyo kaplı borudan yansıdığı zaman bir biçimbozulmasına daha uğruyor, çünkü dışbükey aynalar görüntüyü eğip küçültüyorlar. ama borunun çapıyla dairesel ızgaranın ölçüleri ayarlanmış olduğundan gözümüze gelen görüntü düzmüş gibi gözüküyor.   not: bu tür resimler oluşturmak oldukça keyifli bir iş. alışılmadık görüntüler kullanırsanız onların dairesel ızgara üstündeki görüntüsünün ne olduğunu anlamak daha zor olur, bu da yaratacağınız şaşırtıcılığın etkisini yükseltir. bunları birine göstereceğiniz zaman dairesel ızgaranın çizgilerini silmeyi unutmayın. ya da görüntüyü oradan kesip çıkardıktan sonra aynanın önüne yerleştirin.   isterseniz ölçülerinin bozulmamasına özen göstererek dairesel ızgarayı büyütebilirsiniz. fotokopi makinaları böyle bir işlemini kolaylıkla yaparlar. özgün resmin ızgarasını da büyütebilirsiniz. ızgaralar ne kadar büyük olursa onların üstünde çalışmak da o kadar kolay olur.   eğer bulabilirseniz parlak alüminyum ya da çelik boru gibi, başka silindirik aynalar da kullanabilirsiniz. bütün yapacağınız iş onların çapıyla dairesel ızgara içindeki dairenin çapının yaklaşık aynı olmasına özen göstermek.   çeşitleme: bu yolla çeşitli soyut ya da somut, yani geometrik ya da figürlü resimlerin anamorfik görüntülerini yaratabilirsiniz. başta görece kolay olanları seçmekte yarar var. dilerseniz daha zor bir işe girişebilir, silindirik ayna yerine konik bir ayna kullanabilirsiniz. ama unutmayın, onun önünde duracak ızgaranın da uygun biçimde değiştirilmesi gerekir.</Page><Page Number="374">374   yaramaz cd’ler  kimi titiz insanlar, özellikle de büyükler, cd’lerine dokunulmasını istemezler. haklılar da, eğer söz konusu olan müzik ya da filim cd’leriyse onların bozulmasını kimse istemez. gene de zaman zaman eskimiş, bozulmuş, artık kullanılmayan cd’ler oluyor. bizim deneyimimiz işte onları kullanıyor. büyüklere iyi bir numaranız olduğunu söylerseniz belki cd’leri kullanmanıza izin verebilirler.   yandaki ilk resimde görüldüğü gibi, üç cd alıp onları bir doğru üstünde olacak biçimde alt alta yerleştirin.    sonra da birine ortadaki cd’yi ne kadar sağa doğru kaydırırsam birinci cd’nin dışı ile üçüncü cd’nin dışı arasındaki uzaklık, birinci cd ile ortadaki cd arasındaki uzaklığa eşit olur, diye sorun.    soru biraz çapraşık, kolaylık olsun diye şekle harfler koyduk. böylece onu şu biçimde de sorabilirsiniz: ortadaki cd’yi sağa doğru öyle kaydırın ki, ab uzaklığı cd uzaklığına eşit olsun.    tamam, değil mi? şimdi bunu önce çözümüne bakmadan kendiniz deneyin bakalım, ne sonuç elde edeceksiniz. (doğal olarak deneyi cd’lerle yapmadan önce para gibi yuvarlak başka nesnelerle de yapabilirsiniz.)   şimdi alttaki ikinci resme bakın bakalım, ne kadar doğru bilmişsiniz. büyük bir olasılıkla siz de herkes gibi yanılmış, ortadaki cd’yi bayağı yakın bir yere yerleştirmişsinizdir. hemen bozulmayın, çok doğal bir görsel yanılsamanın kurbanı oldunuz, ne yapalım.</Page><Page Number="375">375  açıklama: bu deneyler dizisinin ilkinde bir müller-lyer yanılsamasından söz etmiştik. buradaki bulmaca onun bir çeşitlemesine dayanıyor. bu geometrik yanılsama oldukça güçlü, yani insan ne olduğunu öğrendikten sonra bile her seferinde ona kanıyor. onun için de, ne kadar keskin gözlü olursanız olun, yanılıyorsunuz. aşağıda bu yanılsamanın küçültülmüş bir örneğini veriyoruz.   dikkat: görsel yanılsama !          yatay çizgilerin ikisi de aynı uzunlukta...  çeşitleme: bu yanılsamayı kare gibi başka geometrik şekillerle deneyebilirsiniz. rekli olup olmaması onu etkiliyor mu?</Page><Page Number="376">376   iz bırakanlar  son deneyleri de görüntülerin gözde iz bırakma olgusuna ayıralım. teker teker aşağıdaki resimlerin her birinin ortasına yaklaşık 30 saniye süreyle baktıktan sonra gözlerinizi beyaz bir kağıda yöneltin. bunu yaparken öteki resimleri kapatmanız gerekir.                                             açıklama: gözler uzunca bir süre bir renge baktığı zaman uyarılan sinir uçları yoruluyor ve o renge duyarsızlaşmaya başlıyor. hemen arkasından beyaz bir yüzeye bakılırsa sinir uçları ışıkta bulunan o rengi algılamıyor, öteki renkleri algılıyorlar. bu da ilk bakılan rengin zıttı olan renge dönüşüyormuş gibi algılanıyor, yani kırmızı yeşil, mavi turuncu, sarı mor olarak bir iz bırakmış gibi oluyor. doğal olarak siyah ile beyaz da birbirlerine dönüşüyorlar.   çeşitleme: bu deneyi başka şekil ve renklerle de yineleyebilirsiniz. beyaz bir yüzey yerine renkli bir yüzeye baktığınz zaman ne olacağını sınamak da bir başka yol.   ek bilgi: iz bırakma olgusunun ilginç bir çeşitlemesi daha var. kimi resimler farklı renklerle düzenleniyor. bunlardan birincisine bir süre bakılıp hemen arkasından ikinciye bakıldığı zaman, her ikisi de ayrı ayrı, tek renkli olarak hazırlanmış resimlerin ikisi birden algılandığı zaman görüntü çok renkliymiş gibi gözüküyor.</Page><Page Number="377">377   ek 6:  görsel yanılsamalar zamandizini   görsel yanılsamaların tarihsel gelişmesi ile ilgili bir zamandizin oluşturmak kolay değil. pek çok kültür çeşitli zamanlarda, kimi zaman da öteki kültürlerle eşzamanlı olarak, görsel yanılsamaları gözlemişler, sanat yapıtlarında kullanmışlar. çoğunun ilk kez nerede, ne zaman ve kim tarafından kullanıldığını belirlemek olanaksız. eksikliklerine karşın burada böyle bir deneme yapmanın yararlı olacağını düşündük. aşağıda bunun sonuçlarını bulacaksınız.    tarih nerede ve kim tarafından gözlendiği, kullanıldığı ya da bulunduğu  isa’dan önce  30 bin - 20 bin yeryüzünün çeşitli yerlerinde (fransa, ispanya, portekiz, çin, avustralya, afrika) mağra resimleri (karaltıların (silüetlerin) kullanılması, ölçek bozma, devinimi görselleştirme çabaları) 23 bin - .. yontma taş çağından başlayarak yüryüzünün çeşitli yerlerinde figür-zemin ilişkisini kullanan geometrik, bakışık ve ters bakışık süslemelerin kullanılması (bunların bir bölümünde görsel yanılsamaların oluşması)  3200 iran’da, şahr-i sukte (yanık kent) adlı kazıbilimsel (arkeolojik) sit alanında bulunan bir vazo üstünde daldaki bir yemişi almak için sıçrayan bir keçi görüntüsü (devinim aşamalarını gösteren bu resimlerin ilk canlandırma denemeleri olabileceğinin düşünülmesi)  3000-100 eski mısır uygarlığı resim sanatında insanların hem önden hem yandan gösterilmesi  şeytan merdiveni adlı oyuncağın bilinen en eski örneklerinin bu ülkedeki gömütlüklerde bulunması 4. yy çinli düşünür mozi’nin (iö 470-390) camera lucidadan (ışık odasından) söz etmesi 776-323    klasik eski yunan (antik grek) uygarlığı  düşünür ve sanatçıların görsel yanılsamalarla ilgili gözlem ve uygulamaları:  • mimarlık yapıtlarında ortaya çıkabilecek görsel yanılsama etkilerini düzelmek için önlemler alınması  • resim sanatında trompe l’oeil adı da verilen göz aldatacak kadar gerçekçi duvar resimlerinin yapılması (iö 5. yy’da yaşamış olan heraklea’lı ressam zeuxis ile efes’li ressam parrhasius arasında hangisinin daha gerçekçi resmi yapabileceğine ilişkin yarışma) • empedokles’in (iö 490-430) görmeyi görsel ışınların sağladığını düşünmesi • eflatun’un (platon, iö 428/427-348/347) sophistes adlı yapıtında görüntülerin uzaktan bakıldığında doğal büyüklüklerinde algılanmasına ilişkin derinlikçizim yönteminin çeşitli sanatçılar tarafından kullanıldığından söz etmesi  • aynı düşünürün beş duyu ile algılanan duyumların beyin (akıl) yoluyla yorumlanması gerektiğini söylemesi • aristoteles’in (iö 384-322) deneylerinde camera lucida benzeri bir aracı kullanması • aristoteles’in bir devinim uzun süre gözlendikten sonra sanal bir görüntü oluştuğunundan söz etmesi (yönünü belirtmeden) (çağlayan etkisine ilişkin ilk gözlemler) iö 510 - is 476 roma uygarlığı  başta mozaikler olmak üzere çeşitli süsleme sanatlarında görsel yanılsamaların kullanılması, duvar resimleri (trompe l’oeiller), romalı yazarların optik konusunda çeşitli bilgiler vermesi   isa’dan sonra  581-907 çin’de sui ve tang aileleri döneminden başlayarak “üç tavşan” adı verilen çok görünümlü örgenin (motifin) mağra tavanlarında süsleme öğesi olarak kullanılması (bu örgenin daha sonra batı sanatında da görülmesi) 6. yy - 7. yy dördüncü halife hz. ali’nin (598-661) kufi yazıyı “ma’kili” denen daha basit ve düz çizgili arap yazısından türetmesi (geometrik yanı ağır basan bu yazının süslemeci amaçlarla kullanılması)  7. yy - 20. yy islam kültürünü benimseyen ülkelerin sanatlarında ağırlıklı olarak geometrik, bakışık süsleme öğelerinin, örge ve düzenlemelerin kullanılması  güzel yazı (hat) sanatçılarının aynalı (ya da müsenna) olarak adlandırılan bakışık düzenlemeler oluşturmaları  10. yy iranlı matematikçi ve gökbilimci abu al wafa al buzjani (949-997/8) tarafından yazılan kitab fima yahtaju ilayhi alsani min a mal al-handan adlı yapıtının mukarnaslara ilişkin bilgiler</Page><Page Number="378">378  içermesi  1211-1021 ıraklı fizikçi ve matematikçi ibn al-haytam’ın (alhazani, 965-1039) kitab al-manazir adlı yapıtını yazması (derinlikçizim’in (perspektifin) matematiksel ilkelerinin belirlenmesi, mercekler ve optik araçlara ilişkin bilgiler, gözün kamera benzeri bir araca benzediğinin düşünülmesi; bu bilginin ışık kırılmasını da gözlemesi ve o zamana kadar inanılagelen görsel algılamanın gözden çıkan ışınlar aracılığıyla olduğu düşüncelerini çürütmesi) 1024 batı resim sanatındaki en eski görsel yanılsama, madonna ve çocuk tablosu (resimlere derinlik duygusu kazandırma çabalarının istemeden “yanlış derinlikziçimler” oluşturmasının ilk örneklerinden biri) iranlı düşünür ibn-i sina’nın (980-1037) el-kanun fi't-tıp adlı hekimlikle ilgili kitabında göze ve görmeye ilgili bilgiler vermesi 1088 iranlı göz hekimi abu ruh muhammad ibn mansur ibn abi 'abdallah ibn mansur al-jamani (ya da al-jurjani) tarafından nur al-ayun (gözlerin ışığı) adlı yapıtın yazılması 11. yy islam kültürünü benimsemiş ülkelerde mukarnasların yaygınlaşarak kullanılmaya başlaması 13. yy ingiliz düşünürü roger bacon (1212-1294) tarafından gökkuşağının havada bulunan su damlaları nedeniyle kırılan ve yansıyan güneş ışınlarından oluştuğunu düşünmesi 1280 ilk gözlüklerin italya’da yapılması 14.-15. yy avrupa’da rönesans:  antik yunan ve roma uygarlık yapıtlarının yeniden bulunup ortaya çıkarılması ile bilim ve sanat alanında “yeniden doğuş” adı verilen gelişmelerin başlaması • italyan mimar ve ressamı filippo brunelleschi’nin (1377-1446) geometrik derinlikçizim yöntemlerini geliştirmesi, hazırladığı sunuşlarla gösteriler yapması (1421) • italyan mimarı ve kuramcı leon battista alberti’nin (1404-1472) della pittura (resim üstüne) adlı kitabında derinlikçizim kurallarını yazılı biçime getirmesi (basılışı: 1540) • italyan ressamı andrea mantegna’nın (1431-1506) çarmıhtan indirilmiş isa başlıklı resmini yapması (alışılmadık bir bakış açısıyla derinlikçizim kuralları uyarınca kısalarak biçimbozulmasına uğramış bir insan bedenini gösteren resim); mantegna’nın mantua dükü lodovico gonzaga’nın sarayının odalarından birinin tavanına orada bir delik varmış gibi resim yapan ilk ressamlardan biri olması (trompe l’oeil uygulaması)  • leonardo da vinci’nin (1452-1519) hava derinlikçizimi (atmosferik perspektif) konusu üstünde çalışması ve bulgularını yapıtlarında uygulaması  • leonardo da vinci’nin 12 ciltlik (1119 sayfalık) codex atlanticus adlı yapıtında camera obscurayı (karanlık odayı) betimlemesi (1478-1519)  • alman ressamı albrecht dürer’in (1471-1528) derinlikçizim konusunda araştırma ve uygulamaları  • italyan nessamı guiseppe arcimboldo’nun (1527-1593) çok görünümlü resimler yapması  • ilk optik araçların geliştirilmesi ve resim sanatında kullanılması 1400-1700 batı resminde derinlikçizim, trompe l’oeil gibi tekniklerin uygulanması (aşağıda bu tür yapıtlarıyla tanınan sanatçıların bir bölümü yer alıyor) • sicilyalı italyan rönesans dönemi ressamı antonello da messina (antonello di giovanni di antonio, 1430-1479)  • alman rönesans dönemi mimar ve ressamı albrecht altdorfer (1480-1538)  • italyan ressamı michelangelo merisi da caravaggio (1571-1610) • hollandalı mimar ve ressam bartholomeus van bassen (1590-1652)  • hollandalı ressam pieter claesz (1597-1660)  • hollandalı ressam dirck van delen (1604/05-1671)  • hollandalı ressam jan havickszoon steen (1626-1679)  • hollandalı ressam samuel dirksz van hoogstraten (1627-1678) • hollandalı barok dönemi ressamı nicolaes maes (1634-1693)  • hollandalı barok dönemi ressamı frans cuyck van myerop (1640-1689) • hollandalı barok dönemi ressamı cornelius gijsbrechts (1630-1675)  • venedikli italyan ressamı canaletto (giovanni antonio canal, 1697 -1768)  • italyan ressam ve kazıresimcisi giovanni battista (giambattista) piranesi (1720-1778)  • isviçre-alman kökenli ingiliz ressamı henry fuseli (almanca: johann heinrich füssli, 1741-1825)  1424 bursa’daki yeşil caminin sultan mahfili girişinde bulunan kemer süslemelerinde daha sonra “penrose kümelendirmeleri” olarak adlandırılacak olan geometrik “girih” örgelerinin kullanılması 1453 iran’da, isfahan kentinde bulunan ve yapımına karakoyunlular döneminde başlanan darb-ı imam türbesinde girihlerin kullanılması (daha sonra “penrose kümelendirmeleri” olarak adlandırılacak olan geometrik örgeler) 15. yy italyan mimar ve ressamı baldassare tommaso peruzzi’nin (1481-1536) roma’da bulunan villa farnesina (eski adı villa chigi olan) içindeki “derinlikçizimler salonu”nun duvar resimlerini yapması (trompe l’oeil uygulaması)</Page><Page Number="379">379  1500-1900 batı resim sanatında trompe l’oeil türü yapıtlar veren sanatçılar:  • michelangelo merisi da caravaggio (1571-1610)  • samuel van hoogstraten (1627-1678)  • adriaen van der spelt (1630-1673)  • frans van mieris (1635-1681)  • jan van der vaart (1647-1721)  • cornelis n. gysbrechts (gijbrechts, 1610-1676)  • borrell del caso (19. yy)  • william michael harnett (1848-1892)  • otis kaye (1885-1974) 1515 ingiliz din adamı thomas more’un (1478-1535) utopia adlı yapıtını yazması (olmayan ya da düşsel ülke ve toplumlarla ilgili yapıtlara tür olarak adını veren çalışma) 1533 alman ressamı genç hans holbein’in (1497-1543) büyükelçiler adlı tablosunu yapması (bu yapıtta yer alan bir kuru kafa görüntüsünün en tanınmış anamorfik resim örneklerinden biri olması) 1535-1536 flaman coğrafyacısı ve haritacısı gerardus mercator’un (gheert cremer ya da gerard de cremere, 1512 -1594) silindirik yansıtma yöntemiyle yapılmış haritaları geliştirmeye başlaması (bu haritaların yön ve biçimleri oldukça doğru yansıtmasına karşın alan koruma özelliklerinin olmaması, dolayısıyla da yanıltıcı olabilmeleri)  1536-1546 italyan yontucusu ve mimarı michelangelo buonarotti’nin (1475-1564) roma’da kapitol tepesi üstünde tasarladığı bir alanı derinlikçizim (perspektif) kuralları uyarınca daha genişmiş gibi gösterecek bir düzenleme kullanması 1550 italyan anatomi bilgini bartolomeo eustachio’nun (1514-1574) görme sinirleri merkezinin beyin olduğunu söylemesi 1564 1. süleyman (kanuni) döneminde yaşamış ve yapıtları çok görünümlülük özelliği taşıyan osmanlı minyatürcüsü matrakçı nasuh’un ölümü  1568 hollandalı ressam yaşlı pieter bruegel (1525-1569) bir tablosunda görsel yanılsama içeren bir darağacı görüntüsünü kullanması  1583 isviçreli hekim felix platter’in (1536–1614) göz merceğinin ışığı odakladığını, görüntünün ise ağ katmanında oluştuğunu belirlemesi 1587 italyan anatomi bilgini guilio cesare aranzi’nin (1530-1589) göze gelen görüntülerin ağ katmanı üstünde ters olarak oluştuğunu belirlemesi 1590 hollandalı araç yapımcısı zacharias janssen’in (1580–1638) ilk mikroskobu yapması 16. yy daha önce uzak doğu kültürlerince bilinen gölge (ya da perde) tiyatrosunun karagöz adıyla osmanlı-türk kültürü tarafından da benimsenip uygulanmaya başlaması (19. yy’da karagöz’ün yunancaya uyarlanarak bu ülke kültürüne de girmesi) 1604 alman gökbilimci, fizikçi ve matematikçisi johannes kepler’in (1571-1630) ad vitellionem paralipomena adlı yapıtında gözün optik düzeneğini (mekanizmasını) açıklaması 1608 hollanda’da ilk teleskobun yapılması (italyan fizikçi, matematikçi ve gökbilimcisi galileo galilei’nin (1564-1642) teleskop kullanması, eski yunanca tele uzak ve skopein bakmak, görmek sözcüklerinden oluşan bu sözcüğün ilk kez 1611’de yunan matematikçisi giovanni demisiani tarafından ortaya atılması)  1618-1622 italyan papaz, ressam ve yazarı matteo zaccolini’nin (1574-1630) resim kuramına ilişkin dört ciltlik yapıtını yazması (renk, derinlikçizim (perspektif) ve optik konularını içeren bu kitapların büyük bir olasılıkla leonardo da vinci’nin etkisiyle aynadan okubilecek biçimde yazılmış olması) 1619 alman matematikçisi ve gökbilimcisi johannes keppler’in (1571-1630) düzgün kümelendirmelerden söz etmesi  1632-1654 hindistan’ın agra kentinde babürlü mimarlığının başyapıtı taç mahal’in yapılması (bu yapıda kimi derinlikçizim kurallarının uygulanması) 1665-1666 ingiliz matematik ve fizikçisi ısaac newton’un (1642-1727) ışığı bir prizmadan geçirerek beyaz güneş ışığının gökkuşağında bulunan renklerden oluştuğunu ortaya koyması. 1666 inigiliz fizik bilgini ısaac newton’un renk çemberini geliştirmesi (renk kuramına ilişkin çalışmaların başlangıcı) 1669-1682 fransız mimarı louis le vau (1612-1670), bahçe (peyzaj) mimarı andre le notre (1613-1700) ve ressam-dekoratör charles le brun’un (1619-1690) krallık sarayı versailles (okunuşu: versay) üstünde çalışmaları (bu sarayda içinde çok sayıda ayna bulunan bir kabul salonunun bulunması, la galerie des glaces) 1681 fransız fizikçisi edme mariotte’un (1620-1684) ağ katmanı üstündeki kör noktayı bulması 1704 ingiliz bilim adamı ısaac newton’un (1643-1727) opticks adlı yapıtının yayınlanması (newton’un renk kuramına ilişkin düşüncelerini de içeren yapıt) 1754 ingiliz karikatürcüsü ve kazıresim sanatçısı william hogarth’ın (1697-1764) perspective absurdities ya da satire on false perspective (derinlikçizim saçmalıkları, ya da, yanlış derinlikçizimin alaya alınması) adlı yapıtını oluşturması (bu resimde çeşitli görsel yanılsamaların iç içe geçmiş bir biçimde kullanılması)</Page><Page Number="380">380  1765 fransız matematikçisi gaspard monge’un (1746-1818) tasarı ya da uzay geometri diye adlandırılan yeni bir matematik dalını kurması (üç boyutlu nesnelerin kağıt gibi iki boyutlu ortamlar üstünde gösterilmesini sağlayan iz düşüm yöntemi)  1766 bir ingiliz kazıresimcisi (gravürcüsü) olan moses harris’in (1731-1785) bilinen ilk renk çemberini yayınlaması 1791 alman ozan ve yazarı johann wolfgang von goethe’nin (1749- 1832) renk konusundaki çalışmalarının başlaması (goethe’nin renkleri bir ışık türü olarak değil bağımsız varlıklar olarak görmesi, newton’un düşüncelerine karşı çıkması) 1793 daha ilerde “rubin vazosu” olarak bilinecek olan figür-zemin ilişkisine dayalı görsel yanılsamanın fransız sanatçıları tarafından gizli resimler oluşturma amacıyla bulunarak kullanılması 1798 kendisi de renk körü olan ingiliz fizikçi ve kimyacısı john dalton’un (1766-1844) renk körlüğünü bilimsel olarak incelemesi 18. yy avrupa’da karaltı (silüet) sanatının parlak dönemi 18. yy avusturyalı ressam josef lederer’in bohemya’da, cesky krumlov kentideki krallık sarayında yer alan “maskeli balo salonu”nun duvar resimlerini yapması ( geniş ölçüde trompe l’oeil uygulaması)  18. yy – 19. yy avrupa’da aydınlanma çağı (bilimsel araştırma yöntemlerinin gelişmesiyle pek çok bilim alanında yeni buluşlara yol açan dönemin başlaması, doğa bilimlerinin yanı sıra toplum ve davranış bilimlerinin de gelişmesi, bu gelişmelere bağlı olarak yeni yöntem, araç, gereç ve aygıtların bulunup ortaya çıkarılarak geliştirilmesi, güncel yaşamda kullanılmaya başlaması, optik-mekanik araçların da bu gelişmeden pay almaları ve yaygınlaşmaları)  1800 alman kökenli ingiliz gökbilimcisi (astronom) frederick william herschel (1738-1822) tarafından kızıl ötesi (enfraruj) ışınlarının bulunması  1801 alman bilim adamı johann wilhelm ritter (1776-1810) tarafından mor ötesi (ultraviyole) ışınlarının bulunması (herschel’in buluşuyla birlikte gözle görülebilen ışık dalgalarının altında ve üstünde başka ışınların var olduğunun belirlenmesi)  1804 isviçreli doktor, politikacı ve düşünür ıgnaz paul vital troxler (1780-1866) tarafından bulunan ve onun adıyla anılan görüntü kaybolması etkisinin bulunması (özellikle yan gözle algılanan ve güçlü olmayan uyarıların bir süre sonra etkilerini yitirdiğinin ortaya çıkarılması)  1807 alman ressamı otto philip runge’nin (1777-1810) renk kuramı üstünde çalışmaları (renk küresi, tamamlayıcı (bütünleyici) renk çiftlerinden söz edilmesi) ingiliz fizikçi ve kimyacısı william hyde wollaston’un (1766-1828) “camera lucida” adı verilen aygıtın patentini alması (mercek ve aynalar kullanarak resmi yapılacak görüntüyü, derinlikçizim özelliklerini bozmadan, kağıda yansıtan aygıt) 1810 alman ozan ve yazarı johann wolfgang von goethe’nin (1749- 1832) zur farbenlehre (renk bilgisi üstüne) adlı yapıtının yayınlanması  1815 iskoçyalı buluşçu ve yazar dawid brewster’in (1781-1868) çiçek dürbününü (kalaydoskopu) bulması. (bunun önü açık olan türü “teleidoscope’un” içine yerleştirilen ayna ve mercekler aracılığıyla benzer görüntüler yaratması. bu tür görüntüleri yansıtmak için kullanılan aygıtın “kaleidoplex” olarak anılması)  1820 çek bilim adamı jan evangelista purkinje’nin (1787-1869) askersel bir törenden sonra bir tür devinim iz bırakma etkisi olan çağlayan yanılsamasını açık biçimde betimlemesi (benzer bir etkinin çağlayanları gözleyen robert addams tarafından da anlatılması: 1834. yanılsamanın adının konması 1880’de p. thompson tarafından)  1823 fransız fizikçisi augustin-jean fresnel’in (okunuşu: fre’nel, 1788-1827) buluşu olan ve cam merceklere göre hem daha ince ve hafif, hem de daha güçlü merceklerin ilk olarak deniz fenerlerinde kullanılması (bu merceklerin daha ilerde plastikten de yapılması ve çeşitli amaçlarla kullanılması)  1825 ingiliz araştırmacısı peter mark roget tarafından “görüntünün sürekliliği” (persistance of vision) adı verilen olgunun ortaya konması (durağan nesnelerin değişik görüntüleri arasına kısa bir ara yerleştirilip art arda izlenirse bunların gözde sürekliliği olan bir devinim izleniyormuş etkisi uyandırmasına ilişkin görsel yanılsamanın bulunuşu – tahta perde arkasındaki araba tekerleği yanılsaması)  aynı yıllarda ingiliz fizikçisi michael faraday’ın (1791-1867) kendi adıyla anılan diski yaparak bu olguyu bir kez daha kanıtlaması (bu buluşların daha sonra aralarında sinemanın da bulunduğu durağan görüntüleri canlandırma çalışmalarında kullanılması) 1826 fransız fizikçisi joseph nicephore niepce’nin (1765-1833) ilk fotoğrafı çekmesi ve bu tür görüntülerin “heliyograf” (güneş çizimi) olarak adlandırılması görüntüleri optik-mekanik olarak kaydetmek ve bunları göstermek amacıyla geliştirilen çeşitli yöntem ve araçların çağdaş fotoğraf ve yansıtma (projeksiyon) makinalarına götürmesi fransız joseph nicephore niepce (1765-1833), louis-jacques-mande daguerre (1787-1851), ingiliz william henry fox talbot (1800-1877), john herschel (1792-1871) gibi araştırmacıların fotoğraf konusunda öncü çalışmalarının başlaması alman doktoru johannes peter müller’in (1801-1858) görsel yanılsamalarla ilgili iki kitap yazması (bu yapıtın daha sonra, 1854-1955’de, başka bir doktor olan j.j. oppel tarafından</Page><Page Number="381">381  genişletilmesi, oppel’in 1885’de “geometrik görsel yanılsamalar” deyimini kullanması 1829 belçikalı ressam ve amatör fizikçi joseph antoine ferdinand plateau’nun (1801-1883) içinde görsel algılama konularına değinen tezini belçikalı astronom, matematikçi ve toplumbilimci lambert adolphe jacques quetelet’e (1796-1874) vermesi 1830 ingiliz fizik ve kimya bilgini michael faraday’ın (1791-1867) ingiliz krallık enstitüsünde değişik bir görsel yanılsama konusunda bir konuşma yapması, bu konuşmanın "on a peculiar class of optical ıllusions" (kendine özgü bir görsel yanılsama türü üzerine) başlığı ile yayınlanması: 1831 (üstüne yarıklar getirilmiş bir disk ile üstüne görüntüler getirilmiş başka bir diskin birbirinin zıttı yönlerde dönmeleri sırasında bir aynadan görüldüğünde görüntünün değişmediğinin gözlenmesi)  1832 ingiliz bilim adamı charles wheatstone’un (1802-1875) üç boyutlu görüntüleme (stereoskopi) konusu üstündeki çalışmalarına başlaması belçikalı ressam ve fizikçi joseph antoine ferdinand plateau’nun (1801-1883) “sur un nouveau genre d'illusions d'optique” (görsel yanılsamalarda yeni bir tür üzerine) başlıklı yazısında “phenakistiscope” adlı canlandırma aygıtını anlatması (bu nedenle plateau’nun sinema ve canladırma konusundaki öncülerden biri olarak anılması)  avusturyalı profesör simon ritter von stampfer’in (1792-1864) “stroboscope” adlı canlandırma aygıtını yapması (durağan görüntüleri canlandırmaya yarayan bu araçların “fantaskop”, “phantamascope”, “sihirli disk”, “kaleidorama” gibi adlarla da anılmaları)  1833 belçikalı ressam ve fizikçi joseph antoine ferdinand plateau’nun (1801-1883) gene belçikalı olan ressam jean baptiste madou (1796-1877) ile tanışması (bu ikilinin birlikte “phenakistiscope” adlı canlandırma aygıtı için görüntüler üretmesi)  1835 marie grosholtz tussaud (1761–1850) adlı fransız kökenli bir hanımın londra’da “mademe tussauds” adıyla bir müze kurması (içinde ünlü kişilerin gerçeğe uygun balmumu yontularının yer aldığı müze)  1839 louis-jacques-mande daguerre’in (1787-1851) “daguerretype” adlı fotoğraf tekniğini bulması fransız kimyacısı michel eugene chevreul’ün (1786-1889) de la loi du contraste simultane des coleurs (renklerdeki eşzamanlı zıtlık üstüne) adlı yapıtının yayınlanması (bu yapıtın izlenimci ressamları etkilemesi)  1843 ingiliz bitkibilimcisi ve fotoğrafçısı anna atkins’in (1799-1871) fotogramlar kullanması ve bu tür görüntülerden oluşan ilk fotoğraf kitabını hazırlaması 1849 belçikalı ressam ve fizikçi joseph antoine ferdinand plateau’nun (1801-1883) deneylerini ayrıntılı raporlar biçiminde yayınlaması (sarmal biçimindeki düzenlemelerin devinim iz bırakması etkisi uyandırmasına ve kendi buluşu olup “anorthoscope” adını verdiği aygıtla izlenen görüntülere ilişkin gözlemler) alman bestecisi wilhelm richard wagner’in (1813-1883) karanlık bir tiyatro salonunda izleyicileri müzik ve görüntülerle sarma düşüncesini dile getirmesi  1850 iskoçyalı buluşçu ve yazar dawid brewster’in (1781-1868) üç boyutlu (stereoskopik) görüntüler oluşturmak için mercekler kullanılmasını önermesi 1853 w. rollman’ın çizimlerde kullanılabilecek anaglif ilkelerini belirlemesi  1854 fransız kimyacısı michel eugene chevreul’ün (1786-1889) renk algılamasında eşzamanlı zıtlık (simultane kontrast) adı verilen olguyu gözleyerek yazması ingiltere’de “the london stereoscopic company” (londra stereoskopi ortaklığı) adlı bir şirketin kurulması (bu şirketin çok sayıda steoskopik araç ve görüntü pazarlaması) 1857 isveç kökenli ingiliz fotoğrafçısı oscar gustave rejlander’in (1813-1875) ilk fotomontaj denemelerine başlaması 1858 ingiliz fotoğrafçısı henry peach robinson’un (1830-1901) fotomontaj tekniğini ilk uygulayanlardan biri olması (onun bunu “birleştirilmiş baskı resimler” diye adlandırması) 1858 fransız araştırmacılar joseph d’almeida ile louis ducas du hauron’un anaglifler üstündeki ilk deneylerine başlamaları (iki renkli saydamlar aracılığı ile) 1859 alman fizyolojist ve düşünürü alfred wilhelm volkmann’ın (1801-1877) “tachistoscope” adlı aygıta ilişkin ilk betimlemeyi yazması (bu aracın daha sora hızlı okuma eğitimi ve bilinçaltı tanıtmaca (subliminal reklam) amaçlı kullanımları)  1860 alman davranış bilimcisi gustav theodor fechner’in (1801-1887) devinen siyah-beyaz görüntülerin renkliymiş izlenimi uyandırması üstünde çalışmaları (“öznel renkler” (subjective colors)) 1860’lar batı resminde izlenimcilik (empresyonizm) akımı (bu akıma bağlı ressamların özellikle renk ve derinlik konularına yönelik çalışmaları) 1865 mimar haji abol-hasan navai tarafından iran’da, tahran’da bulunan gulistan (gül bahçesi) sarayının bugünkü biçimine getirilmesi (bu sarayda bir aynalı salonun bulunması)  1868 john barns linnet’in ilk flipbook patentini alması  1872 ingiliz fotoğrafçısı eadweard james muybridge’in (edward james muggeridge, 1830 -1904) fotoğrafçılıkta “ardışık fotoğraflar dizisi” olarak adlandırılan yöntemi geliştirmesi (fotoğrafta stroboskopi, muybridge’in fotoğraflarının yayınlanması: 1878. muybridge’in fotoğraflarının canlandırılmış görüntüler olarak izlenebilmesi için “zoopraxiscope” adlı bir aygıt geliştirmesi</Page><Page Number="382">382  fransız louis ducos du hauron tarafından ilk renkli fotoğrafın çekilmesi 1874 hayvanlarda devinim olgusunu inceleyen ve bu amaçla kağıt üstüne çizim yapan mekanik araçlar geliştirmiş olan fransız bilim adamı etienne-jules marey’in (1830-1904) kitabının yayınlanması  1877 yazar amedee guillemen’in bir yazısında periskop benzeri “sihirli bir dürbün”den söz etmesi fransız buluşçusu charles-emile reynaud’nun (1844-1918) “praxinoscope” adını verdiği canlandırma aygıtı yapması. (bu aygıtın üstüne yarıklar açılmış silindirlere dayanan öteki aygıtlara aynalar ekleyerek daha parlak ve net görüntüler vermesi)  1880’ler avrupa resim sanatında noktalamacılık (pointilizm) akımı (bu akıma bağlı ressamların yapıtlarını bir mozaik gibi renk nokta ve lekeleriyle oluşturmaları.  akımın önde gelen ressamlarından fransız georges-pierre seurat’nın (1859-1891) renklerin uzaktan bakıldığında izleyicinin gözünde birbirlerine karışması konusu üstünde çalışması, bu düşüncelerini yansıtan la grand jatte adasında bir pazar öğleden sonrası adlı ünlü tablosunu yapması: 1884-1886 akımın öteki ünlü ressamı: paul victor jules signac (1863-1935) 1888 george eastman’ın (1854-1932) ilk kodak fotoğraf makinasını üretip pazarlaması 1889 ingiliz filim yapımcısı william friese-green’in (1855-1921) anaglif tekniğine dayanan ilk sinema filimini yapması 1891 fransız araştırmacı louis ducas du hauron’un ilk basılı anaglifleri yayınlaması rus matematikçisi ve kristal bilimcisi yevgraf stepanovich fyodorov’un (evgraf stepanovich fedorov, 1853-1919) kümelendirmeler üstünde çalışması ve bunların 17 izometri grubuna göre kurulduğunu belirlemesi 1892 amerikalı ressam charles allan gilbert’in (1873-1929) çok görünümlü bir resim olan all is vanity (her şey gurur) adlı yapıtını yapması. (onun çağdaşı olan george a. wotherspoon’un da benzer yapıtlarının bulunması) fransız buluşçusı charles-emile reynaud’un (1844-1918) görüntüleri yansıtmak için geliştirilen araçları, yani projeksiyon makinalarını kullanarak paris’de canlandırma gösterileri yapmaya başlaması (“theatre optique” (görsel tiyatro) adıyla sunulan bu gösterilerin büyük ilgi toplamas)  1893 amerikalı çizgi roman sanatçısı peter newell’in (1862-1924) ilk çağdaş ambigramı yapması, bunu 1902’de bir ikincisinin izlemesi (çağdaş çok görünümlü sözcüklerin başlangıcı) 1894 ingiliz girişimcisi c. e. benham‘ın “yapay tayf (spektrum) topacı” adını verdiği bir oyuncağı pazarlaması (alman bilim adamları gustav fechner (1801-1887) ile hermann ludwig ferdinand von helmholtz’un (1821-1894) siyah-beyaz diskler üstünde yaptıkları araştırmalara dayanan bir görsel yanılsamanın oyuncak biçiminde pazarlanlması, fechner-benham disk ya da topaçları)  1895 alman fizikçisi wilhelm conrad röntgen’in (1845-1923) x-ışınlarını bulması, bu buluşuyla 1901’de fizik dalındaki ilk nobel ödülünü kazanması (daha sonra x-ışıları fotoğrafçılığını da hazırlayan buluş)  lumiere kardeşlerin paris’de ilk filim gösterisini yapmaları  fransız yazar f. drouin tarafından yazılan stereosopi ve üç boyutlu fotoğrafçılık konulu bir kitabın ingilizceye çevrilmesi 1898 flora stacey adlı bir hanımın yazı makinasında bir kelebek resmi yapması (“yazı makinası sanatı” adı verilen ve ilk örneklerinin 1867’ye kadar gittiği bilinen yaratı alanının günümüze kalmış en eski örneklerinden biri, böylece yazı mı resim mi olduğuna karar verilemeyen bir iki görünümlülük örneği oluşturması)  fransız filim yapımcısı georges melies tarafından ıllusions fantasmagoriques (olağanüstü yanılsamalar) adlı kısa filimin yapılması (aynı yapımcının ıllusions funambulesques (harikulade yanılsamalar) adlı öteki kısa filiminin yapımı: 1903)  1899 avusturyalı grafik sanatçısı koloman moser’in (1868-1918) ilk figürlü kümelendirmeyi yapması 19. yy davranışbilimin (psikolojinin) gelişmeye başlaması ile algılama psikolojisi alanındaki çalışmaların ilerlemesi, bilinen görsel yanılsamaların araştırılıp bilinenlere yenilerinin katılması  19. yy sonu - 20. yy başı  o zamana kadarki durağan görüntüleri devinen görüntülere dönüştürme konusundaki çalışmaların giderek “yedinci sanat” olarak anılan günümüzdeki sinemaya götürmesi  • marie georges jean melies’in (1861-1938) ilk düzenli filim gösterilerinin başlaması: 1888. (sinemanın gelişmesine koşut olarak filim hilelerinin (özel efektlerin) de kullanılmaya başlaması)  • önceleri deneysel filimler yapan auguste (1862-1954) ve louis (1864-1948) lumiere kardeşlerin ilk kamuya açık tecimsel filim gösterisi: 1895  • sigmund weinberg’in istanbul’da, galatasaray’daki bir birahanede ilk film gösterimini gerçekleştirmesi: 1897  • istanbul şehzadebaşı’nda halka açık ilk sinemanın milli sinema adıyla çalışmaya başlaması: 1910  19. yy sonu, avusturya ve güney almanya’da kurucuları max wertheimer (1880-1943), wolfgang köhler</Page><Page Number="383">383  20. yy başı (1887-1967) ve kurt koffka (1886-1941) olan gestalt kuramının ortaya çıkması ve giderek yaygınlaşıp yandaş kazanması (algılama psikolojisine yeni bir bakış açısı getiren bu kurama bağlı bilim adamlarının özellikle görsel yanılsamalar konusunda çalışmalar yapmaları)  19. yy sonu, 20. yy başı çağdaş çizgi romanların ortaya çıkmaya başlaması (dizi çizimler aracılığıyla bir öykünün kurgulanması)  19. yy - 20. yy davranışbilimleri ile algılama psikolojisi konularındaki gelişmelerin yeni görsel yanılsamalar ortaya çıkarması (aşağıda bunların bir bölümünün ilk bulunuş-yayınlanış tarihi, bulucusunun adı ve yaşadığı yıllar yer alıyor) • 1832 isviçreli kristabilimcisi louis albert necker (1786-1861)  • 1838 alman davranışbilimcisi gustav theodor fechner (1801-1887)  • 1839 fransız kimyacısı michel eugene chevreul (1786-1889) • 1851 a. fick  • 1860 alman fizikçisi johann christian poggendorff (1796-1877)  • 1860 alman fizikçisi johann joseph oppel (1815-1894) • 1861 alman fizyolojicisi karl ewald konstantin hering (1834 -1918)  • 1865 avusturyalı fizikçi ernst mach (1838-1916)  • 1863 alman fizikçisi august adolph eduard eberhardt kundt (1838-1894)  • 1870 alman konuşma bilimcisi ludimar hermann (1838-1914)  • 1889 alman psikiatrist ve toplumbilimcisi franz carl müller-lyer (1857-1916) • 1892 belçika’lı matematikçi ve davranışbilimci joseph remi leopold delboeuf (1831-1896)  • 1894 alman kökenli amerikalı davranışbilincisi hugo münsterberg (1863-1916)  • 1895 belçikalı davranışbilimcisi armand thiery (1868–1955) • 1896 t. lipps  • 1898 j. h. judd • 1899 polonya kökenli amerikalı davranışbilincisi joseph jastrow (1863-1944)  • 1902 alman davranışbilimcisi hermann von ebbinghaus (1850-1909) • 1902 fransız araştırmacısı b. bourdon  • 1908 ingiliz davranışbilimcisi james frazer (1863-1936) • 1908 ingiliz kökenli amerikalı davranışbilimcisi edward bradford titchener (1867-1927) • 1913 italyan davranışbilimcisi mario ponzo (1882-1960)  • 1926 alman davranışbilimcisi friedrich sander (1889-1971)  • 1941 alman davranışbilimcisi walter ehrenstein • 1955 italyan davranışbilimcisi gaetano kanizsa (1913-1993)  • 1965 amerikalı davranışbilimcisi celeste mccollough howard  • 1970 h. munker  • 1975 h. f. j. m. van tuijl  • 1977 japon araştırmacı hajime ouchi  • 1979 m. white • 1981 amerikalı davranışbilimcisi roger newland shepard (1929)  • 1994 alman elke lingelbach  • 1980 ingiliz optometri (gözün ışık kırma ortamında ışınların sapmasını inceleyen bilim) uzmanları stephen philip taylor (1951) and joy margaret woodhouse (1948) • 1985 j. r. bergen • alman doktoru ve fizikçisi hermann ludwig ferdinand von helmholtz (1821-1894)  • alman doktoru, davranışbilincisi ve fizyolojicisi wilhelm maximilian wundt (1832-1920)  20. yy başı canlandırma sinemasının gelişmeye başlaması (filim endüstrisindeki gelişmelere koşut olarak tek tek karelerin art arda getirilmesiyle oluşturulan çizgi filimlerin ortaya çıkışı)  1900 alman matematikçisi david hilbert’in (1862-1943) “düzgün kümelendirmeler” problemini tanımlaması (bu problemin alman matematikçisi heinrich heesch (1905-1995) tarafından çözülmesi: 1932. 28 düzgün kümelendirme türünün olabileceğinin belirlenmesi)  1903-1904 fransız auguste ve louis lumiere kardeşlerin renkli fotoğraflar oluşturmak amacıyla “autochrome” adı verdikleri bir renk çemberi oluşturmaları (bu düzenlemede temel renkler olarak turuncu, yeşil ve morun kullanılması)  1903-1905 hollanda kökenli amerikalı çizgi roman sanatçısı gustave verbeek’in (1867-1937) the upside downs of little lady lovekins and old man muffaroo (küçük hanım lovekins ile yaşlı adam muffaroo’nun tepe taklak maceraları) başlıklı çizgi romanının new york herald gazetesinde yayınlanması (altışar karelik çizimlerden oluşan çizgi romanda öykünün birinci kareden başlayıp altıncı kareye kadar geldikten sonra tersten geriye doğru sürmesi ve gene birinci karede bitmesi, böylece çizgi romanda bir çok görünümlülük örneği oluşturması)  1905 amerikalı ressam ve öğretmen albert henry munsell’in (1858-1918) renk konusundaki araştırmalarını yayınlaması (renklere sayısal değerler vererek kümelendirmeye dayanan çalışma. bunu izleyen atlas of the munsell color system (munsell renk dizgesi atlası) adlı yapıtının yayınlanması: 1915 1908 ingiliz davranış bilimcisi james frazer’in kendi adıyla anılan ve sarmalmış gibi görünmesine</Page><Page Number="384">384  karşın iç içe dairelerden oluşan görsel yanılsamayı bulması (bu sarmalın en güçlü görsel yanılsamalardan biri olması)  1910 ilk çağdaş çizgi filimlerin yapılmaya başlaması  1910-1930 çağdaş türk mimarlığında birinci ulusal mimarlık dönemi (eski mimarlık yapıtlarından aktarılmış öğe ve ayrıntıları kullanarak bir mimarlık dili oluşturmaya yönelen tarihsel yinelemecilik akımı) en önemli temsilcileri: mimar kemalettin bey (1870-1927), mimar vedat (tek) bey (1873-1942), mimar arif hikmet (koyunoğlu) bey (1893-1982)  1911-1919 kübizm akımına bağlı ressamların bir nesneyi çeşitli bakış açılarından görüntüleyen yapılar üretmeleri, bunun yanı sıra yapıştırma resim (kolaj) tekniklerini uygulamaları. en ünlü temsilcileri: pablo picasso (1881-1973), georges braque (1882-1963) 1912 çek kökenli amerikalı psikolog max wertheimer’in (1880-1943) durağan görüntülerin birbiri ardına gösterilmesinin devingenlik duygusu uyandırdığını yazması, bunun bir yanılsama olduğunu belirterek “fi (phi) olgusu” diye adlandırması  1914 alman mimarı walter gropius’un (1883-1969) köln kentinde örnek bir üretimevi (fabrika) yapması (mimarlıkta kübizm akımının ilk örneklerinden biri), gropius’un bir yapıtında görsel yanılsamalar ile algılama özelliklerinin önemine değinmesi: 1956  1914-1918 birinci dünya savaşı sırasında görüntüyü bulanıklaştırmaya dayanan gizlemecenin (kamuflajın) savaş gemilerinde uygulanması  amerikalı fotoğrafçılar arthur mole (1892-1986) (john thomas ile birlikte) ve eugene omar goldbeck’in (1889-1983) çok sayıda insan tarafından bir mozaik gibi oluşturulmuş düzenlemeleri görüntüleyen fotoğraflar çekmeleri (mole’un bunları “yaşayan fotoğraflar” olarak adlandırması 1915 danimarkalı davranışbilimcisi edgar john rubin’in (1886-1951) kendi adıyla da anılan ve çok görünümlü bir figür-zemin yanılsaması olan “vazo ya da iki yüz” yanılsamasını anlatması galiçya kökenli amerikalı çizgi filim yapımcısı max fleischer’in (1883-1972) “rotoscope” adlı aygıtın patentini alması (normal filimler üstüne konan saydam asetat kağıtları üstüne çizimler getirerek daha kolay ve hızlı canlandırmalar yapmayı sağlayan araç) 1918 alman canlandırma filim yapımcısı ve yönetmeni charlotte (lotte) reiniger’in (1899-1981) ilk canlandırma filim çalışmalarına başlaması. (reiniger’in özellikle karaltılara dayanan canlandırma türündeki çalışmalarıyla adını duyurması, günümüze kalan en ünlü yapıtlarından biri olan die abenteuer des prinzen achmed (prens ahmed’in maceraları) adlı filiminin gösterime girmesi: 1926)  1920’ler dadacılık akımına bağlı sanatçıların yapıştırma resim (kolaj) tekniklerini uygulayan yapıtlar oluşturmaları amerikalı fotoğrafçı man ray’in (1890-1976) fotogram tekniğini yeniden canlandırması (bu alanda yapıtları olan öteki sanatçılar arasında alman ressam ve yontucusu max ernst (1891-1976), macar ressam ve fotoğrafçısı laszlo moholy-nagy (1895-1946), ispanyol kökenli fransız ressamı pablo picasso (1881-1973), rus grafik tasarımcısı aleksander mikhailovich rodchenko (1891-1956) gibi adların bulunması) 1921 isviçreli psikiyatrist hermann rorschach’ın (1884-1922) bakışıma (simetriye) dayanan bir test geliştirmesi (rohrschah mürekkep lekeleri)  isviçreli bir öğretmen ve dışavurumcu (ekspresyonist) ressam olan johannes ıtten’in (1888-1967) renk konusundaki çalışmalarına başlaması (ıtten’in çalışmalarının kunst der farbe (renk sanatı) başlığı altında yayınlanması: 1961 1922 hollandalı kazı ve baskı resim sanatçısı maurits cornelis escher’in (1898-1972) ilk figürlü kümelendirmelerini yapmaya başlaması amerikalı fizikçi matthew luckiesh’in (1883-1967) visual ıllusions: their causes, characteristics and applications (görsel yanılsamalar: nedenleri, özellikleri ve uygulanmaları) başlığı altında görsel yanılsamaları bilimsel olara ele alan bir kitap yazması 1923-1927 walt disney’in alice in cartoonland (alis çizgi filim ülkesinde) adlı kısa filimler dizisini hazırlaması. (gerçek oyuncuları çizgi filim kahramanları ile birlikte gösteren en eski canlandırma filimlerinden biri)  1924 italyan davranışbilimcisi c. l. musatti’nin (1897-1989) uygun bir biçimde iç içe yerleştirilen halka görüntülerinin döndürüldüklerinde üç boyutluymuş gibi bir izlenim bıraktıklarına ilişkin olguyu incelemesi ve bunları “stereo-kinetik yanılsamalar” olarak adlandırması. bu tür yanılsamalara onların bulucusu olduğunu öne sürdüğü öğretmen vittorio benussi’nin adını vermesi 1926 iskoçyalı mühendis john logie baird’in (1888-1946) ilk televizyon görüntüsünü iletmesi 1927 avusturya kökenli filim yönetmeni fritz lang’ın (friedrich christian anton, 1890-1976) metropolis adlı filimi çekmesi (sinemada ütopya uygulaması)  alman görüntü yönetmeni ve görsel efekt uzmanı eugen schüfftan’ın (1893-1977) metropolis filiminde kendi adıyla anılan ve aynalar kullanarak oyuncuların küçük maketler biçiminde hazırlanmış dekorların önünde ya da içinde gözükmelerini sağlayan yöntemi uygulaması (bu yöntemin “mavi perde” adıyla anılan yöntemin kullanılmaya başlamasına kadar sinemada oyuncuların kendilerinden küçük ya da büyük ortamlarda gözükmesi amacıyla pek çok</Page><Page Number="385">385  filimde kullanılması)  1928 amerikalı çizgi filim yapımcısı walter elias disney’in (1901-1966) steamboat willie (willie adlı buharlı gemi) filmini yapması (bu filimin ilk sesli canlandırma filmi oluşu ve baş karakteri olan miki fare’ye (mickey mouse’a) dünya çapında ün kazandıması) 1929 amerikalı mimar-desinatör hugh ferriss’in (1889-1962) “kavramsal mimarlık” adıyla bilinen tasarımlar içeren ilk kitaplardan biri the metropolis of tomorrow (yarının büyük kenti) adlı yapıtının yayınlanması  1930’lar macar kökenli amerikalı matematikçi george polya’nın (pólya györgy, 1887-1985) en çok 17 bakışım türü olabileceğini belirlemesi  fransız kökenli amerikalı sanatçı marcel duchamp’ın (1887-1968) devinen görüntülerle ilgili deney ve sunuşlar yapması, bunlara dayanarak ürettiği şekilleri de rotoreliefs (dönel kabartmalar) olarak adlandırması  rusya’da moskova ve st. petersburg kentlerindeki yeraltı trenleri için durakların yapılması (içleri bir barok sarayı gibi düzenlenmiş tarihsel yinelemecilik örnekleri)  walt disney’in animatörlerinden hamilton luske tarafından “illusion of life” (yaşam yanılsaması) deyişinin ortaya atılması (canlandırma sinemasının teknik olarak olduğu kadar izlenim olarak da inandırıcı olması gerektiğine ilişkin düşünceler)  1930 macar kökenli fransız grafik sanatçısı victor vasarely’nin (1906-1997) paris’e yerleşmesi (bu sanatçının daha ilerde optik sanat adıyla anılacak akımı başlatan ilk çalışmalarının başlaması) 1931 ispanyol ressamı salvador dali’nin (1904-1989) eriyen saatler adlı tablosunu yapması, gerçeküstücülük akımının en güçlü temsilcilerinden biri olan bu sanatçının daha sonraki yapıtlarında görsel yanılsamaları da kullanması (bu tür ünlü yapıtları: 1937 bir oturma odası kompozisyonu içinde amerikalı filim oyuncusu mae west’in portresi, 1940 voltaire’in büstü ya da köle pazarı)  1932 alman matematikçisi heinrich heesch’in (1905-1995) 28 düzgün kümelendirme türünün olabileceğini belirlemesi 1934 isveçli sanatçı oscar reutersvaerd’in (1915-2002) yapıtlarında olanaksız üçgen adlı şekli ilk kez kullanması ve olanaksız figürlerden oluşan yapıtları üstünde çalışmaya başlaması (olanaksız üçgenin ingiliz matematikçisi roger penrose (1931) tarafından incelenip tanıtılması: 1958) 1935 amerikalı oftalmoloji uzmanı adelbert ames, jr.’un (1880-1955) kendi adıyla anılan ve derinlik algılamasında en etkileyici görsel yanılsamalardan birini oluşturan ames odasını kurması (ames’in çalışmalarının büyük bir olasılıkla 19. yy sonlarına doğru benzer konular üstünde çalışmış olan alman doktor ve fizikçisi hermann ludwig ferdinand von helmholtz’un (1821-1894) araştırmalarına dayanması) ames’in gene bir derinlik yanılsaması oluşturan ve kendi adıyla anılan ames penceresini bulması: 1951  1937 m. c. escher’in metamorphosis (başkalaşım) adlı uzun figürlü kümelendirmesini yapması (ikincisi 1939-40, üçüncüsü 1967-68 yıllarında)  amerikalı çizgi filim yapımcısı walt disney’in “multiplane camera” (çok düzlemli kamera) adlı tekniği uygulamaya başlaması (çizgi filimlerde derinlik izlenimi yaratmak amacıyla çizimlerin birbiri önüne yerleştirilmiş ve değişik hızlarla kaydırılabilen düzlemler üstüne çizilerek filimlerinin çekilmesine dayanan teknik)  1938 alman kökenli amerikalı william (wilhelm) b. gruber’in (1903) “viewmaster” adlı üç boyutlu görüntü veren aygıtı geliştirerek harold graves ile birlikte üretmeye başlaması  amerikalı fizikçi chester carlson’un (1906-1968) fotokopi makinasını geliştirmesi  alman mimarı albert speer’in yeni başbakanlığın (neue reichskanzlei) yapılmasıyla görevlendirilmesi (bu yapıda ölçek bozmaları uygulanarak insanların etkilenmesinin amaçlanması)  walt disney stüdyolarının 1934’den beri üstünde çalıştığı snow white and the seven dwarfs (pamuk prenses ve yedi cüceler) adlı çizgi filiminin büyük bir başarı sağlaması (bir tam büyüklükte, yedi de minyatür oskar ödülü kazanan bu filimin “çizgi filimin altın çağı” olarak adlandırılan dönemi başlatması)  romanyalı çağdaş yontucu constantin brancusi’nin (1876-1957) “sonu olmayan sütun” adlı yapıtını oluşturması (burgu biçiminde bir direğe benzeyen bu yaptın her boğumunun birbirinin eşiymiş gibi gözükmesi için giderek büyüyen öğelerle yapılması. daha ilerde bozulan yontunun onarılması: 2000)  alman mühendisi konrad zuse’nin (1910-1995) ilk sayısal bilgisayarı yapması 1939-1945 ikinci dünya savaşı sırasında üretimevlerinin (fabrikaların), askerlik ya da ulusal savunmayla ilgili kuruluşların, hatta stratejik önemi olan kasaba ve kentlerin üstünde gizlemece (kamuflaj) uygulanması 1940-1950 çağdaş türk mimarlığında ikinci ulusal mimarlık dönemi (eski mimarlık yapıtlarından aktarılmış öğe ve ayrıntıları kullanarak bir mimarlık dili oluşturmaya yönelik ikinci tarihsel yinelemecilik akımı) en önemli temsilcisi: sedat hakkı eldem (1908-1988)  1940 amerikalı çizgi filim yapımcısı walt disney (1901-1966) tarafından hazırlanan fantasia adlı</Page><Page Number="386">386  filimin gösterime girmesi (bu filimde bir çizgi filim kahramanı (mickey mouse) ile canlı bir insanın (orkestra şefi leopold stokowski) birlikte görüntülenmeleri) 1941 letonya kökenli amerikalı fotoğrafçı phillipe halsman’ın (1906-1979) gerçeküstücü ressam salvador dali ile tanışması. (bu fotoğrafçının gerçeküstücü bir yaklaşımı fotoğraflarında uygulamaya başlaması)  1945 amerikalı dansçı ve sinema oyuncusu gene kelly’i (1912-1996) çizgi filim dizisi tom and jerry’deki fare jerry ile birlikte dans ederken gösteren anchors aweigh adlı filimin yapılması 1946 john w. mauchly (1907-1980) ile john presper eckert (1919-1995) adlı amerikalı mühendislerin bilgisayarı geliştimeleri 1947 amerikalı araştırmacı ve buluşçu edwin herbert land’in (1909-1991) polaroid fotoğraf makinasını geliştirmesi 1948 ressam salvador dali ile fotoğrafçı phillipe halsman’ın (1906-1979) birlikte gerçeküstücü fotoğraflar üretmeleri (bunlardan biri olan dali atomicus’da havada uçan kediler, havada duruyormuş gibi gözüken sular gibi görüntülerin yer alması, bu tür anlık görüntülere fotoğrafçılıkta “zamanı durdurmak (ya da dondurmak)” adının verilmesi)  1950-1955 amerikalı mimar bruce goff’un (1904-1982) oklahoma’daki bavinger evi’ni yapması (mimarlıkta adhokçuluk akımının örneklerinden biri) 1950’ler alman kökenli amerikalı sanatçı joseph albers’in (1888-1976) olanaksız nesneler üstünde çalışması 1950’ler sinema endüstrisinin cinerama (1952),cinemascope (1953), vistavision (1954), superscope (1954), todd ao (1955), technirama (1956), ultra panavision (1957), super panavision (1959) gibi adlar altında genişletilmiş beyaz perde tekniklerini uygulamaya başlaması  1951 amerikalı oyuncu fred astaire’in (1899-1987) 1951’de çekilen royal wedding (krallık düğünü) adlı filimde bir odanın duvarı ve tavanında dans edermiş gibi görüntülenmesi 1955 amerikalı çizgi filim yapımcısı walt disney’in girişimiyle california’da oakland’de kurulmasına başlanan “disneyland” (disney ülkesi) adlı eğlence parkının açılması (bu parkta aralarında görsel yanılsamaların da kullanıldığı çok çeşitli masal ve düş dünyalarının gerçekleştirilmesi. bu büyük projenin gerçekleştirilmesinde çalışanlara ingilizce “imagine”, yani düş kurmak ve “engineer”, yani mühendis sözcüklerinin birleştirilmesiyle kurulan “imagineers” takma adının yakıştırılması. bu tür parkların daha ilerde başka yerlerde “disneyworld” (disney dünyası) adı altında kurulması) walt disney’in lady and tramp (hanım ve serseri) adlı çizgi filiminin sinemaskop olarak çekilmesi 1958 ingiliz matematikçi ve fizikçisi roger penrose (1931) ile babası matematikçi ve fiziyatrist olan lionel sharples penrose (1898-1972) tarafından olanaksız figürlerin incelenmesi (penrose ügeni (olanaksız üçgen), penrose çatalı (olanaksız diyapazon)) 1959 amerikalı çizgi filim yapımcısı walt disney’in sleeping beauty (uyuyan güzel) adlı çizgi filiminin “super technirama 70 mm” adlı geniş beyaz perde kullanan yöntemle filime alınması 1960’lar amerikalı davranışbilimcileri eleanor j. gibson (1910-2002) ile richard d. walk (1920)  tarafından “görsel uçurum” konusunda araştırmalar yapılması 1960’lar önce italya’da sonra da türkiye’de fotoromanların yapılması 1960 macar kökenli amerikalı sinir ve davranış bilimcisi bela julesz’in (1928-2003) strereogram’ı bulması (ilk şaşı-bak-şaşırlar) 1962 amerikalı sinemacı morton heilig’in (1926-1997) “sensorama” adını verdiği yeni bir sinema tekniğini geliştirmesi (sinemada görüntü ve sesin yanı sıra koku ve titreşimlerin de algılanmasını sağlayan aynı adlı makinanın kullanılmasına ilişkin öneri)  1963 alman kökenli amerikalı ressam josef albers’in (1888-1976) ınteraction of color (renk etkileşimi) adlı yapıtının yayınlanması  alman matematikçisi heinrich heesch ile mühendis otto kienzle’nin yayınladıkları kitapta 28 kümelendirme türünün örneklerini vermeleri 1966 amerikalı grafik sanatçısı kenneth c. knowlton’un (1931) bilgisayar kullanarak çok görünümlülük özelliği taşıyan yazı-resimler üretmeye başlaması  amerikalı bilgisayar mühendisi ıvan edward sutherland’in (1938) başa takılarak bilgisayarlarla iletişim kurmaya yarayan başlığı yapması 1968 amerikalı ressam dick termes’in termespheres (termes küreleri) adını verdiği yapıtlarını üretmeye başlaması (küreler üstüne yapılan ve altı kaçış noktalı derinlikçizim uygulamaları olan bu resimlerin çeşitli görsel yanılsamalar oluşturması)  1969 isviçreli davranışbilimci max lüscher’in (1923) renk testine ilişkin çalışmasının yayınlanması (renk seçimlerinin insanların duygudurumsal konumlarını belirleyen bir araç olduğunu anlatan çalışma)  fransız kökenli amerikalı endüstri tasarımcısı raymond fernand loewy’nin (1893-1986) new man logosunu yapması (ambigramların amblem ve logolarda kullanılması)  1970’ler “air brush” adlı boya püskütme tekniğini kullanan ressamların foto gerçekçilik (ya da foto realizm) adlı akımı başlatmaları (fotoğraflardan yola çıkılarak yapılan gerçekçi resimler)  1972 polonyalı araştırmacı jan b. deregowski’nin (1933) aralarında yanılsamaların da bulunduğu</Page><Page Number="387">387  görsel algılama özelliklerinin öğrenilen bir şey olduğunu, evrensel olmayıp kültürden kültüre değişebildiğini karşılıklı biçimde ortaya koyan araştırması  1973 yeni zelanda’da, wanaka yakınlarında “stuart landsborough’s puzzling world” (stuart landsborough’nun şaşırtıcı dünyası) adlı parkın kurulması (burada çeşitli yanılsama türlerinin sergilendiği pavyonların yer alması)  1974 ingiliz matematikçisi roger penrose’un (1931) daha önce islam sanatçıları tarafından kullanılmış olan kümelendirmeleri yeniden bulması (penrose kümelendirmeleri) 1975 amerikalı grafik sanatçısı robert petrick’in baş aşağı çevrildiğinde de okunabilen ilk çağdaş çok görünümlü yazı (ambigram) örneğini üretmesi (john langdon ile scott kim’in de aynı yıllarda ambigramlar üstünde çalışmaya başlamaları, matematikçi douglas r. hofstadter’in bu yaratı alanı için “ambigram” sözcüğünü kullanması)  1976-77 amerikalı bir ev hanımı olan marjorie rice’ın o zamana kadar bilinmeyen eşkenar beşgenlerle kurulu dört yeni kümelendirmeyi ortaya çıkarması 1979 isviçre doğumlu çağdaş ressam felice varini’nin (1952) yapılaşmış ortamlarda geometrik biçimli görsel yanılsamalar yaratan resimlerini yapmaya başlaması amerika’da yayınlanan omnı adlı derginin ilk ambigramları yayınlamaya başlaması 1981 ollie johnston ile frank thomas adlı deneyimli animatörler tarafından canlandırma sinemasıyla ilgili olarak hazırlanan the ıllusion of life (yaşam yanılsaması) adlı kitabın yayınlanması amerikada yayınlanan scientific american adlı dergide scott kim’in ambigramlarının yayınlanması 1982 video ve bilgisayar oyunlarında izometrik iz düşümlerine dayanan çizimlerin kullanılmaya başlaması  1986 yönetmen jim henson’un labyrinth (labirent) adlı filimi yapması (bu filimde m. c. escher’in tahtabaskısı resimlerinden biri olan relativity (görecelik) adlı yapıtına benzer bir ortamın kullanılması)  1987 türk güzel yazı sanatçısı emin barın’ın ölümü (doğumu: 1918) (bu sanatçının hem arap harfleriyle oluşturulan hat, hem de latin harfleriyle oluşturulan kaligrafi adlı yazı sanatlarında yapıtlar vermiş olması, her ikisinin özelliklerini birleştiren denemelerinin bulunması)  1988 amerikan filimi olan who framed roger rabbit’in (masum sanık roger rabbit) yapılması. (uzun bir konulu filimde canlandırma karakterlerin gerçek oyuncularla birlikte gözükmesi) 1989 ingiliz ressamı patrick hughes’un reverspective (terspektif) adını verdiği tersine çevrilmiş derinlikçizim etkilerini kullanan yapıtlarını üretmeye başlaması amerikalı bir bilgisayar mühendisi, besteci, görsel sanatçı ve yazar olan jaron zepel lanier’in (1960) “sanal gerçeklik” (virtual reality) sözcüğünü kullanması (bu deyişin  kullanıcılar ile bilgisayar ortamında oluşturulmuş görüntü ve benzetimler (simulasyonlar) arasında iletişim kurmaya yarayan teknolojilerin anlaşılması)  1991 amerikalı pop müzikçisi michael jackson’un (1958-2009) ırk ayrımcılığı karşıtı black and white adlı şarkıyı seslendirmesi, şarkının klibinde uygulanan morphing tekniğiyle çeşitli ırklara bağlı insan yüzlerin kesintisiz olarak birbirlerine dönüşmesi  1992 amerikalı fotoğrafçı spencer tunick’in (1967) çok sayıda gönüllü çıplak modeller kullanarak onların çeşitli yerlerde ve çeşitli pozlarda resimlerini çekmeye başlaması  amerikalı mühendis thomas caudell’in () “genişletilmiş gerçeklik” (augmented reality) deyişini kullanması (bununla bilgisayar ortamında oluşturulan benzetimlerin (simulasyonların) yalnız görme duyusuna değil, işitme, dokunma, koku ve tat alma gibi öteki duyulara da seslenebilen teknolojilerin anlaşılması)  1993 amerika’lı ressam william m. cochran’ın maryland’deki frederick kentinde bulunan bir parktaki köprünün (community bridge’in) üstünün boyanması için girişimlerde bulunması (başka gönüllü sanatçıların da katkılarıyla donatılı beton köprünün sanki tek tek taşlardan yapılmış gibi boyanması, bunun büyük ölçekli bir trompe l’oeil uygulaması olması)  amerikalı pop müzikçisi michael jackson’un (1958-2009) kendisinin ve kendisiyle birlikte sahnede yer alan dansçıların olağandan daha fazla eğik durabilmelerini sağlayan bir düzeneğin buluş belgesini (patentini) alması ve bunu bir görsel efekt olarak kullanması 1995 troy zerr’in dönen sarmallara bir süre bakıldıktan sonra durağan görüntülere bakılınca onlarda da bir devinim oluyormuş gibi bir izlenim edinilmesine ilişkin iz bırakma olgusunu bulması 1996 amerikan filimi space jam’in yapılması (çizgi filim kahramanı bugs bunny ile arkadaşlarının sepet topu oyuncusu michael jordan ile birlikte gözükmeleri) 1997 kanadalı ressam lewis lavoie’un “mozaik duvar resimleri” (mural mosaics) adını verdiği teknikle ilk yapıtlarını vermesi (daha sonra, 2004’de, kardeşi paul lavoie ve ressam phil alain ile birlikte bu tür çalışmalar yapan bir işlik kurması, çalışmalarına başka sanatçıların da katkıda bulunması)  alman göz doktoru michael bach’ın internette görsel algılamalara ilişkin sitesini kurması amerikalı sanatçı rufus butler seder’in kinegram benzeri düzenlemeler olan scanimation adlı canlandırma yönteminin patentini alması (daha önceden hazırlanmış ve iç içe olan</Page><Page Number="388">388  çizimlerin üstünden düşey çizgileri olan bir saydam katman geçirilince alttaki çizimlerin deviniyormuş gibi gözükmesine dayanan yöntem. değişik çeşitlemelerinin cep sineması, kinegram, kinegraf gibi adlarla da tanınması, sedler’in daha ilerde bu konuda kitaplar ve hediyelik eşyalar hazırlaması) 2000 mimar üstün alsaç’ın (1942)türkçe ambigramlar üstünde çalışmaya başlaması ve bu konudaki yazısının bilim ve teknik dergisinde yayınlanması  amerikalı yazar dan brown’ın angels &amp; demons (melekler ve şeytanlar) adlı yapıtının yayınlanması (bu yapıtta yer alan ambigramların john langdon tarafından hazırlanmış olması)  italyan ressamı guido daniele’in (1950) manimali adını verdiği beden boyama türü üstündeki çalışmalarına başlaması (ellere belli bir poz verdikten sonra onları çeşitli hayvanlara benzeyecek biçimde boyama)  italyan araştırmacı baingio pinna ile g. j. brelstaff tarafından yeni bir sanal devinim yanılsamasının bulunması (iç içe iki daire biçiminde düzenlenmiş küçük geometrik şekillerin göze yaklaşıp uzaklaştıkça dönüyormuş gibi gözükmesi) 2000’ler sinirbilim (nöroloji) uzmanı olan doktor jack w. tsao’nun bacağını yitirmiş hastaların sanal ağrılarını gidermek amacıyla aynaları kullanan bir sağaltma yöntemini uygulaması  2001 ingiliz kökenli amerikalı ressam david hockney (1937) ile fizikçi charles m. falco’nun secret knowledge: rediscovering the lost techniques of the old masters (gizli bilgi: eski ustaların yitik tekniklerinin yeniden bulunması) başlıklı kitaplarının yayınlanması (rönesans döneminden bu yana pek çok ressamın optik aygıtlardan yararlandığını ortaya koyan araştırma)  2002 harvard üniversitesi nörobiyoloji profesörü margaret livingstone’un leonardo da vinci’nin ünlü tablosu mona lisa’nın gizemli gülüşünü gölge algılamasına dayanarak açıklaması japon araştırmacısı akiyoşi kitaoka’nın internette görsel yanılsamalara ilişkin sitesini kurması 2003 araştırmacı a. schwanginer ile arkadaşlarının “thatcher yanılsamasını” bulmaları ve yayınlamaları (yüz algılaması açısından önem taşıyan bu yanılsamanın kullandığı resimler arasında eski ingiltere başbakanlarından margaret thatcher’in resmi de olduğundan yanılsamanın onun adıyla anılması)  2003 -  2005-6 mimar sedat bayrak’ın (1984) 9 eylül üniversitesi ile istanbul teknik üniversitesi'nde "3 boyut ve görsel yanılsamalar" konulu seminerler düzenlemesi 2005 finalleri amerika’da, florida eyaletinin naples kentinde yapılan yılın en iyi görsel yanılsaması yarışması (best visual ıllusion of the year contest) adlı uluslararası etkinliğin başlaması 2004 araştırmacı margaret livingstone ile bevin conway’in “was rembrandt stereoblind?” (rembrandt üç boyutlu algılama özürlü müydü?) başlıklı makelelerinin yayınlanması  türk ressamı burhan doğançay’ın istanbul’da kendi adıyla anılan müzeyi kurması (müzede bu ressamın trompe l’oeil ile duvar karalaması (grafiti) tekniklerini kullanan yapıtlarının sergilenmesi) 2007 araştırmacı peter j. lu’nun roger penrose (1931) tarafından 1974’de bulunan kümelendirmelerin girih adı altında islam süsleme sanatlarında beş yüz yıldır kullanıldığını ortaya çıkarması 2008-2009 mimar üstün alsaç’ın geniş kapsamlı ilk türkçe görsel yanılsamalar kitabını yazması (kitabın görsel yanılsamaları algılama türleriyle çeşitli sanat dallarındaki kullanımlarına göre ele alan bir yapıt olması)  2009 mimar üstün alsaç’ın ankara’da mimarlar derneği 1927’de “mimarlıkta görsel yanılsamalar” başlıklı bir konuşma yapması</Page><Page Number="389">389   kaynaklar  ne tür bir bilgi üretirsek üretelim daha öncekilere dayanmak zorundayız. bu çalışmanın hazırlanışında da pek çok kaynaktan yararlanıldı. bunları belirtmek o çalışmaları yapanlara bir saygı borcu. buradaki amacı ise türkçe olarak ilk kez bu denli kapsamlı bir biçimde ele alınan bu konularla ilgili bilgi bulmak isteyenler için bir kılavuz oluşturmak. kaynakların hepsini belirtmek olanaksız, onun için burada anılanları bir seçki olarak görmek gerekiyor. her kaynak yeni bilgilere açılan bir kapı, çoğunda da başka kaynaklara göndermeler bulunuyor.  kaynakları iki bölüme ayırdık. birincide kitaplar ile dergilerde çıkmış yazıların künyeleri yer alıyor. ikincide ise internet site ve sayfalarının ardesleri bulunuyor. birincilere ulaşmak isteyenlerin o kitap ya da dergilerin baskısının tükenmiş olabileceğini unutmamalarında yarar var. onları edinmek isteyenlerin yakın tarihte basılmış olanlara yönelmesi gerekiyor. ikincilerden yararlanmak isteyenler için de bir uyarımız var: kimi zaman anılan site ya da sayfa bulunamayabiliyor. bu, adresin yanlış yazılmasından olduğu kadar o site ya da sayfanın adresinin değişmiş ya da internetten kaldırılmış olmasından kaynaklanabiliyor. buna karşılık bu konularla burada anılmayan başka, daha yeni sayfalarda karşılaşmak olası. her durumda yılmadan araştırmayı sürdürmek sonuca götüren en iyi yol.      dikkat: görsel yanılsama !                        hem içe hem dışa doğru açılan olanaksız bir kapı...</Page><Page Number="390">390   kitap ve yazılar   • josef albers, ınteraction of color, new haven / london, 1975 (1963)  • hugh aldersey-williams, zoomorphic – new animal architecture, london, 2003 • ali alparslan, osmanlı hat sanatı tarihi, yapı kredi yayınları 1268, istanbul, 2004 (1999) • üstün alsaç, anastas mum satsana, anagramlar, palindromlar ile başka dil ve sözcük oyunları üstüne denemeler, istanbul, 1992 • üstün alsaç, türk resim ve yontu sanatı, (birsen alsaç’la birlikte), istanbul, 1993 • üstün alsaç, türkiye'de karikatür, çizgi roman, çizgi film, istanbul, 1994  • üstün alsaç, theoretical observations on architecture (mimarlık üstüne kuramsal gözlemler), gazimağusa, 1997 • üstün alsaç, “..tanrım, gözlerime inanamıyorum..”, cumhuriyet bilim teknik, sayı 580, istanbul, 1998 • üstün alsaç, “optical ıllusions in architecture”, arch*emed (doğu akdeniz üniversitesi, mimarlık fakültesi dergisi), sayı 2, gazimağusa, 1998 • üstün alsaç, türk karikatür kaynakçası ve zaman dizini, ankara, 1999 • üstün alsaç, “bakışık sözcükler”, bilim ve teknik, sayı 392, ankara, 2000 • üstün alsaç, need to dream – gazimağusa utopias (düş kurma gereği – gazimağusa ütopyaları), gazimağusa, 2004 • üstün alsaç, ambigramlar, ankara, 2008 (yayınlanmamış deneme) • selçuk alsan, düşünme kutusu, düşünme kutusu ıı, ankara, 1990, 1991  • selçuk alsan, düşünme kulesi, istanbul, 1992 • anonim, sihirli geometri, ankara, basım tarihi belirtilmemiş (1973 ?), tangramlar konusunda bir kitap • anonim, sihirli geometri çözümler, ankara, basım tarihi belirtilmemiş (1973 ?) • anonim, the calligrapher’s handbook, london, 1991 (1985)  • anonim, m. c. escher – works of art, london, 1995  • anonim, whizz kids crazy puzzle book, london, 1982 • anonim, the double colour 1-2-3 book, london, 1973 • nick arnold, dehşet saçan ışık, istanbul, 2007 (1999)  • nick arnold, çıldırtan sesler, istanbul, 2008 (1998) • emin doğan aydın, temel tasarıma çağdaş yaklaşımlar, istanbul, 2004  • semih balcıoğlu, güle güle istanbul, istanbul, istanbul, 2004  • john berger, görme biçimleri, 6. basım, istanbul, 1995 • roland berry, berry’s book of cunning contraptions, harmondsworth, 1979 (1977)  • jane bingham, bilimsel deneyler, ankara, 2008 (1997, 1991) • j. richard block / harold e. yuker, ıch sehe was, was du nicht siehst – 250 optische taeuschungen und visuelle ıllusionen, wien / gütersloh / stuttgart, 1993 (1989) • carolyn m. bloomer, principles of visual perception, new york, 1976 • joe boddy, the ultimate hidden picture puzzle book, new york, 1990 • max brandel, the mad book of word power, new york, 1973 • gyles brandreth, the big book of optical ıllusions, london, 1980 (1979) • gyles brandreth, shadow shows, london, 1981 • carol brown (derleyen), the cutting edge, brighton, 1992 • dan brown, melekler ve şeytanlar, istanbul, 2005 (2000) • david burnie, ışık, çeviren: ilhami buğdaycı, ankara, 2008 (1992)  • henry bursill, hand shadows to be thrown upon the wall, new york, 1967, (1859) • henry bursill, more hand shadows to be thrown upon the wall, new york, 1971, (1860) • serhan büyükkeçeci, paradokslar ve mantık oyunları, istanbul, 2007 • jacques carelman, katalog erstaunlicher dingelinge, bern, 1970 (paris, 1969)  • jacques carelman, neue erstaunliche dingelinge, bern, 1979 (1976) • masahiro chatani, pop-up gift cards – origamic architecture, tokyo, 1988 • kemal cömertoğlu, illüzyon sanatı, istanbul, 2007 (2003) • roger h. clark / michael pause, precedents in architecture, new york, 1985 • michael cox, akılalmaz yapılar, çeviren: selda göktan, istanbul, 2000 • sandro del-prete, the master of ıllusions, new york, 2008 • selçuk demirel, kaleydoskop, istanbul, 2008 • selçuk demirel, göz alabildiğine, istanbul, 2008 (2003) • yıldız demiriz, islam sanatında geometrik süsleme, istanbul, 2000 • leonard de vries, the book of experiments, london, 1974 (1958)  • leonard de vries, the second book of experiments, london, 1973 (1963)  • leonard de vries, the third book of experiments, london, 1974 (1965)  • leonar de vries, çocuklara deneyler, türkçesi: hasan m. kakınç, istanbul, 1977 (1972, 1974) • demir divanlıoğlu, temel tasar – tasar’ın öğe ve ilkeleri, istanbul, 1997</Page><Page Number="391">391  • emre çağatay (derleyen), “guiseppe arcimboldo”, adam sanat, sayı 132, s. 44-47, 1996 • betty edwards, the new drawing on the right side of the brain, london, 2001 (1979) • joost elffers, tangram – the ancient chinese shapes game, harmondsworth, 1976 (1973) • joost elffers / andreas landshoff, m. c. escher book of boxes, köln, 1998 • selçuk erdem, karikatürler-1, istanbul, 1997 • bruno ernst, optical ıllusions, köln, 1998 (1986)  • m. c. escher, m. c. escher – garifik yapıtları, istanbul, 2005 (1959)  • m. c. escher / j. l. locher, the world of m. c. escher, new york, 1971 • m. c. escher, the graphic work, köln, 2008 (1989)  • omar faruque, graphic communication as a design tool, new york, 1984 • susan ferris, “secrets of anamorphic art”, horizon, january 1977, vol. xıx, nr. 1 • robert froman, seeing things – how to make words into pictures, london, 1977 (1971)  • martin gardner, the ambidextrous universe, harmondsworth, 1967 (1964) • martin gardner, hah, buldum, çeviren: barış bıçakçı, ankara 2008 (2006) • albertine gaur, a history of calligraphy, london, 1994 • adem genç / ahmet sipahioğlu, görsel algılama : sanatta yaratıcı süreç, izmir, 1990  • e. h. gombrich, sanat ve yanılsama – resim yoluyla betimlemenin psikolojisi, istanbul, 1992 1959) • nevide gökaydın, eğitimde tasarım ve görsel algı, ankara, 1990 • richard gregory, eye and brain: the psychology of seeing, 1966, london • r. l. gregory / e. h. gombrich (editors), ıllusion in nature and art, london, 1980 (1973) • walter gropius, architektur – wege zu einer optischen kultur, frankfurt/m-hamburg, 1959 (1956) • latife gürer / gül gürer, temel tasarım, istanbul, 2004 • sven hesselgren, the language of architecture, kristianstad, sweden, 1969  • bevis hillier, cartoons and caricatures, london, 1970 • heinrich hoffmann / ludwig haymann, die olympischen spiele 1936, diessen, 1936 • ensor holiday, altair design pad, longman, 1973  • michael holt / ronald ridout, the big book of puzzles, harmondsworth, 1977 (1972) • michael holt / ronald ridout, the second big book of puzzles, harmondsworth, 1981 (1973) • michael holt / ronald ridout, the big book of puzzles, harmondsworth, 1979 • linda holtzschue, understanding color, new jersey, 2006 • spyros horemis, visual ıllusions coloring book, new york, 1973 • norman hunter, professor branetawm’s do-ıt-yourself handbook, harmondsworth, 1979 (1976) • johannes ıtten, the art of color: the subjective experience and objective rationale of color, new york, 1973 • ann jonas, round trip, scholastic ınc., new york, 1983 • sachin kalban, “the ambigrammist”, midday (hindistan’da yayınlanan bir günlük gazete), 25.5.2003  • hal kaufman / bob schroeter, hocus-focus, new york, 1981  • eric kenneway, magic toys, tricks and ıllusions, london, 1982 (1979) • hüseyin kılıçkan, tarih boyunca bezeme sanatı ve örnekleri, istanbul, 2004 (1979) • hüseyin kılıçkan, orta asya’dan anadolu’ya türk bezeme sanatı ve örnekleri, istanbul (2004) • scott kim, ınversions, petersborough, 1981 • diane kimpton, inanılmaz özel efektler, istanbul, 2007 • ümit kireççi, çizgi roman senaryosu – önce yazı sonra çizgi, istanbul, 2008 • werner kriegeskorte, guiseppe arcimboldo 1527-1593, köln, 1993  • edi lanners (editor), ıllusions, london, 1977 (lucerne / frankfurt m., 1973) • john langdon, wordplay – the philosophy, art and science of ambigrams, london, 2005 (1992) • stephen little, ...izmler – sanatı anlamak, istanbul, 2006 (2004)  • loriot, alles liebe zum geburtstag, glarus (isviçre), basım tarihi belirtilmemiş  • max lüscher, the lüscher colour test, london, 1976 (1969)  • leonard maltin, of mice and magic, new york 1987 (1980) • ıvan moscovich, the big book of brain games, new york, 2006 • werner müller / gunther vogel, dtv-atlas zur baukunst 1, 2, münchen, 1974-1981 • ernst neufert, bauentwurfslehre, frankfurt/m-berlin, 1966 (1936) • ernst neufert, yapı tasarımı bilgisi, istanbul, 2000 • ernst r. norling, perspective made easy, new york, 1999  • colin ord, hiç resim uçar mı?, (istanbul ?), 2007 • selahattin özpalabıyıklar (yayına hazırlayan), bir yazı sevdalısı – emin barın, istanbul, 2002 • rod plotnik, psikoloji’ye giriş, istanbul, 2009 (2007)  • burkard polster, eye twisters, constable &amp; robinson, u.k., 2007 • tony potter, lettering and typography, london, 1987 • roger price, des drudels kern – drudel für anfaenger und fortgeschrittene, münchen, 1967</Page><Page Number="392">392  • roger price, droodles, london, 1964 (1959) • şevket rado, türk hattatları, istanbul, basım tarihi belirtilmemiş • hans georg rauch, en masse, hamburg / new york, 1974 • john adkins richardson / floyd w. coleman / michael j. smith, basic design – systems, elements, applications, new jersey, 1984 • ırvin rock, an ıntroduction to perception, new york / london, 1975  • steven rose / alexander lichtenfels / mic ralph, akıl kutusu, ankara, 2006 (1997)  • georg von ruszkay, vexierbilder – bilder, die raetsel aufgeben, ravensburg, 1979 • yurdanur sakaoğlu, çocuklara, gençlere oyunlar ve eğlenceler, ankara, 1980 • gianni sarcone / marie-jo weber, new optical ıllusions, london, 2005 • irfan sayar, porof. zihni sinir – proceler, ankara, 2002 • al seckel, the art of optical ıllusions, carlton books, 2000 • al seckel, more optical ıllusions, carlton books, 2002 • rufus butler seder, swing! a scanimation picture book, 2008 • rufus butler seder, gallop! a scanimation picture book, 2007 • robert shaw, yazı yazma tekniği ve yazı örnekleri, inkılap kitabevi, istanbul, 1994 • sabri esat siyavuşgil, karagöz, istanbul, 1961 • alexander sturgis. magic in art, london, 1994 • nuran şener, çocuk elişleri antolojisi, istanbul, 1988 • önder şenyapılı, sinema ve tasarım, istanbul, 2002 • nazan tacer, origami – oyuncaklar, istanbul, 2008 (2007) • the diagram group, calligraphy, glasgow, 2001 • tevfik fikret uçar, görsel iletişim ve grafik tasarım, istanbul, 2004 • top that team, optical ıllusions, suffolk, 2002  • rebecca tearys, beyin, ankara, 2008 (1995)  • yalvaç ural, zıpır-sal bilmeceler, çizimler: haslet soyöz, istanbul, 2004 • victor vasarely, vasarely, neuchatel, 1969 • victor vasarely, vasarely ıı, neuchatel, 1971 • gustave verbeek, unten ist oben, frankfurt/main, basım tarihi belirtilmemiş • ollie johnston / frank thomas, the ıllusion of life, 1981 •</Page><Page Number="393">393</Page><Page Number="394">394   internet adresleri  • http://www.psy.ritsumei.ac.jp/akitaoka/cataloge.html#anomotion  • http://www.sandlotscience.com/eyeonıllusions/whatisanillusion.htm  • http://www.sandlotscience.com/eyeonıllusions/personalfoolery.htm • http://lite.bu.edu/vision/applets/motion/motion/motion.html  • http://ceyhunaksan.com/subliminal-bilinc-alti-reklam/  • http://www.netpano.com/makale/?makale207  • http://www.enfal.de/sosyalbilimler/y/007.htm  • http://www.michaelbach.de/ot/index.html  • http://lite.bu.edu/vision/applets/motion/motion/motion.html  • www.richardgregory.org/papers/knowl_illusion/...  • http://www.archimedes-lab.org/pzmoptic_3c.html  • http://www.lhup.edu/dsimanek/home.htm  • http://www.lhup.edu/dsimanek/museum/unwork.htm  • http://britton.disted.camosun.bc.ca/home.htm  • http://www.woodcraftarts.com/jacob.htm  • http://www.roadshow.org/activities/explanation.html  • http://lookmind.com/  • http://www.lhup.edu/dsimanek/3d/illus2.htm  • io.uwinnipeg.ca/.../topology-paper-projects.htm  • http://im-possible.info/english/index.html  • http%://www.archimedes-lab.org/index_optical.html  • http://www.coolopticalillusions.com/illusions/coolprinttriangle.pdf  • http://lite.bu.edu/vision/applets/motion/motion/motion.html  • http://www.mcescher.com/  • haha.nu/creative/the-world-is-in-your-hand/  • www.pbs.org/saf/1105/teaching/teaching3.htm  • http://discovermagazine.com/2006/may/guide3  • www.tricks-and-illusions.com/2007/07/creative...  • http://members.lycos.nl/amazingart/e/index.html  • http://www.sciencenews.org/articles/20070224/mathtrek.asp  • http://www.dartmouth.edu/matc/math5.pattern/lesson6math.html  • http://www.jimloy.com/puzz/delusion.htm  • http://thinkzone.wlonk.com/ ("keith's think zone") • http://herzogart.com/  • http://www.schoolresult.com/experiments/science_experiments9.htm  • http://randi.org/images/commentary/200607/ames_room.pdfhttp://randi.org/images/commentary/200607/ames_room.pdf  • http://www.psychologie.tu-dresden.de/i1/kaw/diverses%20material/www.illusionworks.com/html/ames_room.html  • www.kodak.fr/eknec/pagequerier.jhtml?pq-path...  • http://mightyillusions.blogspot.com/2006/05/rob-gonsalves-magic-realism-illusions.html  • http://www.jclahr.com/science/ıllusions/3d/paper_dragon.html  • http://en.wikipedia.org/wiki/gestalt_psychology  • members.tripod.com/npaulette/fred.htm  • http://www.poeticsoft.com/index.htm  • http://www.ntvmsnbc.com/news/320032.asp (türkçe) • http://www.karagoz.net/emin.htm  • http://library.thinkquest.org/j0110336/home.htm  • http://library.thinkquest.org/j0110336/money.htm  • http://magiceye.com/gallery/ • http://www.ilusionario.es/#ini_index#ini_index  • intelligenttravel.typepad.com/.../12/index.html  • http://www.tessellations.org/index.htm  • http://www.cs.technion.ac.il/gershon/beyondescherforreal/  • http://www.lhup.edu/dsimanek/scenario/toytrick.htm  • http://www.nedirnedemek.com/nedir/araclar/tersten-yazi-yazmak  • http://www.abledata.com/abledata_docs/distance_perception.htm  • http://www.rofl.to/awesome-mirror-prank</Page><Page Number="395">395  • http://tr.wikipedia.org/wiki/orhan_boran  • http://www.bu.edu/smec/lite/index.html  • http://nationalgeographic.com.tr/ngkids  • http://www.webexhibits.org/arrowintheeye/index.html  • http://www.johnrausch.com/puzzleworld/toc.asp?t_des/he001.htm&amp;mdes/he000.htm  • http://physics.kenyon.edu/earlyapparatus/titlepage/optics.html  • www.dls.ym.edu.tw/neuroscience/chvision.html  • http://www.questacon.edu.au/html/tg_p18.htm  • http://www.questacon.edu.au/html/tg_p20.htm  • http://www.ci.tumwater.wa.us/researchjacobsladder.htm  • http://www.woodcraftarts.com/jacob.htm • http://www.ci.tumwater.wa.us/researchthaumatrope.htm  • http://www.jamboree.freedom-in-education.co.uk/w's%20craft%20corner/jacob's%20ladder.htm  • io.uwinnipeg.ca/.../topology-paper-projects.htm  • www.pbs.org/saf/1105/teaching/teaching3.htm  • discovermagazine.com/2006/may/guide3  • williamcalvin.com/bhm/ch7.htm  • http://www.humboldt1.com/mobiles/templates/info.html  • http://www.wikihow.com/make-a-fork-and-spoon-appear-to-defy-gravity  • www.stenmorten.com/english/essays/non-intelli...  • http://www.mcescher.com/  • www.grand-illusions.com  • http://www.moillusions.com/2006/03/dragon-illusion.html  • http://www.nezperce.com/jimloy/puzz/delusion.htm  • http://www.saatchi-gallery.co.uk/blogon/mtvideobox.php?video_id78  • http://xahlee.org/pagetwo_dir/more.html • http://www.mikes-mazes.com/what2.htm  • http://www.encyklopedie.ckrumlov.cz/docs/en/mesto_histor_malirs.xml  • http://www.superliminal.com/upsidedown/nqas.htm  • http://www.echalk.co.uk/amusements/opticalıllusions/illusions.htm  • http://www.journalofvision.org/volumeındex.aspx  • http://www.richardgregory.org/experiments/index.htm  • http://www.kontexis.de/front_content.php?idart1067 • http://serdarbayram.blogcu.com/illuzyon-kutuphanesi_1952812.html  • http://www.guidomoretti.it/e_terzavia.htm  • http://illusioncontest.neuralcorrelate.com/index  • http://www.crazybytes.at/fun_illusions/contents.htm  • www.ozelink.com/natures_energies/color1.htm • http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/psikoloji/algilab.htm  • http://burhandogancay.com/v3_plt/platin.aspx?platinıd198&amp;section1&amp;langtr  • http://www.dogancaymuseum.org/  • http://www.varini.org/   • http://www.muralmosaic.com/index.html  • http://www.colorstereo.com/  • http://www.stereoskopie.com/  • http://www.cizgifilmciler.org/content/view/21/37/  • http://careerchem.com/named/optical-ıllusions.pdf  • http://www.lifesci.sussex.ac.uk/home/george_mather/motion/  • http://lb-psychologie.de/projekte/myers__die_zweite/dozenten/galerie/117  • http://www.matheprisma.de/module/parkett/index.htm  • http://www.acnr.co.uk/pdfs/volume6issue2/v6i2visual.pdf  • http://www.patrickhughes.co.uk/  • http://www.ivanrival.com/docs/picturepuzzling_2.pdf  • http://tessellations.home.comcast.net/tessellations/  • http://www.papyromania.nl/paperworks/indexgallery.htm  • http://perceptualstuff.org/photoilluscont.html  • http://www.diycalculator.com/sp-cvision.shtml  • http://deputydog.wordpress.com/2007/10/03/optical-illusions-and-architecture/  • http://www.papyromania.nl/paperworks/indexgallery.htm  • http://en.wikipedia.org/wiki/12_basic_principles_of_animation</Page><Page Number="396">396  • http://termespheres.com/  • http://vision.psy.mq.edu.au/peterw/demos.html  • http://www-psy.ucsd.edu/sanstis/saslides.html  • http://www.cemturk.net/2009/03/msn-ters-yazi-sihirbazi/  • http://www.juliantrubin.com/encyclopedia/psychology/optical_illusion.html  • http://www.exploratorium.edu/snacks/iconperception.html  • http://www.mindhacks.com/blog/seeing/index.html  • http://www.nikolasschiller.com/blog/  • http://www.softmotion.com/index.html  • http://www.selcuk-demirel.com/index  • http://www.sakkal.com/index.html  • http://mhsgent.ugent.be/engl-plat5.html  • http://www.fincher.org/misc/pennies/index.shtml  •</Page><Page Number="397">397   çalışma ve yazarla ilgili bilgi  geriye doğru bakıyorum da, kendimi bildim bileli başta görsel olanlar olmak üzere yanılsamaların her türü ilgimi çekmiş, onlarla ilgili çeşitli bilgiler toplamışım. her zaman beni şaşırtmayı ve eğlendirmeyi başarmışlar, bu hala sürüyor. onlar aracılığıyla ne kadar çok şey öğrenmişim... zaman zaman bildiklerimi paylaşma olanağım da oldu. bunların biri kıbrıs’da, doğu akdeniz üniversitesi mimarlık fakültesindeki öğretim üyeliğim sırasında açmış olduğum bir seçmeli dersti. gerek öğrencilerimin ona ve onu izleyen sergiye ilgi ve katkısı, gerekse bu derse konuk olarak katılan arkadaşlarımın yüreklendirici yaklaşımı, beni topladığım bilgilerle kendi gözlemlerimi, düşünecelerimi bir araya getirmeye yöneltti. daha sonra, 2009’da mimarlar derneği 1927’de de “mimarlıkta görsel yanılsamalar” başlıklı bir sunuşum oldu.   aslında konu genişlemeye o kadar yatkın ki, sonucunu ben de ilgiyle bekliyorum. ne zaman artık bitmiştir dediysem kıyıdan köşeden geride bırakmaya kıyamadığım bir şeyler çıktı. topladığım bilgi ve görsel gereçleri gözden geçirdikçe sürekli yeni bir şeyler buluyorum. her biri beni düşündürüyor, belleğimde yeni çağrışımlar uyandırıyor, ilgi ve bilgi alanım içindeki konular arasında yeni ilişkiler, bağlantılar kurmama yol açıyor. yayınlanması gerçekleşinceye kadar büyümesini de sürdürecek gibi gözüküyor. sanırım kitap olarak çıktıktan sonra bile bir süre, ay keşke şunu da koysaydım, diye hayıflanmaktan kendimi alamayacağım. sanatçıların yarattıklarıyla bilim adamlarının buluşlarına yetişmek kolay değil.   ben bir mimarım, uzmanlık alanım da mimarlık tarihi. yapı sanatının geçmişine ve kuramına ilişkin derslerimin yanı sıra yapı tasarımı (mimari proje) işliklerinde de yönetici olarak görev aldım. mimarlığın biçimsel yanının çok önemli olduğunu düşünüyorum, öğrencilerimi bu konularda da uyarmaya çalıştım. aralarında yanılsamaların da bulunduğu görsel algılamaya ilişkin özelliklerin, biçimlerle ve biçimlendirmeyle uğraşan, görme duyusuna seslenen bütün sanatlar için olduğu gibi, mimarlık için de kaçınılmaz bilgiler olduğunu düşünüyorum.   uzmanlık alanımın doğrudan bu olmamasına karşın görsel yanılsamalar konusunu ele alma nedenim biraz da bundan kaynaklanıyor. doğal olarak bu çalışmanın eksiklikleri, aksaklıkları olacak. zaman zaman çok mu daldan dala atlıyor diye düşünmedim de değil. konunun genişliği beni o kadar çok yere doğru çekip götürdü ki, beni düşündüren şeylerin hepsini yansıtmak istedim. görsel yanılsamalar birbirine bağlı bir bütün ama onları burada bölüm bölüm okunabilecek biçimde düzenlemeye çalıştım.   bu derleme, önemli bölümü bilimsel olan pek çok kaynağa dayanıyor. amacı bu alandaki bilgileri herkesin anlayacağı biçimde bir araya getirmek. çeşitli nedenler onu gönlümden geçtiği nitelik ve nicelikte görsel gereçle desteklememi sınırladı. özgün olanları kullanamadığımız zaman bunları kendimiz hazırlamaya çalıştık, bunu yaparken de gerçeklerine uygun olmalarına özen gösterdik. çalışmanın en sevdiğim yanı ise bu konuları türkçe olarak ilk kez bu denli kapsamlı biçimde ele alan bir yapıt olması. umarım bu konuları sevenlerin ilgisini çeker, onları daha ayrıntılı bilgi ve daha kapsamlı görsel gereç toplamaya, hatta kendi özgün görsel yanılsamalarını kurmaya özendirir.   bu çalışmayı hazırlarken zaman zaman zorlandığım olmadı değil. içindeki bilgileri elimden geldiğince güvenilir kaynaklara dayandırmaya çalıştım, yanlışlar varsa bunlar bana aittir. gene de onun üstünde çalışmak benim için çok zevkli bir uğraş oldu. burada ele alınan konuları tartışmak, geliştirmek, gözden kaçan yanlışlarını düzeltmek ve ona yeni bilgiler eklemek isterim. onun için bu tür bir katkıda bulunmak isteyen herkese açık olduğumu duyuruyorum.   ü.a.  ustun.alsac@gmail.com</Page><Page Number="398">398   teşekkür  kızımın da aralarında bulunduğu öğrencilerim yukarda sözünü ettiğim dersle ilgili görsel gereçleri toplayarak bilgisayarımın azizliği nedeniyle yitirmiş olduğum resim derlemimin yeniden oluşmasına yardımcı oldular. çalışma arkadaşlarım şenol yağız, guita farivarsadri ve yonca hürol konuk olarak bu derse katıldılar, ilgi ve bilgi alanları içindeki konuları ele alarak eksiklerimizi giderdiler. deniz yurtören, elifnaz gültekin, bülent gültekin, özcan koyunoğlu gündüz ve hasan kuruyazıcı yazdığım ilk taslakları okuyup konuyu çok ilginç bulduklarını söylediler. herkesten bir şeyler öğrendim, bu çalışmayı da onları düşünerek hazırladım, hepsine teşekkür ediyorum.   çalışmadaki çizim, resim, fotoğraf, yapıştırma resim (fotomontaj) gibi görsel gereçlerin önemli bir bölümünü kızım pınar alsaç hazırladı, bir bölümü de benim hazırladıklarıma, öğrencim soner doğan’ın yaptıklarına, bülent gültekin ile hilmi hami’nin fotoğraflarına dayanıyor. yeğenim elifnaz gültekin bana yardımcılık ve modellik yaptı. halam ayhan özgener elişi derlemini görüntülememize izin verdi ve evinde deneyler yapmamızı hoşgörüyle karşıladı. akiyoshi kitaoka, gianni a. sarcone, keith enevoldsen, gershon elber, seth bareis, jim loy, lewis lavoie, gene levine, patrick hughes, dieter schulte ve dick termes internet sayfalarında yer alan kimi görüntüleri, yalçın kaya internetteki wow.turkey sitesinde bulunan fotoğraflarını, selçuk erdem karikatürlerini, irfan sayar porof. zihni sinir görüntüsünü kullanmama izin verdiler. değerli sanatçı burhan doğançay da yapıtlarının görüntülenmesine izin verdiği gibi bu çalışmayla ilgili övücü sözleriyle beni yüreklendirdi. onlara da teşekkür etmek istiyorum.   bu çalışma yalnızca görsel yanılsamaları konu almıyor, onlarla bağlantılı olarak değişik konulara değiniyor. doğal olarak hazırlanışı sırasında başta internettekiler olmak üzere pek çok kaynaktan yararlandım. konuların kuramsal temellerini açıklayarak, görsel gereçleri derleyerek bilgilerini paylaşan değerli bilim adamı, araştırmacı, yazar, yayımcı ve internet sayfası düzenleyicilerinin hepsini tek tek anmama olanak yok. burada onlara da teşekkür borcum olduğunu belirteyim. bilmediğim pek çok şeyi öğrenmemi sağladıkları gibi verdikleri deneylerle yenilerini oluşturmakta bana esin kaynağı oldular. (bir de bana arkadaşlık eden koca ked ile bücür kors var, ama onlar artık başka bir kitabın konusu.)   ü.a.</Page><Page Number="399">399   kişi adları dizini                                                           abu al wafa al buzjani ............................................ 62, 357 adelson, ted ................................................................. 198 afsenius, sven-ake ......................................................... 82 agam, yaacov ........................................................... 41, 74 agule, paul .................................................................... 198 aksan, ceyhun ........................................................ 30, 163 alain, phil....................................................................... 364 albers, josef.............................................. 28, 40, 363, 366 albers, michael ................................................................ 68 alberti, leon battista ............................................... 31, 358 alexeev, vlad................................................................... 40 alhazani, bak: ibn al-haytam ........................................ 357 ali, halife ................................................................ 357, 366 alsaç, üstün .............. 1, 139, 204, 296, 364, 365, 366, 373 altay, cihan ................................................................... 139 altdorfer, albrecht.......................................................... 358 ames, adelbert ............................ 33, 34, 92, 170, 304, 363 andersen, sten m.......................................................... 331 andrus, jerry ......................................................... 198, 312 annal, david .................................................................... 68 anno, mitsumasa........................................................... 198 anuszkiewicz, richard..................................................... 73 aral, oğuz.................................................................. 87, 97 archimedes.................................................................... 186 arcimboldo, guiseppe ..................................... 73, 358, 367 aristoteles........................................................ 10, 151, 357 astaire, fred ............................................................ 92, 363 atatürk ....................................................... 20, 74, 137, 139 atkins....................................................................... 81, 360 azevedo, tony............................................................... 178 bach .............................................................................. 364 bach, michael ................................................................ 207 bacon, darius ................................................................ 138 bacon, francis......................................................... 73, 138 bacon, roger......................................................... 231, 358 baird, john logie........................................................... 362 balcıoğlu, semih............................................................ 131 barbaros hayrettin paşa ................................................. 75 bareiss, seth ........................................................... 68, 342 barın, emin............................................................ 139, 367 barozzi, esther .............................................................. 139 bassen, bartholomeus van............................................ 358 bayrak, sedat ........................................................ 149, 365 bayram, serdar ............................................................. 149 beaver, julian.................................................................. 72 beckett, samuel .............................................................. 87 beever, julian................................................................ 198 benham, c. e. ....................................... 171, 251, 253, 361 benussi, vittorio....................................... 42, 172, 327, 362 bergen, j. r........................................................... 213, 361 berger.................................................................... 241, 242 bergh, stefan van den..................................................... 85 bergman ................................................................ 171, 219 blachier, laurent ........................................................... 131 blair, tony ..................................................................... 174 block, j. richard................ 8, 11, 12, 13, 88, 135, 157, 366 boccioni, umberto ......................................................... 124 bono, edward de ........................................................... 243 boran, orhan ........................................................... 14, 370 botwinick, jack .............................................................. 198 bourdon, b............................................................. 212, 361 bowie, david.................................................................... 93 bowser, jonathon earl .................................................. 198 brancusi, constantin ............................................. 124, 363 braque, georges ..................................................... 75, 362 brecht, berolt................................................................... 87 bregman, albert............................................................. 198 brelstaff, g. j................................................................. 364 bressan, paola .............................................................. 181 brewster, david ............................................. 150, 359, 360 bristow, davina ............................................................... 10 broome, thomas........................................................... 135 brown, dan............................................................ 138, 366 bruegel, pieter (yaşlı) ................................................... 359 brun, charles le ........................................................... 359 brunelleschi, filippo ................................................ 31, 358 brunner ve dreier .......................................................... 116 buehler, albrecht ........................................................... 198 buonarotti, michelangelo................. 71, 101, 124, 358, 359 calatrava, santiago......................................................... 45 calder, alexander.......................................................... 124 callesen, peter ................................................................ 47 cammack, emma-jane................................................. 144 canaletto ....................................................................... 358 canu.............................................................................. 198 caravaggio, michelangelo merisi da ....................... 71, 358 carelman, jacques ....................................................... 128 carlson, chester ........................................................... 363 casler, herman ............................................................. 308 caso, borrel del....................................................... 71, 358 chabris, christopher f. ..................................................... 8 chaplin, charlie............................................................... 87 chevreul ........................................................................ 264 chevreul, michel eugene ...................................... 213, 361 claesz, pieter ................................................................ 358 clark, roger h....................................................... 112, 366 clarke, arthur c............................................................. 157 cobean, sam ................................................................ 128 cochran, william m. .............................................. 109, 364 coen, david................................................................... 198 collodi, carlo................................................................... 88 combs, karen ............................................................... 145 connelly, jennifer............................................................ 93 cooper, joel .................................................................... 69 craig, john .................................................................... 198 currier and ıves............................................................. 198 czapiewski, daniel ........................................................ 114 çetin, yalçın .................................................................... 97 d’almeida, joseph .................................................. 84, 360 daguerre, louis-jacques-mande .................... 78, 151, 360 dali, salvador .......................................................... 72, 363 dalton, john .................................................................. 234 daniele, guido....................................................... 144, 364 danyal, nezih ................................................................ 131 delboeuf, franz joseph ........................................ 216, 361 delen, dirk van.............................................................. 358 deregowski.............................................................. 58, 364 dinçer, erdinç.................................................................. 87 dirks, rudolph............................................................... 130 disney, walt .................................................................... 98 dispezio, michael.......................................................... 294 doğan, ferruh ......................................................... 97, 366 doğançay, burhan........................................... 71, 365, 373 doolittle, bev ................................................................. 198 duchamp ................................................................. 42, 327 duchamp, marcel ...................................... 42, 75, 172, 198 dudeney, henry ernest ................................................. 291 dufy, raul........................................................................ 33 dunmire, chris .............................................................. 134 düms, w........................................................................ 198 dürer, albrecht .............................................. 102, 150, 358 eastman, george .......................................................... 360 ebbinghaus, hermann............................. 33, 209, 218, 361 eckert, john presper ..................................................... 363 eflatun (platon)...................................................... 102, 357 ehrenstein, walter ................................. 211, 216, 218, 361 eisenman, peter ............................................................ 113 elber, gershon ................................................ 41, 198, 373 eldem, sedat hakkı....................................................... 363 elffers, joost............................................................ 68, 367 elpen, levent .................................................................. 97 emmer, michele ............................................................ 156 enevoldsen, keith ................................. 178, 301, 323, 373</Page><Page Number="400">400  eng, harry ..................................................................... 297 erbulak, altan .................................................................... 9 erdem, selçuk ............................................... 131, 367, 373 eremektar, mustafa ....................................................... 131 erens, frans .................................................................. 198 ernst .............................................................................. 314 ernst, bruno....................... 40, 76, 119, 198, 287, 361, 367 ernst, max ........... 29, 81, 91, 228, 361, 362, 364, 366, 367 escher, maurits cornelis 36, 40, 41, 65, 66, 67, 68, 73, 93, 98, 124, 154, 156, 169, 171, 198, 241, 281, 362, 363, 364, 366, 367 esposito-farese, gilles ................................................. 134 falco, charles m. .................................................. 150, 365 farkas, tamas......................................................... 40, 198 faruque, omar ...................................................... 240, 367 fechner, gustav ............................................ 153, 171, 361 fechner-benham........................................... 153, 171, 361 ferguson-duell, julie..................................................... 129 flagg, james m. ............................................................ 198 fraser: bak james frazer ..................................... 172, 215 frazer, james........................................ 172, 198, 212, 361 fresnel, augustin-jean.......................................... 189, 360 friese-green, william.............................................. 84, 360 fukuda, şigeo ................................................. 54, 124, 198 fuller, richard buckminster .................................... 36, 105 fuseli, henry ................................................................. 358 galilei, galileo ............................................................... 359 gardner, martin ............................................. 198, 312, 367 gardner, steven m. ......................................... 80, 193, 198 gaudí, antoni................................................................... 29 gehry, frank.................................................................. 113 geiger, david................................................................. 105 geldard, frank................................................................. 11 gerbino, walter ..................................................... 172, 219 gibson, eleanor....................................................... 35, 364 gilbert, charles allan............................................... 74, 360 gillbert, charles allen.................................................... 198 giotto ............................................................................... 70 giraud, jean henri gaston............................................ 281 giuseppe, benvenuto di .................................................. 70 gjerde, eric...................................................................... 69 goethe, johann wolfgang von ................................ 28, 359 goff, bruce ............................................................ 108, 363 goldbeck, eugene omar ......................................... 80, 362 goldberg, rube ..................................................... 113, 128 gombrich, ernst hans josef.................................... 76, 367 gonsalves, rob ....................................................... 73, 198 grabarchuk, serhiy........................................................ 198 grandville ...................................................................... 127 graves, harold ........................................................ 84, 363 green, melinda .............................................................. 138 grelstaff &amp; pinna ........................................................... 198 grimm, jacob ve wilhelm karl ...................................... 186 groening, matthew abram............................................... 98 gropius, walter...................................... 108, 120, 362, 367 gruber, william........................................................ 84, 363 guillemen, amedee ............................................... 190, 360 güler, cemal nadi ........................................................... 97 güler, cemal nadir........................................................ 130 günay, baki ................................................................... 163 gysbrechts, cornelis n............................................ 71, 358 hack, emma .................................................................. 144 hamaekers, mathieu ..................................................... 198 hamburger, j. h. ........................................................... 198 hamilton, richard ............................................................ 79 harnett, william michael.......................................... 71, 358 hauron, louis ducas du .......................................... 84, 360 hayali küçük ali............................................................... 88 hayes, ruth................................................................... 153 heamekers, mathieu ..................................................... 125 heesch, heinrich ............................................................. 67 hellman, louis............................................................... 111 helmholtz, hermann ludwig ferdinand von .. 33, 171, 212, 217, 361, 363 henson, james maury....................................... 88, 93, 364 hering, karl eward konstantin .............................. 210, 361 hermann, ludimar18, 33, 66, 171, 207, 210, 361, 362, 363 herschel, frederick william........................................... 359 herschel, john ........................................................ 78, 360 herzog, ginny ............................................................... 112 hesselgren, sven .................................................. 120, 367 hilbert, david................................................................... 67 hill, thomas .................................................................. 291 hill, w. e................................................................ 198, 291 hinkley, brian ................................................................ 198 hirshfeld, al ................................................................... 198 hockney, david ..................................................... 150, 365 hofstadter, douglas richard ......................... 136, 198, 364 hogarth, william ............................................ 127, 198, 359 holbein, (genç) hans...................................... 72, 198, 359 hoogstraten, samuel van........................................ 71, 358 horemis, spyros.................................................... 324, 367 houdini, harry ............................................................... 158 houle, kelly m. ................................................................ 72 hughes, michael.............................................................. 80 hughes, patrick ............................................... 32, 364, 373 huizer, dirk.................................................................... 198 hutchings, ben .............................................................. 129 ıkeuchi, hitoşi ................................................................ 198 ıonesco, eugene ............................................................. 87 ısralson, nels................................................................. 198 ıtten, johannes........................................................ 28, 367 ibn al-haytam .................................................. 31, 151, 357 jablan, slavik v. ............................................................ 243 jackson, michael ..................................................... 93, 364 jaffee, al ....................................................................... 198 james, william .. 78, 88, 163, 172, 198, 351, 360, 361, 362 johnston, ollie................................................. 98, 364, 368 jonas, ann ............................................................ 129, 367 judd, j. h. ............................................................. 217, 361 jujol, josep ..................................................................... 29 kabai, sandor................................................................ 243 kai, michael ................................................................... 112 kanisza, gaetano.......................................................... 198 kanizsa.......................................................................... 268 kanizsa, gaetano.................................... 25, 207, 211, 361 kaye, otis................................................................ 71, 358 kelly, gene...................................................................... 91 kelly, pete ....................................................................... 72 kennedy, john .................................................................. 9 kettlekamp, larry .......................................................... 198 kılıçkan, hüseyin..................................................... 67, 367 kienzle, otto.................................................................... 67 kilmer, val ....................................................................... 10 kim, scott .............................................. 138, 198, 364, 367 kitaoka .......................................................................... 365 kitaoka, akiyoşi ...... 43, 171, 183, 204, 208, 209, 215, 257, 306, 373 knowlton, kenneth c............................................. 135, 364 koffka, kurt............................................................ 228, 361 koman, ilhan ................................................................. 192 kondo, kazuhiko ............................................................. 85 köhler, wolfgang................................................... 228, 361 krasek, teja .................................................................. 198 krashnikov, yury ............................................................. 85 kubovy, michael .............................................................. 70 kuiper, hans.................................................................... 68 kundt, august adolplh eduard eberhardt ............. 209, 361 lacan, jacques-marie-emile........................................... 40 land, edwin herbert...................................................... 363 landsborough, stuart ............................................ 148, 364 landshoff, andreas ................................................. 68, 367 lang, fritz ............................................................. 113, 363 langdon, john................................. 66, 138, 198, 364, 367 lanners, edi .......................................... 175, 176, 184, 367 lavoi, paul......................................... 28, 60, 198, 360, 364 lavoie, lewis................................................... 76, 364, 373 lazzarini, robert ........................................................... 198 le corbusier .......................................... 102, 104, 105, 108 lederer, josef ......................................................... 71, 359 lee, xah .......................................................... 72, 178, 243</Page><Page Number="401">401  leonardo da vinci. 31, 33, 54, 55, 151, 167, 187, 325, 358, 365 levine, gene ..................................................... 85, 86, 373 lewis carroll .................................................................. 186 leys, jos ....................................................................... 243 lichtenstein, roy ........................................................... 312 liebeskind, daniel ......................................................... 113 lingelbach, elke .................................................... 210, 361 linnet, john barns................................................. 308, 360 lipps ...................................................................... 216, 361 lipson, andrew...................................................... 154, 198 livingstone, margaret .............................................. 54, 365 lorenzini, carlo ............................................................... 88 lorrain, claude le ............................................................ 33 loy, jim ................................................................. 200, 373 loyd, samuel................................................. 277, 286, 299 lu, peter j. .............................................................. 60, 365 lumiere.......................................................................... 361 lumiere, auguste ve louis ............................................ 361 luske, hamilton....................................................... 98, 363 lüscher, max ................................................... 29, 364, 367 lyons, pat...................................................................... 198 macdonald, david ......................................................... 198 mach........................................................................ 32, 207 maes, nicolaes .............................................................. 358 magritte, rene ................................................. 72, 198, 332 malevich, kazimir .......................................................... 243 malmgren, jens ............................................................. 136 mansell, george ............................................................ 101 mantegna, andrea ........................................... 31, 102, 358 marceau, marcel .............................................................. 87 marey, etienne-jules............................................... 78, 360 marinetti, filippo tommaso emilio .................................. 75 masaracı, kamil ............................................................. 131 mather, george ....................................................... 42, 370 matisse, henri.................................................................. 51 matrakçı nasuh ....................................................... 75, 359 mauchly, john w. .......................................................... 363 mayone, mike ................................................................ 198 mc bride, ross .............................................................. 198 mccollough howard, celeste ........................................ 361 meiri, rami .................................................................... 110 melies, george ........................................................ 91, 361 memecan, salih............................................................. 131 mercator, gerardus ............................................... 163, 359 merian, matheus............................................................ 198 messina, antonello da ................................................... 358 mey, jos de ............................................................. 40, 198 meyers, steven n. ................................................... 80, 193 mieris, frans van ..................................................... 71, 358 mimar arif hikmet (koyunoğlu) bey .............................. 362 mimar haji abol-hasan navai ........................................ 360 mimar kemalettin bey ................................................... 362 mimar sinan .................................................................. 107 mimar vedat (tek) bey.................................................. 362 miro, joan........................................................................ 33 mishra, punya........................................................ 160, 198 moeller, christian........................................................... 196 moholy-nagy, laszlo ............................................... 81, 362 mole, arthur ............................................................. 80, 362 mondrian, piet ....................................................... 112, 243 monge, gaspard...................................................... 31, 359 monroe, marilyn............................................................... 16 more, thomas ....................................... 112, 358, 366, 368 moretti, guido .................................................. 41, 124, 139 moscovich, ıvan......................................................... 7, 367 moser, koloman ...................................................... 65, 361 mozi ....................................................................... 151, 357 möbius, august ferdinand............................................. 281 munker, h. ............................................................. 212, 214 musatti ........................................................................... 327 musatti, c. l. ................................................... 42, 172, 362 muybridge, eadweard james .......................... 78, 308, 360 müller, edgar ............. 11, 72, 143, 198, 207, 209, 361, 367 müller-lyer..................................................................... 245 münsterberg, hugo................................................ 210, 361 myerop, frans cuyck van ............................................. 358 myers, bert .............................................................. 80, 193 nakamura, makoto .......................................................... 68 necker, louis albert ........................ 39, 207, 217, 303, 361 nervi, pier luigi ............................................................. 105 neufert, ernst ........................................................ 119, 367 newell, peter ................................................................. 129 newton .................................................................. 231, 359 newton, ısaac.......................................................... 28, 359 ngadnan, fadilah ve abdul-rahim ............................... 139 niepce, joseph nicephore ...................................... 78, 360 nikol .............................................................................. 198 nikolayeva, lybov ...........................